DEVLETİN SINIFSALLIĞI ÜZERİNE: TÜRKİYE'DE DEVLET VE SERMAYE

Türkiye’de siyasetin sınıfsal bir analizini yapmak, Türkiye kapitalizminin yüz yılı aşan gelişim seyri ile devletin yapılanması ve geçirdiği değişiklikler arasındaki bağlantıyı kurmak önümüzde duran zorlu görevlerden biri. Önümüzde duran derken, bunun daha önce girişilmemiş bir iş olduğunu iddia etmiyorum. Gelenek dergisi ve temsil ettiği siyasi yapının üretimleri başta olmak üzere, Türkiye’de sayısı pek de fazla olmayan Marksist tarih literatüründe bu konuda, aşağıda da bazılarına yer verilen, çalışmalar elbette mevcut. Ancak bana kalırsa, devlet ve sermaye sınıfı arasındaki ilişkiler teorik düzlemde de Marksizmin en çetrefil sorunlarından biri olduğundan, işin içerisine somut durumu tahlil etmek girince işimiz daha da zorlaşıyor. Dolayısıyla Türkiye’de farklı dönemlerde siyasal iktidarların sınıfsal analizi konusunda daha çok araştırma ve çalışma ihtiyaç olarak kendisini gösteriyor.

Elinizdeki yazı, bu ihtiyaçtan yola çıkarak teorik analizle tarihsel veriler arasında belli dönemlere yoğunlaşarak ilişki kurmayı ya da daha önce kurulmuş olan ilişkileri yeniden ele almayı amaçlıyor. Dolayısıyla yazının iddiası Marksizmde devletin sınıfsal özelliğine ilişkin saptamalara ve tartışmalara dair bazı hatırlatmalar yapmak ve Türkiye’de devletin sınıfsal niteliğinin incelenmesinde bu tartışmalardan nasıl yararlanılabileceğine dair bir giriş yapmak. Her giriş yazısı gibi bu yazıdaki pek çok noktanın da geliştirilmeyi beklediği notunu önceden düşerek başlayalım.

***

Türkiye kapitalizminin tarihi açısından bakıldığında, nihayete ermemiş tartışmalardan biri Türkiye’de kapitalist sistemin nasıl ve ne zaman geliştiği sorusudur. Kapitalist gelişmeden layıkıyla bahsedebilmek için öncelikle burjuva sınıfının gelişiminden bahsetmek gerektiği varsayılmakta ve bazı yazarlara göre Türkiye’de “burjuva sınıfı” tanımlamasını hak edecek toplam İkinci Dünya Savaşı sonrası, hatta kimilerine göre ise ancak 1970’lerde ortaya çıkmaktadır. Bu yazının görüşü, Türkiye’de kapitalizmin gelişiminin 19. yüzyılın son çeyreğine dek uzanmakta olduğu ve 1908 itibariyle bir burjuva devriminden bahsetmenin olanaklı hale geldiğidir.1 Türkiye’de –dönem itibariyle Osmanlı İmparatorluğu’nda- burjuvazi ve işçi sınıfının cılız yapısına rağmen kapitalizmin egemen üretim biçimi haline gelmeye başlaması ancak emperyalizmin Osmanlı toprakları üzerinde kurduğu egemenlik ile anlaşılabilir. Emperyalizmin Türkiye’ye girişi, neredeyse tamamen tarıma dayalı bir ekonomiye sahip Osmanlı İmparatorluğu’nun Batı Anadolu gibi önemli bölgelerini pazar için üretir hale getirmiş ve Osmanlı ekonomisini Batı pazarlarına açmıştır.2 1838’den itibaren Batılı ülkelerle imzalanan serbest ticaret anlaşmaları, Osmanlı topraklarının Batı kapitalizmine yarı-sömürge koşullarında eklemlenmesinin en önemli sonuçlarından ve göstergelerinden biridir. Bu ekonomik süreçler sadece Batılı kapitalistler tarafından yürütülmemiştir. Büyük bölümü gayri-müslim Osmanlı tebaasından oluşan, İstanbul, Selanik ve İzmir’de yoğunlaşmış önemli sayıda tüccar Batı pazarları ile olan ticarete aracılık etmektedir. Bunların içerisinde Türk-Müslüman tüccarların sayısı 19. yüzyılda azınlıktadır, ancak ulus-devlete giden süreçte bu tüccarlar hem sayıca artacak hem de ekonomide çok daha etkin hale geleceklerdir.

Türkiye kapitalizmini değerlendirirken en sık rastlanan hatalardan biri, kapitalist üretim ilişkilerinin ve burjuva sınıfının gelişimi konusunda Batı’da kapitalist sistemin ilk geliştiği ülkeleri örnek alma çabasıdır. Esasında, 18. yüzyıl itibariyle İngiltere’de yaşandığı haliyle bir kapitalistleşme süreci dünyada neredeyse hiçbir örnekte tekrarlanmamıştır. Batı Avrupa özelinde düşünüldüğünde dahi, her ülkenin kapitalist üretim biçimine geçişini belirleyen kapitalizm öncesi üretim ilişkileri ve sınıfsal dinamikleri farklı olmakla birlikte, işin içine bir de tarihsel deneyimlerin her bir ülkenin ekonomik gelişimini etkilemesi ve en önemlisi 19. yüzyıl itibariyle sermaye ihracı ve emperyalizm olgusu girmektedir. Yukarıda da belirtildiği gibi Türkiye gibi emperyalizm çağında kapitalistleşen ülkelerin burjuva sınıfı, iç dinamiklerden çok belki de dış etkenlerin belirleyiciliğinde ortaya çıkmakta ve gelişmektedir. Aynı şekilde, ekonomi-siyaset ilişkilerinde de emperyalizm koşullarında kapitalistleşme olgusu dikkate alınmazsa, Marksizmden son derece uzak değerlendirmeler ortaya çıkabilmektedir.

Burada zorluk, Türkiye’de kapitalizmin gelişimini teorik göndermelerle açıklayabilmekte yatıyor. 1908’i bir burjuva devrimi olarak almak, 1908 itibariyle Türkiye’de burjuva sınıfının yönetim aygıtı olarak devletten bahsetmek anlamına geliyor. 1950’lere kadar burjuvazinin sınıf olarak varlığının dahi tartışıldığı bir ülkede bunun, altından kolay kalkılacak bir iş olmadığı kesin. Bir de buna, bürokrasi ve askerin siyasetteki ağırlığı ve zaman zaman büyük sermaye kesimleri ile çatışan hükümetler eklenince, devletin sınıfsal değerlendirmesi ve bunun üzerine bina edilecek açıklama ve siyasi çıkarımlar daha da zorlaşmış ve bir o kadar da önem kazanmış oluyor.
 

Sınıf mücadelesinin ürünü olarak devlet

Bu zorlukları aşmaya çalışırken öncelikle Marksizmde devletin sınıfsal açıdan nasıl tanımlandığına bakalım. Marksist bakış açısından, devletin tarafsız bir yapı olmayıp üretim ilişkilerinin mevcut durumunu ve dolayısıyla da egemen sınıfın çıkarlarını temsil ettiği açık. Ancak devlet aygıtı ve yönetici sınıf ilişkilerinin tam olarak nasıl kurulduğu, devletin yönetici sınıfın doğrudan bir aracı olarak mı işlediği yoksa sınıf çıkarlarının yapısal bir belirlenim üzerinden mi gözetildiği, devletin burjuva sınıfının tamamını mı yoksa belli fraksiyonlarını mı temsil ettiği, devletin görünürdeki tarafsız konumunun nasıl korunduğu, bürokrasi ve devlet kadrolarının neden ve nasıl sınıf çıkarlarını gözettiği vs. gibi başlıkları analiz edebilmek için bu saptamanın daha gelişkin soyutlamalarına ulaşmak gerekiyor.

