Leninist parti, katılım ve merkeziyetçilik

Leninist parti merkeziyetçidir.

Aynı zamanda demokratik değil midir?

Buradan başlayalım. Komünist partilerin işleyişi çoklukla, hatta neredeyse bir kural olarak “demokratik merkeziyetçilik”le tanımlanır. Çift yönlü bir akış söz konusudur burada. Yukarıdan bastıran merkeziyetçiliği, aşağıdan gelen demokratiklik karşılar son tahlilde. Azınlığın çoğunluk kararına uyması, kurulların aşağıdan yukarıya seçimle belirlenmesi, üst organların kararının bağlayıcı olması gibi temel unsurları var demokratik merkeziyetçiliğin.

Bu bir işleyiş tarifidir ve bu haliyle komünist partiler için demokratik merkeziyetçilik vazgeçilmez ve ancak belli zorunluluklar nedeniyle delinebilecek bir ilkedir.

İlkenin kökleri sanıldığı gibi leninizmde değil, Alman sosyal demokrasisindedir ve bunda da şaşılacak bir şey yoktur. 19. yüzyılın son ve 20. yüzyılın ilk çeyreğinde, uluslararası işçi hareketi büyük ölçüde Almanya belirlenimlidir.

Öyle olması değersizleştirmiyor demokratik merkeziyetçiliği... Ancak leninist partiyi, azıcık makul düşünmeyi becerebilen bir kişinin hemen aklına yatacak, başka türden partilerde, hatta ana akım burjuva partilerinde bile yeri geldiğinde uygulanabilecek, sosyalizmde yalnızca partiyi değil, devlet örgütlenmesini de tanımlayan bir ilkeyle açıklamak ne kadar mümkün?

Bizim geleneğimizin her uğrağında ısrarla öncü partinin merkeziyetçiliğine vurgu yaptık. Ve her defasında “demokratiklik nerede” diyenlere büyük bir özgüvenle yanıt verdik: Bunlar aynı şey değil.

“Demokratik merkeziyetçilik” son tahlilde işleyişi tarif eder. Nitekim, kavramı açımlayan metinlerde, 1906’da, 1917’de ve sonrasında, yukarıda yer verdiğim ilkelerdir ön plana çıkan.

Leninist partide bu ilkelere mümkün olduğunca uyulmalıdır, tamam. Ancak bunlar leninist partiyi tanımlamıyor. “Bizim partimiz leninisttir, çünkü demokratik merkeziyetçidir” türünden bir akıl yürütmenin inandırıcılığı olabilir mi? 

Merkeziyetçilik ise bunun ötesidir ve bambaşka bir bağlamda ele alınmalıdır. Merkeziyetçilik, öbür kutbunda demokratiklik olan bir eksende durmamaktadır, dar anlamıyla partinin işleyişiyle ilgili değildir.

Merkeziyetçilik, leninizmin sınıf mücadelelerine bakışının ürünüdür.

Lenin’in 1902-1903 hamlesi, işçi sınıfının birliğinin, sınıfın ve onun müttefiklerinin bütün renklerini içinde barındıran bir siyasal-ideolojik çoğulculukla kurulabileceğine ilişkin anlayışa karşı gerçekleşmiştir. Emekçi kitleler gerçekte bölünmüştür, üstelik farklı parametrelerle, sonsuza uzanacak bir çeşitlilikte... Lenin bu çeşitliliğin tek bir düzlemde giderilebileceğine ilişkin bir ön kabulle hareket etmiş, sınıfın tarihsel çıkarının birleştiriciliğine bel bağlamıştır.

Bu tarihsel çıkarların siyaseten vücut bulması, gerçekte bölünmüş olan işçi sınıfının içinden ve çeşitliliğin ortalaması olarak gerçekleşmez. Sınıfın öncü partisi burada devreye girer. Dağılmayı, parçalanmayı durduran ve zirveye tırmanmayı olanaklı kılan bir çapadır leninist parti.

İşte bu yüzden leninist parti, dışarıdan bilinç taşımaya indirgenemez. Leninist parti, işçi sınıfını tarihin öznesi haline getirecek, onun kendi gerçekliğine teslim olmasını engelleyecek referans noktasıdır.

Hedef budur.

