Kapitalizmde “geliri” iyi dağıtmak

Yeni klasik (new classical) burjuva iktisadının 1970’lerdeki öncülerinden Robert E. Lucas Jr. bir seferinde “Aklı başında iktisadi düşüncelere zararlı eğilimler arasında en baştan çıkartıcı ve kanımca en zehirli olanı, [gelir] dağılımına odaklananlardır.” demişti.1 Peki en “zehirlisi” gerçekten bu düşünceler mi?

Gelir dağılımı ve dağılımdaki eşitsizlik tartışmaları kapitalizmin 2007-08 krizinden itibaren gündemden düşmeyen bir konu haline geldi. Son krizden önce Lucas’ın dile getirdiği cümlelerdeki kaygısı, muhtemelen, gelir dağılımıyla ilgili sorgulamaların daha “tehlikeli” başka sorulara dönüşmesiydi. Çünkü her ne kadar akademide ve medyada görmezden gelinse ya da itibarsızlaştırılsa da, bir kenarda, daha 19. yüzyıl sonlarında, “gelirin” kim tarafından, nasıl ve ne için üretildiği sorularına kapitalizmin işleyişini bütünlükle inceleyerek yanıt vermiş bir Marx ve onun üzerinden yükselmiş marksist bir birikim vardı.

Günümüz gelir dağılımı tartışmalarında kılı kırk yararken ve artık dağılımla ilgili verilerle dolu renkli tablolar medyada da sıkça yer bulabilirken üstünden atlanan en önemli nokta, üretim araçlarının kimler tarafından ve ne için kontrol edildiği. Bu görmezden gelme hali, sadece Lucas gibi burjuva iktisatçıları tarafından değil, kamuoyunda “radikal” olarak sunulan birçok iktisatçı ve düşünür için de geçerli. Her ne kadar bunlar arasında düzenleme okulundan ya da (post)keynesyen diyebileceğimiz kimi iktisatçılar Marx’a sık sık atıflarda bulunsalar, hatta sınıf mücadelesi gibi kimi öğeleri kabul edip çalışmalarında kullansalar da, bu kavramlar iktisat düzleminde belli bir işlevselliğin ötesine geçemiyor. Marx en nihayetinde bir iktisatçı kimliğine hapsediliyor. Söz konusu durum tabii ki sadece bu iktisatçıların değil, sosyal bilim olmaktan uzaklaşmış iktisadın genel sorunlarından biri.

Marx iktisatçı kimliğine hapsedilip, insan da tarihin öznesi olmaktan çıkınca, iktisat da ancak bir “veriler” ve formüller dünyasında var olabiliyor. Bu noktada “verilerin” teoriden bağımsızlığı, teorisiz bir ölçümün mümkün olup olmayacağı tartışmaların ötesinde; savunulan “alternatif” iktisadi anlayışların karşılık geldiği politika önerilerini ve bunların hangi varsayımlarla sunulduğunu ele almakta fayda var. Devlet harcamalarının artırılıp para genişletici para politikalarını savunan keynesyenler, ekonomik büyümeyi teşvik edeceği için ücretlerin artırılması gerektiğini iddia eden post-keynesyenler ve servet vergisi gibi araçlarla “daha adil” bir gelir dağılımı öneren Piketty... Tartışmalarda devletin çeşitli araçları kullanabilecek “düzenleyici” rolü vurgulanırken, devlet aygıtı tarafsız, nötr bir yapı olarak kabul ediliyor. Hatta Piketty daha da iyimser bir şekilde kitabının çeşitli yerlerinde “demokratik toplumlarımızın” meritokratik, yani yetenek ve vasıflara mevki verilen bir yapı üzerine bina edildiğini savunuyor.2

Sınıf mücadelesi olgusu kabul edilip de bir ücret pazarlığına indirgendiğinde (post-keynesyenler) ya da kabul edilmeyip de esas sorun bir yüzdelik dilim sorunu olarak görülse de (Piketty3) mücadelenin devlet-burjuvazi ilişkileri yönü haliyle askıda kalıyor.

Buna karşılık devletin kapitalizmin işleyişine yönelik müdahalelerin yönünü belirleyen ana dinamiğin sermayenin kısa ya da uzun vadeli çıkarları olduğu gerçeği yine tartışma dışı kalıyor. Bu müdahalelerin de sadece iktisadi değil, özellikle de iktisadi alanın dışında, devlet mekanizmasının yeniden yapılandırılmasında, egemen ideolojinin kapitalizmin günün ihtiyaçlarına göre yeniden şekillendirilmesinde görüyoruz. Bu, tabi ki iktisatçının da, onun yetiştirdiği öğrencilerinin de ideolojik dünyasının yeniden şekillendirildiği bir süreç. Piketty ise ortodoks/ana-akım iktisadi anlayış içerisinde yetişmiş bir iktisatçı olarak bu süreçten bir kopmayı değil, ana yaklaşıma kısıtlı bir rezerv koymayı temsil ediyor.