Marx ve Engels, Komünist Manifesto’daki ünlü formülasyonlarıyla, modern devleti “burjuva sınıfının tümünün ortak işlerini sevk ve idare eden bir komite” olarak tanımlar.3 Yani Devlet, burjuvazinin ortak çıkarlarını gözeten bir aygıttan ibarettir. Marksist devlet teorisi temel olarak bu saptamaya dayanır. Esasında Marksizmin devlet anlayışı, altyapının yani üretim ilişkilerinin ve üretim biçiminin doğrudan uzantısıdır, başka bir deyişle “egemen düşünceler, egemen maddi ilişkilerin fikirsel ifadesinden başka bir şey değildir”.4

Egemen sınıfın bir aracı olarak devlet anlayışı, Manifesto’dan önce 1946 yılında yazımı tamamlanan Alman İdeolojisi’nde daha net bir şekilde ifade edilmiştir:

“Burjuvazi, artık bir zümre değil, bir sınıf olması bakımından, yalnızca bu yüzden, yöresel planda değil, bütün ulusal planda örgütlenmek ve kendi ortak çıkarlarına evrensel bir biçim vermek zorundadır. Özel mülkiyetin, ortaklaşa mülkiyetten kurtulması sonucunda, devlet, sivil toplum yanında ve onun dışında özel bir varlık kazanmıştır; ama bu devlet, burjuvaların dışarda olduğu kadar içerde de mülkiyetlerini ve çıkarlarını karşılıklı olarak güvence altına almak üzere, zorunluluk yüzünden kendilerine seçtikleri örgütlenme biçiminden başka bir şey değildir.”

Bu tanımda, devletin burjuvazinin çıkarlarını korumak için kullandığı bir araç olmasının yanı sıra, özel mülkiyetin kapitalizmde aldığı biçim nedeniyle burjuva devletin daha önceki devletlerden farklı bir konuma ve yapıya sahip olduğu değerlendirmesi de dikkat çeker. Yukarında “sivil toplumun yanında ve dışında” olarak tanımlanan özellik, aşağıda daha ayrıntılı şekilde göreceğimiz “devletin göreceli özerkliği” nitelendirmesinin de köşe taşını oluşturacaktır.

***

Marksizmde devlet teorisine ilişkin tartışmalar daha çok 1960 ve 70’li yıllara damga vurmuş gibi görünüyor. Bu tartışmalarda ortaklaşılan nokta, yukarıda andığımız ve “Devlet, kapitalist üretim tarzında burjuva sınıfının yönetme aracı işlevi gören bir örgütlenmeden ibarettir” değerlendirmesinin ötesinde, Marks ve Engels’in orijinal eserlerinde detaylı bir şekilde formüle edilmiş bir devlet teorisine rastlanamadığıdır.5 Eldeki malzemenin azlığında, kapitalist devletin sınıfsal analizini yapma çabaları içerisinde, ortaya farklı uçlarda yorumlar çıkmıştır. Elbette, bu yorumlar Marksist tartışmaların çoğunda olduğu gibi, alınan güncel siyasal pozisyonlardan bağımsız değildir.

Poulantaz’ın işaret ettiği üzere, bu tartışmaların bir ucunda, Marksizmin ekonomist yorumu yer almaktadır.6 Siyasetin dönüştürücü gücünü tamamen bir kenara iten bu yorum, altyapının üstyapıyı belirleyiciliği konusunda tek yönlü bir yaklaşıma dayanır. Devlet söz konusu olduğunda, siyaset ile ilgili her tür gelişmenin öncülü ekonomik yapıdaki değişmeler olmak durumundadır. Örneğin, bu yaklaşımdan yola çıkarak, Türkiye gibi devletin ve siyasi müdahalelerin kapitalistleşme sürecinde önemli bir rol oynadığı geç kapitalistleşen ülkeleri tahlil etmek imkansız hale gelir. Marksizmin devlet teorisine dair tartışmaların bir diğer ucunda ise ampirisist bir anlayışın durduğunu söyleyebiliriz. Bu anlayışa göre, devletin sınıfsal niteliği devleti yöneten kadroların sınıfsal niteliği, burjuva sınıfı ile organik bağları olup olmadığı ve izlediği politikalarla doğrudan ilişkilidir.7 Verili bir anda, devletin sınıfsal niteliğini kanıtlamak için işlevsel gibi görünen bu yaklaşım, devletin sınıfsal niteliğinin tek kanıtı haline geldiğinde sorunlu hale gelir. Örneğin yine buradan yola çıkarak, Türkiye kapitalizminin tarihinde ordu gibi burjuvazi ile organik bağları olmayan unsurların yönetimini sınıfsal temellerle açıklamak imkansız hale gelir.

Burada doğru yaklaşım, devleti değerlendirirken hakim üretim tarzından yola çıkmak ancak devleti statik bir yapı olarak değil, tarihselliği içerisinde yani sınıf mücadelelerinin sonucu üzerinden şekillenen bir yapı olarak değerlendirmek, dolayısıyla sınıfsal bilincin yansımalarını, siyasetin ve insan faktörünün üretim ilişkilerinden bağımsız olmayacak şekilde dönüştürücü gücünü hesap etmek şeklinde olacaktır. Bir Gelenek yazarının deyişiyle devleti “bir fotoğraf karesi üzerinde değil ama bir film şeridi içerisinde resmetmek”.8

Böyle bir devlet analizinin somut örneğini Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’inde bulmak mümkün. Esasında, Marx’ın devlet-sınıf ilişkilerine dair görüşlerine özellikle doğrudan siyasal süreçleri tahlil ettiği eserlerinde yer verdiğini görüyoruz.9 Fransa’da Sınıf Mücadeleleri’nin yanı sıra 18 Brumaire, tarihsel bir sürecin sınıfsal incelemesinin en iyi örneklerinden biri olarak, devletin sınıflar mücadelesinin bir alanı olduğunu gözler önüne sererken, burjuva sınıfı ve siyaset arasındaki ilişkiye dair de önemli ipuçları sunar.

1848 devriminde işçi sınıfının kendisini bağımsız bir aktör olarak göstermesiyle artık saflar hiç olmadığı kadar netleşmiştir. Burjuvazinin çeşitli fraksiyonları arasındaki mücadele 1848 devriminden sonra, özellikle de ardından kurulan cumhuriyette tüm şiddetiyle sürmektedir, bu mücadele 1851’de burjuvazinin iktidardaki doğrudan varlığını sonlandıracak ve Louis Bonaparte’ın mutlak iktidarı ile nihayete erecektir. Ancak tüm bu mücadeleler sürerken, işçi sınıfının tehdit olarak algılandığı her durumda burjuvazi kendi arasındaki çekişmelerin devletin sınıfsal niteliğini tehlikeye düşürmesine izin vermeyecek ve “istikrar” uğruna iktidardaki burjuva kesiminin hatta kendisine düşman olarak gördüğü Bonaparte’ın bayrağı altında birleşmekten imtina etmeyecektir.