Sendikal bilince dönük Lenin’in nefret çağrıştıran sözleri çoğu kez eksik anlaşıldıysa bu hedef önemsenmediği içindir. Konu hep ekonomik mücadelenin yetersizliği açısından ele alınmış, onu siyasi düzleme evriltmekten söz edilmiştir. Oysa, sendikal mücadelenin (tersi bir müdahale yapılmadıkça) işçi sınıfını parçalayıcı, dağıtıcı karakteri üzerinde yeterince durulmamıştır.

Lenin’in, aslında Marx’tan devraldığı, işçi sınıfının kurtuluş için toplumun bütünü adına toplumun bütününe seslenmesi gerektiği vurgusu da dar anlamıyla ittifaklar politikasına sıkıştırılmıştır. Halbuki, burada öncü partinin, nesnel gerçekliğe tekçi bir siyaset kültürüyle müdahale ihtiyacı daha büyük önem taşımaktadır. İttifaklar politikası bu ihtiyacın yerine konamaz, ancak onun tamamlayıcısı olarak değer kazanır.

Leninizmin teori-pratik bütünlüğüne ilişkin ısrarı yine son derece sınırlı bir çerçevenin içine yerleştirilmiştir. Devrimci teori ile devrimci pratiğin birbirini besleyip deyim yerindeyse birbirini öncelemesi, ne yalnızca felsefenin konusudur ne de tek başına işçi kitlelerinin pedagojisiyle ilgilidir. Lenin’in siyaset kültüründe eylem, işçi sınıfının tarihsel çıkarları ile gündelik tepki ve konumlanışı arasındaki açıyı kapatıcı bir yan taşır. Bir başka deyişle, eylem yalnızca sermaye sınıfına karşı bir siyasal-ideolojik darbe değil, sınıfın içine dönük bir müdahaledir de.

Son olarak leninizmin partiye yüklediği tarihsel role değinebiliriz. Partinin “araç” olduğu hep söylenir, bu gerçekten de bir an için bile unutulmamalıdır. Peki partinin araç olduğu nasıl unutulur? Partiye fazla vurgu yapmak, partinin önemini ısrarla belirtmek, partiyi sosyalizm mücadelesinin merkezine koymak, partiyi amaçlaştırmak mıdır? İşin gerçeği, sınıfın devrimci misyonlarını ancak tekçi bir müdahale ile yerine getirebileceği ve bu müdahale ihtiyacının öncü parti tarafından karşılanacağı düşüncesi partinin fetişleştirilmesine karşı en büyük güvencedir. Bilinmeli ki, parti devrim hedefi örtüldüğünde amaca dönüşür. Partinin iç tasarım ve işleyişinin devrim hedefinden bağımsız ele alınmasında da benzer bir sıkıntı vardır.

Devrimci parti fikrine iç işleyişten ulaşamazsınız, işleyişi biçimlendiren öncü partinin tarihsel misyonu ve de o misyonun verili koşullarda gerektirdikleridir.

Buraya kadar söylenenler, leninist partiye ilişkin özgül bir kavrayışın satır başları. Leninist parti merkeziyetçidir, çünkü sınıf mücadeleleri alanına tasnif edici, sadeleştirici, yeniden biçimlendirici öznel bir müdahalede bulunmaktadır.

Bu iddia, skolastik bir yan taşıyor elbette... Bizi partinin neredeyse “yanılmaz”, “aşkın” bir aktör olarak tasvirine götürmeden, onu sosyalizm mücadelesinde bir araç olarak canlı, gerçek ve işlevli kılacak olan mekanizmaları belirginleştirmeliyiz.

Konumuz bu. Partinin iç işleyişine takılıp merkeziyetçiliğin demokratiklikle nasıl dengeleneceğine kafa yormak yerine, sözcüğün hakkını vererek kendini bir “özne” olarak kuran öncü partinin siyasal bir tarikata dönüşmesinin nasıl engelleneceğine odaklanmak her durumda daha verimli.

Çünkü...

Leninizm, meşruiyetini “çoğunluk”tan almıyor, kitle psikolojisini kendini test edeceği biricik ya da temel kriter olarak görmüyor. Leninizm, tarihin mantığını temsil iradesidir, bir iddiadır. Marksizmin otoritesi arkasındadır, 1917’nin mirasını bugüne kadar sırtlamıştır ve en önemlisi kendini kapitalist düzeni yıkma hedefine yerleştirerek, tarihsel bir meşruiyet iddiası taşımaktadır.

Bütün bunlar “demokrasi” ile sınanamaz, onun kriterleriyle değerlendirilemez.