Aşağıdaki çeviri metinde, yazarlarının kullandığı tabirle “establishment”tan [yerleşik iktisattan] gelen bir iktisatçının ses getiren kitabı Yirmi Birinci Yüzyılda Kapital, iki marksist sosyal bilimci John Bellamy Foster ve Michael D. Yates tarafından ele alınarak kitapta öne sürülen düşüncelerin iktisat tarihi ve teorisi içerisindeki yeri tartışılıyor. Monthly Review Dergisi’nin Kasım 2014 sayısında (cilt 66, sayı 6) yayımlanan bu makalede, Piketty’nin, Keynes’den günümüze gelen kapitalizmin restorasyonu ve reformu tartışmaları içindeki yeriyle beraber kullandığı kavram seti ve veriler ayrıntılı bir şekilde inceleniyor, literatürdeki benzer çalışmalara da referans veriliyor. Yazarlar farklı iktisat okullarının savlarına hakim sosyal bilimciler olarak Piketty’ye yönelik bazı eleştirilere de bu çalışmada yer veriyorlar.

Buna karşılık makalenin sonunda Piketty’nin kitabına yönelik iyimserliği ve olumlu yaklaşımı benimseyemediğimizi belirtmemiz lazım. Her ne kadar Lucas’ın örtük olarak kaygılandığı gibi gelir dağılımı tartışmaları üzerinden kapitalizmin sorgulanmasına gidebilecek bir yol olduğunu düşünsek bile tartışmanın burada sıkıştırılmasının da bir başka olasılık olduğunu belirtmemiz gerekiyor.

Makalenin yazarları Foster ve Yates, Piketty’nin çalışmasının iktisadi boyutuna odaklanırken, Piketty’nin sınıf mücadelesi ve iktidar kavramlarını ele almayışından yakınıyorlar. Bütün bunlara ek olarak Piketty’nin genel tutumu ve ideolojik referanslarına yönelik birkaç noktayı ele almak istiyoruz.

Piketty kitabının sonlarında Fransız Devrimi’ni marksist bir bakış açısıyla inceleyen (Soboul gibi) tarihçileri dogmatik ilan edip François Furet gibi revizyonist tarihçileri hürmetle anarken, bir yandan da 1917-1989 dönemine dair ilginç bir iddiada bulunuyor. Bu dönemin tartışmalarının kapitalizm ve komünizm arasına sıkıştırılarak kapital ve genel olarak eşitsizlik üzerine araştırmalar yapılmasını kısırlaştırdığını iddia ediyor.4 Bu iddianın temelsizliği üzerine tartışmak yerine, ki kendisine özellikle Lenin’in Emperyalizm’ini okumasını öneririz. Gelir dağılımı üzerine yapılan tartışmaların üretim araçlarının kontrolü, metalaşma, yabancılaşma, kapitalizmde özgürlük gibi konuların üstünü örttüğünü ve bunun da “yeni” olarak sunulan iktisadın işlevlerinden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Piketty’nin kitabı her ne kadar ses getirmiş olsa da, 20. yüzyılda gündeme getirilen sosyal demokrat denilebilecek talepleri çok daha mütevazi “yeni” bir sesle söylemenin ötesine geçemiyor. Piketty, sistemin zayıf noktalarından olan gelir dağılımı konusuna dikkat çekerek, dağılımı “iyileştirici” tedbirleri ön plana çıkararak iyi polis görevini layıkıyla yerine getiriyor. Akademide ve medyada sağlı “sollu” bir şekilde tekelci kapitalizmin üretim ilişkileri “düzenlenmeye”, bunun kaçınılmaz sonucu olan gelir dağılımı “düzeltilmeye” çalışılır ve bu ikisinin de kökenleri sorgulanmazken, kapitalizmin tekelleşme eğilimini ve üretimin paylaşımının sınıfsal temellerini hatırlatmak marksistlere düşüyor. Yeni Türkiye’nin diliyle eski bir gerçeği hatırlatalım: Kapitalizmin fıtratında gelir adaletsizliği, büyük insanlığınkinde ise kendinden kopartılandan kalan kırıntılara talim etmemek var!

İyi okumalar.

GELENEK