Örneğin Haziran günlerinde burjuvazinin, küçük burjuvazi de dahil, tüm kesimleri işçi sınıfına karşı burjuva cumhuriyetin başlıca temsilcisi “düzen partisi”nin saflarında birleşmiştir. Düzen partisinin kendisi ise, Bonaparte’ın yürütme gücüne karşı verdiği parlamento mücadelesinde, işçi sınıfının siyaset sahnesinde yeniden hareketlenmesinden duyduğu korku nedeniyle muhalefetini geri çekerek en kritik başlıklarda, hatta kendi siyasal varlığını tehlikeye atarak Bonaparte’a destek verebilmektedir. Esasında Fransa’da burjuva devlet aygıtının tam anlamıyla bu süreçte, yani burjuvazinin somut bir şekilde hissettiği işçi sınıfının siyasal hareketi tehlikesine karşı oluştuğunu görüyoruz. 1815 itibariyle geri gelen krallık dönemlerinde de finans ya da toprak sahipleri fraksiyonları aracılığıyla yönetici sınıfken, burjuvazinin birliği esasen 1848’de kurulan burjuva cumhuriyetinde sağlanmıştır. Hatta Marx’ın ifadesiyle, Restorasyon’dan burjuva Cumhuriyeti’ne devlet, “yönetici sınıfın aracısı” haline gelmiştir.10 Dolayısıyla Fransa’da 1848’de gelişiminin önemli bir evresini tamamlayan burjuva devlet, sınıf mücadelesinin bir sonucudur.

“Ama bu burjuva çoğunluğu kralcıydı. Bunların bir bölümü, yani büyük toprak sahipleri, Restorasyon döneminde egemen olmuştu ve bu nedenle meşrutiyetçiydi. Diğer bölüm, yani mali aristokrasi ve büyük sanayiciler, Temmuz Monarşisi döneminde egemen olmuştu ve bu nedenle Orleans'cıydı. Ordunun, üniversitenin, kilisenin, Barreau'nun (baronun), akademinin ve basının yüksek rütbeli temsilcileri, farklı oranlarla bile olsa, bu iki taraftan birinde yer alıyordu. Bourbon adını ya da Orleans adını değil, sermaye adını taşıyan buradaki burjuva cumhuriyetinde, birlikte egemen olabildikleri devlet biçimini bulmuşlardı. Daha Haziran ayaklanması döneminde "Düzen Partisi"nde birleşmiştiler”.11

Üretim ilişkilerinin belirleyiciliği tam olarak burada kendisini gösterir. Burjuvazi, sınıf sömürüsünün devam edebilmesi için siyasi ihtiraslarından vazgeçmeye hazırdır:

“Dolayısıyla, burjuvazi, geçmişte "liberal" diye övdüklerini şimdi "sosyalist" diye kötülerken, kendi öz çıkarının, kendi kendini yönetme tehlikesinden kurtulmayı emrettiğini; ülkede huzuru sağlamak için her şeyden önce kendi burjuva parlamentosunun susturulmasının, kendi toplumsal iktidarının eksiksiz bir şekilde korunması için kendi siyasal iktidarının parçalanmasının zorunlu olduğunu; tek tek burjuvaların, diğer sınıfları sömürmeye ve mülkiyetten, aileden, dinden ve düzenden sorunsuz bir şekilde yararlanmaya, yalnızca, diğer sınıflar gibi kendi sınıflarının da aynı siyasal hiçliğe mahkûm edilmesi koşuluyla devam edebileceklerini; cüzdanını kurtarması için, tacın ondan alınmasının ve onu koruyacak olan kılıcın aynı zamanda Demokles'in kılıcı olarak kendi kafasının üzerine asılmasının zorunlu olduğunu itiraf ediyor”.12

“Eğer göstermiş olduğum gibi parlamenter Düzen Partisi huzur talebiyle yaygara kopararak kendisini hareketsizliğe mahkûm ettiyse, toplumun diğer sınıflarına karşı yürüttüğü mücadelede kendi rejiminin, parlamenter rejimin tüm koşullarını kendi elleriyle yok ederek, burjuvazinin siyasal egemenliğini, burjuvazinin güvenlik ve varlığı açısından katlanılamaz ilan ettiyse, burjuvazinin parlamento dışındaki kitlesi de, güçlü ve sınırlandırılmamış bir iktidarın koruması altında, güven içinde özel işlerinin peşine düşebilmek için, cumhurbaşkanına yaltaklanarak, parlamentoya hakaret ederek, kendi basınına kaba ve kötü davranarak, Bonaparte'ı, kendi konuşan ve yazan unsurlarını, kendi politikacı ve yazarlarını, kendi konuşmacı kürsüsünü ve kendi basınını ezmeye, yok etmeye çağırdı. Egemenliğin zorluklarından ve tehlikelerinden kurtulmak için, kendi siyasal egemenliğinden kurtulmaya can attığını açıkça ilan etti”.13

Kısacası, 1851 Fransası'nda burjuvazinin egemen sınıf olmaya devam etmek için iktidardaki siyasi varlığından vazgeçerek Bonaparte’ı seçmek dışında bir seçeneği kalmamıştır. Esasında önünde iki seçenek vardır: Despotizm ya da anarşi (anarşi burada işçi sınıfının ayaklanması anlamına gelmektedir) ve doğal olarak burjuvazi despotizmi seçer.14

Bonaparte’ın bir diğer özelliği ise devlete “bağımsız” bir görüntü vermesidir. Köylülüğün temsilcisi olarak siyaset sahnesine çıkan Louis Bonaparte, ataerkil bir siyaset tarzı ile tüm sınıfların babası rolünü oynamaya çalışır.15 Bu durum, Bonaparte’ın kendi adına yarattığı çelişkiler bir yana bırakılırsa, egemen sınıf olarak burjuvaziye devletin olanaklarından yararlanarak işlerini karlı bir şekilde sürdürmek için ek olanaklar sağlayacaktır. Marx’ın Bonaparte’ın iktidarı için yaptığı “bağımsız” nitelemesi, devletin “göreceli özerkliği” tartışmasının somut örneklerinden biri olarak da değerlendirilebilir.

Devlet’in göreceli özerkliği avantaj mı handikap mı?

Bir diğer Gelenek yazarının özlü tanımlamasıyla “çatışan sınıflardan organik bağlarını koparıp, ancak düzenin idamesi anlamında kapitalist özle ilişki kurmakla yetindiği Bonapartizm”16e gücünü görünür hale getiriyor.

Tahmin edileceği üzere devletin, egemen sınıf adına yönetme işlevini yerine getirebilmesi için toplumun tüm sınıflarına ya da toplumun bütününe hitap edebilmesi, toplumun bütünün gözünde meşruiyetini sürekli olarak koruması gerekiyor. Devlet, bunu ancak tüm vatandaşlara karşı eşit mesafedeymiş gibi gözükerek yapabilir. Ancak bundan daha da ötesi, özellikle kriz ya da üretim ilişkilerindeki dönüşümlere tekabül eden dönemlerde, ve genellikle de kapitalist sistemin bekası için, devletin toplumdaki hakim sınıftan tamamen bağımsız gibi davranabilme özelliğidir.