O halde, parti kendi göbeğini kendi kesmeli, deyim yerindeyse kendini kendine karşı korumalıdır.

İhtiyaç, partiyi varlık nedenine uygun bir biçimde sürekli ama sürekli olarak rötuşlamakta, gözden geçirmekte, karşılaşılacak sorunlara doğru çözümler üretmektedir.

Başlayalım...

Komünist partilerde kararları kimin aldığı sorusu tamamen yanlıştır. Çünkü bu soruyu yanıtlamaya kalktığınızda, yeni sorular ardı ardına gelecektir. Kararları genel sekreter aldığında Merkez Komite(MK) hukukundan söz edebilir, MK’nin bir kararı sonrası daha geniş kurulları öne çıkarabilir, kurulların karşısına üyelerin iradesini koyabilir, bir sınıf partisinden söz ettiğimize göre üyelerin eğiliminin sınıfın tercihlerinin üzerini örtmemesi gerektiğini ileri sürebilirsiniz!

Oysa devrimci bir partide, tekil bir kararın kaynağı bütün bu sıralananlar olabilir. Ve bunun gerçekten bir önemi bulunmamaktadır. Öncü partinin önemsemesi gereken, sağlıklı-devrimci ve amaca uygun kararların alınmasıdır. Bu görevi zaten tek kişi yerine getiremez, tek başına yetkin bir MK isabetli kararları garanti edemez, partiyi rotasında sağlıklı bir devingenlik içinde tutacak olan aynı zamanda üye standartlarının korunmasıdır. Dahası, öncü parti, emekçi kitlelerin en diri kesimleri ile rezonans tutturmak, onlarla ilişkisi sayesinde kendini dönüştürmek de durumundadır.

Anlatılanda çoğunluğun sesine kulak verme çabası yoktur. Böyle bir yaklaşım, öncü parti fikrine yabancıdır.

Kurullarda çoğunluk kararının geçerli olması ve kurulun diğer üyelerinin buna uyması, çoğunluğun her durumda en doğruyu bulacağına ilişkin boş bir inancın değil, partinin kilitlenmesinin önüne geçme arayışının ürünüdür. Bir spor karşılaşması ya da bir oyunu sonlandırmak için nasıl skora gereksinim duyuluyorsa, bir tartışma için de aynısı geçerlidir. Bununla birlikte, eğer zaman kaybına yol açmıyorsa, öncü partide kurulların kararları mutabakatla alması her zaman daha gelişkin bir yöntemdir.

Peki bir kararın sağlıklı alınabilmesi için ne gerekir?

Hedef, amaç disiplini, kuşkusuz en başa yazılmalıdır. Partinin tüm üyeleri için partinin ne için kurulduğu açık olmalıdır. Program bu açıklığı sağlayacak temel belgedir. Kararlar programın çizdiği çerçeve ile sınırlanmış, onun doğrultusuna kilitlenmiş olacaktır.

Hemen ardından, somut durumun analizi gelir. Öncü parti, sürekli değişen koşulları yakından takip etmek, sınıf mücadelesinde değişen dengeleri gözetmek, her bir olay ve olguyu “süreç” içine yerleştirmek durumundadır. Gelişkin teori ve siyasal akıl olmaksızın analiz yeteneği de gelişemez. Bu anlamda parti, yukarıdan aşağıya, güncellik karşısında zayıf düşmeyen, tersine güncelliği tarihsel hedefin süzgecinden geçiren bir kolektif iradeye sahip olmalıdır. Gelişkin teori ve siyasal akıl, kendini yaymıyor ve sınırlı bir çevreye hapsediyorsa, kendini tüketiyordur da. Parti içi eğitim, teorik ve siyasal standartların belirlenmesi, daha fazla üyenin üretken kılınması, “demokrasi” hatırına katlanılan zorunluluklar değil, partinin merkezi gücünü artırmanın yolları olarak görülmelidir.

Somut durumun analizi içinse yeterli veriye ihtiyaç vardır. Öncü parti, çok farklı kaynaklardan beslenir, ama hiçbir şey kendi faaliyet-mücadele alanlarından akan “bilgi”nin yerini tutmaz. Partide karar mekanizmaları için çift yönlü trafik bu nedenle vazgeçilmezdir, aşağıdan yukarıya bilgi akış sürekliliğinin güvence altına alınması bu yüzden esastır.