Bu bağımsız görünümden yola çıkarak bazı sosyal bilimciler, Devlet’i toplumdaki sınıflardan gerçekten bağımsız, onların üzerinde, kendi mantığı hatta kendi amaçları olan bir aygıt olarak resmedebilmişlerdir. Bu anlayış doğrultusunda devlet yeri geldiğinde bir burjuva sınıfı yaratan, yeri geldiğinde ise o burjuva sınıfını karşısına alan, önüne türlü engeller çıkartan hatta onu tehdit eden bir yapı haline dönüşebilmektedir. Türkiye’de devlet-sınıf ilişkisini bu şekilde okuyan çok sayıda örnek mevcuttur.17 Buna göre, tıpkı köylülerin “Devlet Baba”dan korkması gibi, burjuvazi de devletten korkar, onu ürkütmemeye çalışır vs. Somutlamak gerekirse, Türkiye’de burjuvazi 1908 itibariyle ve daha sonra Kemalist dönemde devlet eliyle yani devletin olanakları tahsis edilerek yaratılmış bir sınıftır. Ancak kendisinden menkul bir yapı olarak devletin neden böyle bir tercihte bulunduğu bilinmez. Devlet eliyle yaratıldığı için de bu sınıf devlet karşısında hep ezik ve korkak bir sınıf olmuştur. Bir örnek vermek gerekirse:

“Türkiye’de iş dünyasının temel özelliği, hükümet ile büyük şirketler arasındaki ilişkilerin doğası tarafından belirlenmesiydi ve bu ilişiler örgütlü çıkar temsili çerçevesinin dışında yürütülüyordu. Büyük işletmelerin hükümetle ilişkisini belirleyen, patronaj ilişkileriydi, ama bu ilişkiler aynı zamanda gerilimlerle de yüklüydü. Bu iki tarafı ekonomik gelişme sürecinin ortakları olarak düşünürsek, baskın ortak kesinlikle siyasi iktidarı elinde bulundurandı.”

“Küresel düzene entegre olmuş, piyasa güdümlü bir ekonominin gelişmesi içinde, devletin özerkliğinin azalacağı ve aynı doğrultudaki değişmelerin süreceği beklenebilirdi. Fakat işadamlarının coşkuyla desteklediği küresel piyasa odaklı dönüşümün sonucu bu olmadı. İş dünyasında hükümet gücü ve nüfuzu azalmadığı gibi, hükümet işadamı ilişkilerindeki gerilimler de ortadan kalkmadı.”18

Bu okuma, Marksizmle benzer bir kavramsal çerçeveye sahipmiş gibi görünmekle birlikte, devlet ve sermayeyi iki ayrı taraf olarak değerlendirmekte ve karşımıza sürekli olarak gerilim içerisinde bir “devlet-işadamı” ilişkisi koymaktadır. Görüldüğü üzere, devletin sınıf karakterinin üzerini örterek tüm yurttaşlara eşit mesafede olduğu, dolayısıyla da etkin mekanizmalar geliştirildiğinde tüm yurttaşların erişimine ve etki sahibi olmasına açık mekanizmalardan ibaret olduğu yanılsamasını yaparak kapitalist sistemde devlete süreklilik ve dokunulmazlık sağlayan “göreceli özerklik”, Türkiye’de tam da beklendiği şekliyle devlet ile sermaye sınıfı arasında sürekli bir uzlaşmazlık olduğu, devletin kendisinin diğer tüm sınıflar gibi sermaye sınıfının da üzerinde, tahakküm kuran bir yapı olduğu şeklinde anlaşılabilmektedir. Bu değerlendirmenin açıklamakta en zorlanacağı konu, devletin ekonomi politikalarının neye göre belirlendiği olacaktır. Örneğin 1923’te iktidara gelen ve bazılarına göre sınıfsal niteliği en belirsiz olarak nitelendirilebilecek, hatta söylemi Türkiye’de modern anlamda sınıfların varlığını inkar etmek üzerine kurulmuş olan Kemalist kadro, 1920’ler boyunca Türkiye’de serbest piyasa ekonomisinin koşullarını hayata geçirmek için neden özel bir çaba göstermiştir?

Belki de kafa karıştırıcı olan Türkiye kapitalizminde özellikle 1980 öncesi dönemlerde, burjuva sınıfı ya da belli bir kesimi ile siyaset arasındaki bağların çok zor çizilebiliyor oluşudur. Öte yandan, devletin göreceli özerkliğinin, aslında tam da sermaye sınıfının aracının sınıf mücadelelerinin yarattığı tehdit karşısında kendisini geliştirip yetkinleştirmesinin, sermayenin siyasete doğrudan dahil olmasının yaratacağı tehlikelerden arındırmasının bir sonucu olduğunu görmek gerekiyor.

“Bugünün ortalama burjuva siyaset adamı doğrudan kapitalist sınıfın bir üyesi değildir. Bu ortalamayı en fazla tutturan siyasal sistem en gelişkinidir. Bu anlamda, Fransa'daki sistem (çok çeşitli nedenlerden) ABD'dekinden, 1980 öncesi Türkiye'deki sistem, Türkiye'nin bugünkü siyasal yapısından daha gelişkindir. Gelişkinlik, elbette burjuva normlarına göredir. Ama kimi kapitalistlerin doğrudan siyasete soyunması, yalnızca burjuvazinin değil, bu ülkedeki emekçi sınıfların ve sosyalist güçlerin de siyasal geriliğinin bir sonucudur. Burjuva sınıfının fiili üyeleri pek az ülkede buna cüret edebilirler.”19

Dolayısıyla, kapitalist üretim tarzının siyasi örgütlenmesi olarak modern devlette “göreceli özerkliği” burjuvazinin iktidarının sürekliliği için olmazsa olmaz bir özellik olarak tanımlayabiliriz. Bu özerklik, devleti toplumdaki sınıf karşıtlıklarının üzerine çıkartarak ona meşruiyet kaynağı sağlar. Özellikle, tüm vatandaşların kendilerini onunla özdeşleştirebilecekleri ideolojik araçlarla donanmış olan ulus-devlet ve temsil organlarıyla demokrasi, devletin sınıf karakterini gizlen başlıca araçlar haline gelir. Kısacası, iktidardaki sınıf temsilcilerinin bir burjuva kesimiyle doğrudan bağlarının kurulamadığı, demokratik ulus-devlet, ideal burjuva devleti olarak nitelendirilebilir.20 Yukarıda değindiğimiz üzere siyasi iktidarı doğrudan elinde bulundurmanın gereksiz bir risk olduğunu tarihsel deneyimlerinden öğrenen burjuva sınıfının tercihi bu yönde olacaktır. Polantzas’ın görüşü de Marx’ın Bonapartizm incelemesinden aynı sonuçlara vardığı yönünde, yani kapitalist devletin kapitalist sınıfa en iyi hizmet ettiği durum, bu sınıfın üyelerinin doğrudan devlette görev almadığı, başka bir deyişle yönetici sınıf ile siyaseten yöneticilerin aynı olmadığı durumdur.21 Ancak belki de asıl soru bu “ideal devlet”in ne ölçüde mümkün olduğu. Burjuvazinin çeşitli kesimleri arasındaki uyuşmazlıklar, sınıf mücadelesinin keskinleşmesi, işçi sınıfının yarattığı tehdidin boyutları ve özellikle de geç kapitalistleşen ülkeler üzerinde emperyalizmin yarattığı baskı gibi çeşitli nedenler bu ideal devletin ortaya çıkmasını ya da sürdürülmesini engelleyebilir.
 

Devlet yöneticilerinin sınıfsal konumu

Devlet’in göreceli özerkliğinin gerçek bir bağımsızlık olarak algılanmasında devlet yönetimindeki bürokrasinin ya başlı başına bir toplumsal sınıf ya da kendi çıkarları olan bir grup olarak tanımlanmasının payı büyüktür. Özel olarak Türkiye’de kapitalizmin gelişimi devletin müdahalesi ile yakından bağlantılı olduğundan ve yukarıda değinildiği gibi uzun yıllar devleti yönetenler ile burjuvazi arasında doğrudan bir ilişki kurulamadığından, ülkemizde 20. yüzyılın büyük kısmında egemen bir burjuva sınıfı olmadığı, onun boşluğunu bürokrasinin doldurduğu hatta bürokrasinin başlı başına bir sınıf olarak iktidarda olduğu iddia edilebilmiştir.

Bürokrasiye Türkiye tarihinde bir sınıf olarak merkezi bir rol atfeden değerlendirmelerin iyi bilinen örneklerinden birinde Çağlar Keyder, yukarıda yer verilen Ayşe Buğra gibi, Türkiye tarihini 1950’lere kadar, “geleneksel düzeni temsil eden bürokrasi ve çözülme süreci içinde gelişen burjuvazi arasındaki çatışma” üzerinden okumaktadır. Bu süreç boyunca, özellikle de cumhuriyetin ilk dönemlerinde, bürokrasi bir sınıf olarak ülkeyi burjuvazinin yokluğunda kendi çıkarları doğrultusunda yönetir. Türkiye’de burjuvaziyi oluşturabilecek olan kesim, gayri-müslim tüccar ve sermayedarların Birinci Dünya Savaşı’nda ve sonrasında tasfiyesiyle devreden çıkmıştır. Devleti yöneten sınıf olarak bürokrasi ve 1920’lerde bir türlü gelişemeyen burjuvazi birbirinin karşısında tanımlanır, öyle ki burjuvaziden beklenti “bürokrasiye karşı özerk bir tavır” alabilmesidir.22

Oysaki, Türkiye’de devleti, kendi başına bir iktidar odağı olarak düşünülen “asker ve sivil bürokrasi”nin yönettiği iddia edilen dönemlerde de devlet kapitalist sınıfın çıkarlarının bir aracı olmayı sürdürmüştür. 1908’den itibaren, yönetimdeki kadroların sınıf kökenlerinden bağımsız olarak yönetenler tarafından gözetilen her zaman kapitalist sistemin bekası olmuştur. Kimi dönemlerde yönetimdeki kadrolar, büyük burjuvazi ile organik bağları olmadığı halde, kapitalizmin uzun vadeli çıkarlarını, burjuva sınıfının temsilcilerinden daha iyi savunmuşlardır. Bu durum, burjuvazinin siyasi/entelektüel temsilcileri ile arasındaki iş bölümünün sonuçlarından biridir.

Bilindiği gibi burjuvazinin farklı kesimleri (örneğin ticaret, sanayi, finans burjuvazisi) kısa ve orta vadede farklılaşan, hatta birbiriyle çatışan çıkarlara sahiptir. Örneğin ticaret burjuvazisi, korumacı ekonomi politikalarına karşı çıkıp özellikle ithalatta gümrük duvarlarının indirilmesini isterken sanayi burjuvazisi ise tam tersine korumacı ve kendi ürettiği mallar için ithalatı sınırlayıcı önlemler talep eder. Verili bir anda bunlardan hangisinin tercih edileceği, burjuvazinin söz konusu kesimlerinden hangisinin daha güçlü ve belirleyici olduğu gerçeği kadar, sistemin uzun vadede sürekliliğini gözetecek olan politikanın seçilmesine ve de ülkenin emperyalist sisteme eklemlenmesinin özel koşullarına bağlıdır. Örneğin 1920’li yıllarda Türkiye serbest ticaret ve dış yatırımı kolaylaştıran politikalar izlemiş ve burjuvazinin bazı kesimlerinin taleplerine rağmen özel olarak korumacı politikalar hayata geçirmemiştir (Bunda Lozan Antlaşması’nın devletin 1929 yılına kadar gümrük vergileri üzerindeki denetimini kısıtlayan maddeleri etkili olmuş olsa da, bunun belirleyici neden olmadığını gösteren çok sayıda karar ve değerlendirme mevcuttur). Bu politikaların izlenmesinin arkasında, serbest piyasa ekonomisinin işlemesinin koşulları sağlandığı durumda kapitalist üretimin gelişmesinin önünün açılacağı inancı vardır.

1930’larda hayata geçirilen korumacı ve devletçi ekonomi politikaları ise bilinçli bir tercihin değil, 1929’daki büyük ekonomik bunalımın dünya kapitalizmini içine soktuğu koşulların sonucudur. Ancak yönetici kadro –daha somut olarak Kemalistler-, bu koşulları, Türkiye’de kapitalizmin ulus devlet ölçeğinde daha sağlam temellere yani sınai gelişim üzerine oturtulması doğrultusunda kullanmayı bilmiştir. Devletçi dönemde de, bazı yazarların sınıf kökenlerinin olmadığını ısrarla vurguladığı ve kısaca bürokrasi olarak nitelendirdiği Kemalist kadrolar, -sonuçlarının başarılı olup olmamasından bağımsız olarak- kapitalist sistemin uzun vadeli çıkarlarını gözetmeyi başarmışlardır. Korkut Boratav’ın değerlendirmesiyle:

“Devletçi bir gelişmenin dinamizmiyle buhran koşullarında liberalizmin zorunlu refakatçisi olacak olan durağanlık burjuvazinin kısa ve uzun dönem çıkarları açısından karşılaştırılırsa, birinci seçeneğin Türkiye’de kapitalizmin gelişmesi bakımından çok daha elverişli bir ortam yarattığı açıkça ortaya çıkar: Bir kere, devlet sanayii lehine fiyat ilişkileri, ikincil derecede önem taşımasına rağmen özel sanayi için de geçerliydi. İkinci olarak, artan kamu yatırımlarının, devletle iş yapan müteahhitler, ticaret ve küçük sanayi için (durağan bir ekonomide söz konusu olmayacak) ek talep ve buna bağlı kazanç ve birikim imkanları yaratacağı da ortadadır. Nitekim, sonraki dönemlerde sivrilecek büyük sermaye gruplarından pek çoğunun kökeninde 1930’lu yıllarda devlet ihaleleriyle elde edilen kazançlar yatmaktadır.”

Görüldüğü üzere, 1930’ların devletçiliği, dünya kapitalizminin girdiği yönelimin zorunlu sonucu olmakla birlikte, devleti yöneten siyasi temsilcilerin, tek başına burjuva sınıfının üyelerinin ufkunu aştığı kesin olan, sistem olarak kapitalizmin çıkarlarını gözeten bir uygulamasıdır.

1908 Devrimi’nden İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar olan, devlet yöneticilerinin sınıfsal aidiyetinin en tartışmalı döneminde, sınıflar mücadelesi açısından bakıldığında da devletin tercihleri çok net olmuştur. 1908 sonrası çıkartılan iki yasa buna örnek olarak gösterilebilir. Türkiye’de işçi sınıfının görece çok az olduğu bir dönemde, 1908 yılında, İttihatçılar “Tatil-i Eşgal” adıyla bir yasa çıkartarak grev ve sendikalaşmayı yasaklamışlardır. 1909 yılında çıkardıkları Teşvik-i Sanayi yasası ile ise devletin olanaklarını sanayi alanında özel teşebbüsün hizmetine sunmuşlardır. Grev hakkı, daha bir yarım yüzyıl yasaklı kalacak 1950’ler boyunca burjuvazi ile daha doğrudan bağları olan DP iktidarının popülist vaatlerinden birini oluşturacak ancak 1961 Anayasası’na kadar bu konuda somut bir adım atılmayacaktır.