Öte yandan, öncü parti, veri yığınına esir olarak karar veremez. Birçok örnekte, alanlardan gelen bazı girdileri dikkate almaz, çünkü devrimci siyaset aynı zamanda nesnel koşullara meydan okuma, o koşulların sınırlarından kurtulma çabasıdır. Nesnelliğin bilgisi “tam” halde işe yaramaz; zaten böyle bir şey yoktur, öncünün bekası ise nesnelliği onu dönüştürecek noktadan ve ölçekte kavramaktadır.

İşte bu noktada “özne”ye, yani öncü partiye ilişkin bilgi devreye girer. Partinin iç yaşamının canlı olması, en fazla bu başlıkta önem kazanır. Partinin tarihsel hedeflerini realize etmek için bir soyutlama düzeyinde, işçi sınıfını da içine alan nesnelliğe sürekli müdahale etmesi gerekir. Bu müdahalenin bağlamı, konusu, aracı ve şiddeti her daim karar konusudur. İsabetli karar için müdahalenin öznesinin kendine dair kavrayışının eksiksiz olması gerekir. Parti üyelerinin ne düşündüğü, donanımı, duyguları, duruşları, birim ve örgütlerin dokusunun sağlam olup olmadığı ve en önemlisi harekete geçirilebilecek kuvvetin miktarı bilinmeden yalnızca program-somut analiz bağlantısı, karar almak için yeterli değildir.

Aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya iletişim kanalları açık olmayan bir parti yanlış hamleler yapar, çünkü kendi gücüne ilişkin sağlıklı bir kavrayıştan uzaktır.

Kararların arka planının olanaklar ölçüsünde ve halkalar halinde partinin bütününün algısına açılması bu nedenle önemlidir. Partinin her bir üyesi, mücadelenin herhangi bir uğrağında, neyi neden yaptığına ve hangi güçleri seferber etmesi gerektiğine ilişkin belli bir fikre sahip olmalıdır. Olmalıdır ki, hem kendini en anlamlı noktada konumlandırsın, hem de “yukarı”ya bilgiyi en uygun filtrelerden geçirerek iletsin.

Unutmayalım, 1917 yılında Bolşevikleri birkaç kez trajik yıkımın eşiğine getiren olaylarda “taban algısı”ndaki sıkıntıların payı büyüktü. Tamam, çok kısa bir sürede büyümenin ve potaya girmenin yarattığı sorunlardı bunlar, mutlak çaresi de yoktu; ama Lenin’in en kritik anlarda “bana sağlıklı veriler sunun” diye ısrarcı olması boşuna değildi. Birbirini dolduran, güçler dengesini yanlış değerlendiren, merkezi dinlemeyen, hatta şantaj yapan militanların “devrimci enerji”lerinden kuşku duyulamazdı, ama eğer başta Lenin olmak üzere, deneyimli kadrolar “telafi sınavı”ndan başarıyla çıkmasaydı, ağır bir yükün altında kalacakları açıktı.

1917’deki olumsuzluklar, konuyla ilgili bir başka başlık için daha önemli ipuçları sunuyor. İki devrim arasında, Şubat-Ekim döneminde, Bolşevik Par-ti’nin öz gücünü abartarak boşa çıkan hamleler yapmasında, parti merkeziyle geniş emekçi-asker kitleler arasında kalan iki kesimin rolü büyüktü. İşin gerçeği, bu iki kesim bazı açılardan birbirinden ayrılamayacak durumdaydı: partinin hızla genişleyen tabanı ve geniş yığınlar içinde en fazla hareketlenen bölmeler.

Devrimci durum koşullarında kitle psikolojisini iyi okumak yaşamsal önem taşır. Kitle bağları ise en çok partinin hareketlenen, geçişken, yani yeni üye ve sempatizanlarla birlikte devinen departmanlarında güçlüdür. Dolayısıyla partinin toplumsal huzursuzluğun boyutlarını, yığınların talep ve yönelimlerini saptamasında partiyle partisizler arasındaki flu alanın üzerine büyük yük düşer. 1917’nin dersi, bu en dinamik ve “tehlikeli” alanın inisiyatif aldığı kadar, merkezi aklı da temsil eden unsurlar tarafından yönetilmesidir.