Burada bir parantez açıp, daha önce söylediklerimizle çelişir gibi görünen bir noktaya dikkat çekmemiz gerekiyor. Devleti yönetenlerin sınıfsal kökenleri birebir devletin sınıf karakterini belirlememekle birlikte, burjuva devlette genel olarak karşımıza çıkan devlet kadrolarının ya da siyasetçilerin de birer sermaye sahibi olması ya da iktidarın nimetlerinden faydalanarak sermaye sahibi haline gelmesidir. Türkiye’de de bunun örneklerine 1908 itibariyle rastlamak mümkün. Örneğin 1917 yılında, üyelerinin önemli bir kısmı İttihatçı milletvekillerinden oluşan Milli Fabrikacılar Cemiyeti adında bir örgütlenme kurulmuştur. Bunlar arasında, Tokat Mebusu Hüseyin Rıza Bey Milli Şayak Fabrikası’nın sahibidir. Divaniye Mebusu Hüseyin Rıza Bey Halat Fabrikası sahiplerindendir, Lazistan mebusu Sudi Bey Sûfîzade İmalathanesi sahibidir, İzmit Mebusu Ziya Bey Şişe ve Konserve Fabrikaları sahiplerindendir, Karesi Mebusu Ferhat Bey Yağ ve Alçı Fabrikası sahibidir, Niğde mebusu Kalinoğlu Ananyas Efendi Deri Fabrikası sahiplerindendir.23 Hatta Mustafa Kemal’in kendisini de bu kategoriye sokmak mümkündür. Atatürk, 1923 itibariyle pek çok sınai, ticari ve mali girişimde bulunmuştur. Bunların en bilinenlerinden bir tanesi İş Bankası’nın kuruluşudur. 1924 yılında kurulan bankanın ilk sermayesini Atatürk sağlamış ve bu iş için de dönemin önemli sermayedarlarından damadı Uşakizade Muammer Bey’i bu işe aracı etmiştir. Daha sonra yine Atatürk’ün teşebbüsüyle Atatürk Orman Çiftliği gibi kapitalist tarım işletmeciliği örnekleri ve Bira Fabrikası gibi sınai işletmeler kurulmuştur. Bunlar birer devlet işletmesi olarak değil, Atatürk’ün kişisel sermayesi ile kurulmuş olan işletmeledir.24

Parantezin öncesine dönersek, Poulantzas’ın işaret ettiği üzere, devlet yöneticilerinin sermaye sınıfı kökeni devletin sınıfsal niteliğini değerlendirirken başa yazmamız gereken bir durum değildir. Devlete sınıfsal niteliğini veren, tek tek devleti yönetenlerin sınıfsal konumu değil, sistemin yani o ülkedeki hakim üretim biçiminin kendisidir. Devlet yöneticilerinin çoğunlukla sermayedarlardan oluşması, devletin sınıfsal niteliğinin ancak bir sonucudur.25

Devlete sınıfsal karakterini onu yöneten kadroların sınıfsal kökeninin verdiğini varsayan yaklaşım, siyasal mücadeleye dair çıktıları açısından da sorunludur. Buradan çıkan sonuç, devlete hakim olan siyasal partinin ya da toplumsal kesimin devlete istediği şekli verebileceği, onu istediği amaçlarla kullanabileceği anlamına gelir. Buradan yola çıkarak, komünistlerin devlet mekanizmalarını kısmi olarak ele geçirmesinin (bir bakanlığa sahip olmak gibi) ya da devlete geçici olarak hakim olmasının sosyalizmin kuruluşunu getirebileceği çıkarımı yapılmaktadır ki bunun örnekleri her zaman ya hüsran ya da reformizm ile sonuçlanmıştır.

 

Sermaye sınıfı ve siyaset

İdeal kapitalist devlette sermaye sınıfının iktidarı siyasi temsilcileri aracılığı ile elinde tuttuğunu gördük. Bu durumda sermaye sınıfının üyeleri ve siyasi temsilcileri arasındaki ilişkiye biraz daha yakından bakmamız gerekiyor. Özellikle iktidardaki siyasi parti ve sermaye sınıfının üyeleri arasındaki ilişkiler zaman zaman fazla iç içe ve zaman zaman da gerilimli olabiliyor. Bazı sermayedarlar siyasi iktidarla olan ilişkileri üzerinden gelişip büyürken bazıları da büyük kayıplar yaşayabiliyor.

Sermayedar-devlet ilişkisi bugünün Türkiye’sinde en çok tartışılan meselelerden biri. İktidar partisi AKP’nin kendi sermaye kesimini yarattığı ya da palazlandırdığı ve yeni gelişen sermaye kesimlerinin iş yapabilmek için iktidardaki partiye angaje olmaları gerektiği, Türkiye kapitalizminin güncel bir özelliği olarak sık sık dile getiriliyor.

Öncelikle belirtmek gerekir ki, devletin kendisine yakın sermaye gruplarını desteklemesi, palazlandırması AKP dönemine özgü değil, neredeyse tüm Türkiye kapitalizmi tarihi bu örneklerle dolu. Bunun başlıca aracı da devlet ihaleleri ve teşvikler olmuştur. İttihat ve Terakki iktidarı döneminde “milli iktisat” adı altında, İttihatçılara yakın Türk-Müslüman tüccar ve sermayedarlara büyük olanaklar tanınmış, özellikle savaş döneminde bu “milli tüccarlar” devletle ilişkileri sayesinde ticareti kendi tekellerine alarak ve fiyatların olağanüstü artışından da faydalanarak büyük karlar elde etmişlerdir.26 Bunun sonucunda, Osmanlı’daki şirketlerin toplam sermayesi içerisinde “milli sermaye”nin oranı yüzde 3’ten yüzde 18’e çıkmıştır.27 Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren benzer bir süreç yaşanmıştır. Bu kez devletin olanakları, Ankara Hükümeti’ne yakın tüccar ve sermayedarlar için seferber edilmiştir. Özellikle savaş sonrasında demiryolları ve kamu binaları inşaatlarının ihaleleri sayesinde pek çok tüccar ve müteahhit büyük sermayeler biriktirmiştir.28 Bu örnekler, İkinci Dünya Savaşı’ndan büyük karlar elde ederek çıkan savaş zenginlerine, Varlık Vergisi gibi gayri-müslimlerin elindeki zenginliklerin aktarılmasıyla sermayesini arttıran Türk-Müslüman toprak sahibi ve tüccarlara ve 1950’lerden itibaren teşvik politikalarıyla gelişen sanayi ve inşaat şirketlerine kadar genişletilebilir.

Bu durumda, Türkiye’de her iktidar kendi sermaye grubunu yaratmıştır mı dememiz gerekiyor? Devletin yarattığı olanaklardan faydalanarak zenginleşmek Türkiye’ye özgü olmayan, Batı Avrupa dahil kapitalist düzenin bütününde karşımıza çıkan bir zenginleşme ve sermaye biriktirme yöntemi.

Öte yandan, belli bir siyasi parti angajmanı üzerinden gelişen sermaye, avantaj kadar dezavantajlara da sahip oluyor. Örneğin İttihatçı tüccarlar, 1920’lerde İttihatçıları siyaset sahnesinden silmeye karar veren Kemalistler tarafından dışlanmış ve kuruluş döneminin yukarıda bahsedilen tüccarlara sağladığı avantajlardan yararlanamamıştır. Kemalist iktidarla iyi geçinmek için bunların büyük çoğunluğu, İttihatçı geçmişlerini reddetmek durumunda kalmıştır.

Tek tek sermaye sahipleri ya da grupları, doğrudan siyasi angajmanın sorunlar doğurabildiğini ve iktidardaki siyasi parti değişince, çıkarlarının tehlikeye girebildiğini gördükçe, doğrudan siyasete dahil olmaya isteksiz olmuşlardır. Bu nedenle Türkiye’de büyük sermaye sahipleri, genellikle birden çok siyasi parti ile ilişki kurmuş ve siyasi partiler karşısında “tarafsız” bir görüntü vermeyi tercih etmiştir. Hatta, büyük sermaye her siyasi iktidarla, hatta siyasi iktidar olma ihtimali olan tüm unsurlarla ilişki kurmayı ve iyi geçinmeyi gözetmiştir. Demokrat Parti döneminde, Vehbi koç’un CHP üyeliğinden istifa etmesi bunun en bilinen örneklerinden biridir.

Siyasal angajman üzerinden gelişmeye çalışan sermayedarların, daha çok piyasaya yeni girenler ya da küçük ve orta ölçekli sermayedarlar oldukları tespiti yapılabilir:

“Burada da bir eğilim var; güçlü, kalıcı ve köklü olan, tek tek politikalara değil, belli bir politikalar bütünlüğüne yatırım yapıyor. Hiçbir zaman kendisini belli bir siyasal çizgiye bütünüyle angaje etmiyor. Hemen Türkiye'den bir örnek verilebilir. Spekülatif kaynaklardan yararlanarak çok hızlı bir büyüme sürecine giren Tara-Yurtçu gibi sermayedarlar, daha uzun soluklu bir ilk birikim sürecini geçiren Eczacıbaşı-Koç-Sabancı gibilerine göre çok daha angaje tercihler yapmaktadırlar siyasi mücadelede. Köksüzlük, var olmak için tam anlamıyla güncel dengeleri gerektirdiğinden, bir bakıma başka çare de yoktur!”29

***

Yukarıda bir miktar bahsetmeye çalıştığımız üzere kapitalist devlet, demokratik cumhuriyetten, Bonapartizme, 20. yüzyıl özelinde faşizme ve hatta krallık rejimlerine kadar çok farklı siyasal örgütlenme biçimlerine sahip olabilir. Öte yandan devleti yöneten siyasi temsilciler ya da devlete hakim olan sermaye kesimi ile kapitalist sınıfın diğer üyeleri arasında zaman zaman siyasi ihtilaflar olabilir. Ancak, kapitalist devlette olamayacak şey kapitalist düzeni tehlikeye sokacak olan politikalar ya da başka bir deyişle sermaye düşmanlığıdır. Öte yandan, kapitalist sınıfın üyelerinin herhangi bir siyasi parti iktidarı karşısında, siyasi hırslarına yenilip sistemin kendisini tehlikeye atmayacakları da kolayca öngörülebilir.

İktidardaki siyasi temsilciler ile mevcut iktidara karşı muhalif sermaye kesimi arasındaki ihtilafa fazla odaklanmak, sermaye sınıfının kendi iç çelişkilerinden medet ummak anlamına gelebiliyor. Buna karşılık, sermayenin bazı kesimleri için siyasi iktidarın yönetemez hale gelmesi ya da sermaye sınıfının önde gelen üyeleri ile yaşanan ihtilaflar sonucu çıkan siyasi krizlerin komünistler için yaratacağı fırsatlar ise tamamen başka bir konudur. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta, sermaye sınıfının bilinç düzeyinin ihtilafın sistemin kendisini tehdit eder hale dönüşmesini engelleyecek oluşu ve sermaye sınıfını bir bütün olarak temsil yeteneğini yitiren siyasi iktidarın yaşam şansının olmayacağıdır. İşçi sınıfının siyasi bir aktör olarak devreye girmediği koşullarda ise böyle bir ihtilafın sonuçları ancak siyasi spekülasyonların konusu olabilir.

Daha somut bir şekilde ifade etmek gerekirse Türkiye’de AKP iktidarı ile TÜSİAD’da temsil edilen geleneksel büyük sermaye sahipleri arasında zaman zaman yaşanan gerilimler, sistemin kendisi tehdit edilmediği sürece gelip geçici olmaya devam edecektir. Büyük sermayenin siyasal açıdan bakıldığında seküler ve demokrasi yanlısı tercihleri olabilir. Ancak bu tercihler, sistemin devamı açısından yaşamsal öneme sahip olmadıkça, gelip geçici gerilim başlıkları olarak kalmaya devam edecektir. Bunu en iyi ifade edenlerden biri “Bazı çevrelerin kendi siyasi çıkarları uğruna bu koroya katıldığını görüyoruz. Aynı gemide olduğumuzu anlamayanlar geminin kaptanını sevmediği için geminin direğini devirmeye çalışıyor”30 sözleriyle Tayyip Erdoğan olmuştur.

Üstelik, sadece son bir, iki yıldaki gelişmelere bakıldığında dahi, Türkiye’de geleneksel büyük sermayenin varlık koşullarının tehdit edildiğine dair bir işaret olmadığını, tersine kârlarını arttırıp sermaye yatırımlarını genişlettiklerini görüyoruz. Örneğin, AKP iktidarı döneminde Tüpraş gibi Türkiye’nin en büyük sanayi kuruluşlarından birine sahip olan Koç grubu, hem 2016’da hem de 2017’de karlarını yüzde ellilere varacak oranda yükseltmiş görünüyorlar.31 Benzer bir durum yine Türkiye’nin en büyük geleneksel sermaye gruplarından Sabancı Holding için de geçerli.

 

Sonuç yerine

Sonuç olarak özetlemek gerekirse, devlet, Marksizmin bu konudaki en temel önermesinde tanımlandığı üzere, egemen sınıfın yönetme aracından ibarettir ancak kapitalist sistemde bunun doğrudan egemen sınıfın yani kapitalistlerin siyaset sahnesinde yer alması ile gerçekleşmesi gerekmiyor. Devletin sermayeden ve onun çıkarlarından bağımsızmış gibi bir görünmesini sağlayan “göreceli özerklik”i, devlete tüm toplum nezdinde meşruiyet sağlarken, devletin toplumun tümü üzerinde hakimiyet kurmasını ve tüm toplumu yönetebilmesini mümkün kılıyor. Devlet aygıtını yöneten siyasetçilerin ya da bürokratların sınıfsal kökenleri de her zaman, sermaye sınıfı ve devlet yöneticileri arasında organik bağlar kurmamıza izin verecek nitelikte olmayabilir. Bu durumda devletin politikaları belirlenirken ve devlet günlük işlerini yerine getirirken sermayenin çıkarlarını gözetmesini sağlayacak olan mekanizmanın ne olduğu sorusunun cevabı, kapitalist sistemin kendisi haline geliyor. Kapitalist devlet, kapitalist sistemin egemen hale geliş sürecinin bir parçası. Burjuvazi, iktidarı ele geçirdikten sonra devlet aygıtını, sistemin devamını sağlayacak ve kendi çıkarları adına tüm toplumu yönetecek şekilde yapılandırıyor. Sınıf mücadelelerinin şekillendirdiği tarihsel deneyimler sonucunda, bunun için en “ideal” yapıyı ortaya çıkartıyor.