“Parti = örgüt + hareket” formülünde son tahlilde belirleyici olan örgüttür ve 1917’de işçi sınıfını iktidara taşıyan “operasyon”, büyük ölçüde örgütsel bir işlemdir. Devrimci yükselişten hareket boyutunun daha önemli olacağı düşüncesi doğru değildir, adı üzerinde devrimci yükseliş söz konusudur ve zaten herkes hareket halindedir!

Örgütün gerçek değeri, tam da bu konjonktürde ortaya çıkacaktır; kitle bağlarını sürekli yenileyerek, tarihin rotasına müdahale ederek...

Menşevik Vera Zasuliç ile 1913 yılında girdiği polemikte, “işçi sınıfının partinin ta kendisi” olduğu tezini alaya alması herhalde işçi sınıfının devrimci kudretine olan inancındaki bir eksilmeyle ilgili değildi. Sorun tek başına sınıfın iç eşitsizliklerinden de kaynaklanmıyordu. Evet, daha 1897’de devrimcilerin işçi sınıfı içinde belli önceliklerle hareket etmesi gerektiğini söylüyor ve sınıfın bazı kesimlerinin mücadeleye daha açık, bazılarınınsa daha muhafazakar olduğuna işaret ediyordu, ama “örgüt”e duyulan gereksinim yalnızca sınıftan hareketle açıklanamazdı.

Marx’ta da var, işçi sınıfı iktidarı almak için tüm topluma seslenmeli der Lenin. Siyaset ve ideolojide billurlaşmış bir sınıf, özneye dönüşmüş bir sınıftır tüm topluma seslenecek olan. Bu bağlamda artık yatay değil, dikey konumlanan bu sınıfın en ileri kesimlerini içine alan öncü parti, partisiz işçi yığınlarla toplumun diğer kesimlerine farklı bayraklarla yönelmez; herkes için anlatacak ayrı bir öykü yoktur. Zaten tüm topluma seslenme görevi, diğer sınıfsal kesimlerden de enerji almaktan çok, işçi sınıfının siyasallaşması için önemsenmektedir.

Bu noktada içe doğru önderlikle bir kez daha karşılaşıyoruz. İşçi sınıfının iç eşitsizliklerini veri aldığı oranda, onları kendi bünyesinde en aza indirmek gibi bir iddia taşıyan leninist parti, toplumun bütününe ancak tarihsel bir perspektifle ve bir ortak akılla seslenir. İşçi sınıfının ileri unsurlarıyla birlikte, bu seslenmeye duyarlı farklı kesimlerden de üye kazanılırken, partiyi steril bir ortam olarak kurgulamak hem olanaksız hem anlamsızdır. Parti standartlarını mutlak olarak korumaya kalkmak, partiyi öldürmektir. Dolayısıyla parti hem sınıfın iç eşitsizliklerini hem de toplumsal çeşitliliği kendi içine çekerken onları dönüştürür ve kendi de dönüşür, ancak bu karşılıklılık eşit bir ilişki olamaz. İçe doğru önderlik, parti müktesebatının korunması için devreye girer.

Tarih bilinci sınıf bilincine ezdirilmez.

Başa dönmüş oluyoruz. Öncü partide “katılım” mekanizmalarıyla ilgili tartışmalar biçimsel demokrasinin etkisinden tamamen çıkarılmalıdır. Partiye şekil veren tarihsel misyonlarıdır.

Örnek olsun güçlü, mutlak otorite sahibi bir merkez kendi başına kötü değildir. Tersine, amaçlanan budur. Ancak öncü partide güçlü ve mutlak otorite sahibi bir merkez, kastlaşmayan, kendini esas olarak mekanizmalarla değil; siyasetin içinde sınayıp yenileyen, gücünü ortalamadan değil; gelişkin olandan alan değişken bir odaktır.

Biçimsel demokrasi, dengeleme-denetleme-seçme gibi kavramlara önem verir. Kuşkusuz sayılanlar değerlidir. Ancak leninizm hem bunları farklı bir bağlama yerleştirir, hem de partiyi tamamen dinamik bir model üzerine kurar.

Devrim hedefine hizmet etmeyen her öğeden arınmak... İlke bu olmalı.

Tartışma ve inisiyatifin özendirilmesi, eleştiri ve özeleştiri kanallarının açılması, bilgi tekelinin kırılması merkez-taban geriliminin hafiflemesi için değil, partinin bir devrimci özne olarak güçlenmesi ve daha fazla kaynağı harekete geçirmesi açısından önemsenmelidir.

Diğeri yalandır.