Kısacası, devlet öncelikli olarak sistemin bekasını gözetiyor, yani tek tek burjuva sınıfı mensuplarının ve burjuvazinin belli bir kesiminin temsilcilerinin her zaman yapamadığını yapıyor. Dolayısıyla, süreç içerisinde, ideal burjuva devletinde sistemin tehlikesizce işlemesini sağlayacak mekanizmalar, yani devlet yönetimi ve siyaset, burjuvazinin siyasi temsilcilerine bırakılmış durumda. Burjuvazinin üyeleri böylece, siyasi riskler almadan kapitalist sistem içerisinde işlerini yürütme olanağına da kavuşuyor. Ancak burjuvazi devletten ekonomik anlamda da yararlanıyor. Yüksek kârlar ve sermaye birikim dönemleri için devletin olanaklarının burjuvazinin kullanımına sunulması ve çoğu zaman da devletin koruyuculuğu gerekiyor. Sermayedar-işçi sınıfı ilişkilerinde de kapitalist devlet, “tüm yurttaşlara eşit mesafede hakem” vazifesi görmenin avantajlarını kullanırken, sermayenin emek gücü kullanımının en elverişli koşullarda gerçekleşmesinin ve işçi sınıfı mücadelesinin bir tehdit haline gelmemesinin araçlarını sağlıyor.

Ancak görüldüğü üzere devlet konusunda işler her zaman “ideal” haliyle işleyemiyor. İnsan faktörü ve siyasetin dönüştürücü gücü burada yeniden devreye giriyor. Aksi taktirde, işçi sınıfının iktidarı ele geçirmesi nasıl mümkün olabilirdi?

  • 1. Korkut Boratav 1908’i “eksik kalmış bir burjuva demokratik devrimi” olarak nitelendiriyor. Korkut Boratav, Türkiye İktisat Tarihi 1908-1985, Gerçek Yayınevi, 1998.
  • 2. Orhan Kurmuş, Emperyalizmin Türkiye’ye Girişi, Yordam Kitap, 2007.
  • 3. Karl Marx, Friedrich Engels. Komünist Manifesto, Yazılama Yayınevi, 2015, s. 10.
  • 4. Karl Marx, Friedrich Engels. Alman ideolojisi, Sol Yayınları, 1992, s 70.
  • 5. Marksist devlet terorisi üzerine yazanlar bu konuda ortaklaşıyor. Örneğin Poulantzas Marx’ın kapitalist üretim tarzının ekonomik düzeyine yoğunlaşırken devlet gibi diğer düzeylerle fazla ilgilenmediğine dikkat çekiyor. Ayrıca Poulantzas, Gramsci dışında Marksist yazarları da bu konuda fazla kafa yormamakla eleştiriyor. Nicos Poulantzas, “The Problem of the Capitalist State”, The Poulantzas Reader Marxism, Law and the State içinde, James Martin (ed.), Verso, 2008, s. 172.
  • 6. Poulantzas, “The Problem of the Capitalist State”, 173.
  • 7. Ünlü Poulantzas-Miliband tartışmasında, Poulanztas’ın Miliband’a getirdiği eleştirinin merkezinde de bu ampirisist anlayış durur.
  • 8. Cemal Hekimoğlu, “Sınıflar ve Siyasetçiler”, Gelenek dergisi, Sayı 23, Ocak 1989.
  • 9. Marks’ın devlet teorisini derleyen eserler için bkz. Nicos Poulantzas, Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar, Belge Yayınları, 1992; Ralph Miliband, Kapitalist Devlet, Belge Yayınları, 1989; Bob Jessop, The Capitalist State-Marxist Theories and Methods, Martin Roberston Yayınevi, 1982.
  • 10. Karl Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i, Yazılama Yayınevi, 2009, s. 117. Kitaptaki çeviride “egemen sınıfın aleti” şeklindedir.
  • 11. A.g.e.,s. 35-36.
  • 12. A.g.e.,s. 65.
  • 13. A.g.e.,s. 101.
  • 14. A.g.e.,s. 124-125
  • 15. A.g.e.,s. 126
  • 16. Aydın Giritli, “Teori ve Siyasette Devlet”, Gelenek dergisi, sayı 11, Ekim 1987.i devletin “göreceli özerkliği” durumunun en aykırı örneklerinden biri olarak da nitelendirmek mümkün. Göreceli özerklik, Marksist literatürde siyasi çıkarımları açısından uç noktalara götürüldüğünde devleti sınıfsal niteliğinden tamamen soyutlayan yorumlara kapı aralayabilse de, aslında kapitalist devletin egemen sınıfın özel çıkarlarından bağımsızlaşan politikalara imza atmasını açıklamak için bize kullanışlı bir kavramlaştırma sunuyor. Bununla birlikte, ekonomik determinizm tartışmalarının ötesine geçerek siyasetin ekonomik yapıyı dönüştürebilm
  • 17. Devlet ve sermaye sınıfı ilişkilerinde önemli ve değerli ampirik veriler sunan Ayşe Buğra ve Çağlar Keyder’in çalışmaları başlıca örneklerdir.
  • 18. Ayşe Buğra ve Osman Savaşkan, Türkiye’de Yeni Kapitalizm-Siyaset, Din ve İş Dünyası, İletişim Yayıncılık, 2015, 35-36.
  • 19. Cemal Hekimoğlu, “Sınıflar ve Siyasetçiler”.
  • 20. Lenin de Devlet ve Devrim adlı eserinde, Engels’in devlet üzerine yazdıklarından yola çıkarak, demokratik cumhuriyetin kapitalizm için en uygun siyaset tarzı olduğu tespitinde bulunur. Lenin, Oeuvres (Toplu Eserler), cilt 25, s. 426.
  • 21. Poulantzas, “The Problem of the Capitalist State”, s.178.
  • 22. Çağlar Keyder, Türkiye’de Devlet ve Sınıflar, İletişim Yayıncılık, 2003. Örneğin bkz. S. 112-113.
  • 23. Zafer Toprak, “Tanzimat’ta Osmanlı Sanayii”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, cilt 5, s. 1355.
  • 24. Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni, Bilgi Yayınevi, 1969, 179-180. Avcıoğlu, Atatürk’ü “örnek müteşebbis” olarak tanımlıyor.
  • 25. Poulantzas, “The Problem of the Capitalist State”, s.178
  • 26. Milli İktisat politikaları için bkz. Zafer Toprak Zafer Toprak, Türkiye’de “Millî Iktisat”, 1908-1918, Yurt Yayınları 2 (Ankara: Yurt Yayınları, 1982); Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni.
  • 27. Tevfik, Çavdar, Türkiye Ekonomisinin Tarihi, 1900-1960, İmge Kitabevi, 2003, s. 90.
  • 28. Bkz. Tevfik Çavdar, Türkiye Ekonomisinin Tarihi; Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni.
  • 29. Cemal Hekimoğlu, “Sınıflar ve Siyasetçiler”
  • 30. Erdoğan TOBB Ekonomi Şurası'nda yaptığı konuşmadan, soL haber portalı, 7 Şubat 2017.
  • 31. Örneğin bkz. soL, “AKP'li yıllarda büyüdükçe büyüdü: Arçelik'in 2017 ilk çeyreğinde net kârı yüzde 54 arttı!”, 25 Nisan 2017; “Koç'lara ihale kıyağı: Tek seferde 47 milyon euroluk sipariş”, soL , 5 Mayıs 2017; “Kârlarına kâr kattılar: AKP'yi ve Erdoğan'ı nasıl sevmesinler!”, soL, 10 Mayıs 2017.