KRİZE KENAR NOTLARI YA DA KOMÜNİST PARTİ NEDİR, NE DEĞİLDİR?

Gelenek, yaratılması sürdüğü sürece vardır.

 

Engels, Komünist Parti Manifestosu’nun 1890 tarihli Almanca baskısının önsözünde Manifesto’ya yayımlandığı dönemde neden “sosyalist manifesto” demediklerini kendilerini ütopik sosyalistlerden ayırma gayreti ile açıklıyor. Sosyalizm yerine komünizmi ön plana çıkarmalarının bir diğer nedeni, dönemin komünizm algısının, kaba da olsa işçi sınıfı hareketi arasında sosyalizm ile mukayese edildiğinde daha revaçta olmasıdır.1

Lenin, 1917 Nisanı’nda yoldaşlarına acilen komünist parti adını almayı önerdiğinde ana argümanlarından biri bolşeviklerin tüm Avrupa’da kendi ülkelerinin burjuvazileri safına geçmiş sosyal demokrat partilerden ayrılma gereksinimiydi.2 Lenin, geçmiş ve sosyal demokrasi ile terminolojik köprülerin atılması çağrısını uluslararası planda da yapıyordu. Bu çağrı, kimi zaman bolşevik fraksiyonların kitlesel sosyal demokratik partilerden ayrılması, küçük bir kadro birikimi ile yeni partilerin kurulması, kimi zaman da mevcut partilerin isim değiştirmesi biçiminde karşılık buldu. Mesela Yunanistan Sosyalist İşçi Partisi, 1920 yılında isminin sonuna parantez içinde komünist sıfatını eklemiş, 1924’te ise Yunanistan Komünist Partisi adını almıştı. Bu ismin alınması, Komintern etkisi kadar partide yeşeren “sağ ve sol oportünist eğilimler ve gruplar” ile yolları ayırma gereksiniminden de kaynaklanmaktaydı.3

Örnekler çoğaltılabilir. Söylemek istediğimiz ise şudur: Parti sözcüğü, etimolojik olarak taraf olmayı, ayrışmayı anlatıyor. Marksizm-leninizm zemininde şekillenen ve işçi sınıfının öncü partisi olan komünist parti ise, tarihsel örneklerin de gösterdiği üzere, sınıflar mücadelesinde sınıfın en gelişkin aracı olarak kendini siyaseten geri olandan ayırma anlamına geliyor.

Şöyle de söyleyebiliriz: Komünist parti, ayrımların belirginleştirilmesidir ve bu ayrımların üzerine oturur. Bu yazının öncelikli amacı işte bu ayrımlara, tarihsel ve güncel anlamda önemli gördüğüm üç ayrıma dikkat çekmek ve Türkiye Komünist Partisi’nin yaşadığı krize kimi kenar notları düşmek.

Komünist partinin üzerinde durduğu en önemli ayrımlardan biri gündelik mücadele/hareket ile nihaî hedef arasındaki diyalektik ayrımdır.

Komünist parti için gündelik mücadele/hareket ve nihaî amaç arasında diyalektik bir ayrımın tarif edilmesi ve bu ikisi arasındaki gerilimin canlı tutulması hayati önemdedir ve biri revizyonizme diğeri ütopyacılığa çıkan iki uca karşı mücadele için gereklidir. Bu ayrım aynı zamanda işçi kitleleri ile öncü ve iktisadî mücadele ile siyasal mücadele arasındaki ayrımdır.

Revizyonizmden başlayalım. Burada “nihaî hedef hiçbir şey, hareket her şeydir” şeklindeki Bernstein’ın meşhur vecizesini hatırlamamak mümkün değil. Lenin’e göre bu ifade revizyonizmin özünü uzun açıklamalardan daha iyi anlatır ve bu öz, “duruma göre tutum saptamak, günlük olaylara, önemsiz siyasal ayrıntılardaki iniş ve çıkışlara uymak, proletaryanın temel çıkarlarını, tüm kapitalist düzenin temel çizgilerini ve tüm kapitalist gelişmeyi unutmak, bu temel çıkarları gerçek ya da sözde küçük kazançlar uğruna feda etmek”tir.4 Lenin, görüldüğü üzere, revizyonizmi tarihsel olanı güncel olan uğruna feda etmek, eklektik bir reel politiker çizgiye hapsolmak olarak tarif etmektedir. Gerçekten de güncelin mücadele için bir yöntemsel başlangıç noktası olarak seçilmesi, komünistler açısından ölümcül bir hata olacaktır. Güncel, farklı tarihsel süreçlerin sürekli değişen ürünlerinin bir bileşkesidir. Bu bileşkenin başlangıç noktası olarak seçilmesi, açıktır ki, onun peşinden sürüklenmek anlamına gelecektir. Kendisini güncele hapseden revizyonizmin tarih bilinci tanım gereği olamayacağı için revizyonistler güncelin içinde “yeni” öğeler bulmak konusunda oldukça “yetenek” sahibidirler. Hatta revizyonistler için daima “yeni” öğeler ve “yeni” dönemler mevcuttur. Bu nedenledir ki, tarihsel olanın içinde gerçekten hangi öğelerin öne çıktığını kavramaktan acizdirler. Bu nedenle gündelikçi ve güncelci revizyonist basınca karşı komünist parti nihaî hedefine, sosyalizme ve ilkelerine kıskançlıkla sahip çıkar.

Sosyalist devrim perspektifinin güncelci, reel politikerci bir miyopi ile ikâme edilmesi bir tehlike ise diğer tehlike, bu perspektifin, politikaya alan bırakmayan, ütopyacı bir nihaî-hedefçilikle iğdiş edilmesidir. Gündelik mücadele ve kazanımları hiçe sayan, reel politika alanını ve dolayısıyla güncel görevleri boşlayan, tüm sorunları bizi gelecekte hazır olarak bekleyen bir devlete havale eden bir apolitizmden bahsediyoruz. Bu apolitizm, nihaî hedefin bilgisine ancak gündelik mücadele ile varılacağının farkında değildir. Bu nedenle ütopyacıdır. Tam da bu noktada Lenin’den bu yana komünistlere dönük “teoriyi pratiği birbirinden tecrit ediyorlar” suçlaması anlamsızlaşır. Komünistler, nihaî hedefin bilgisini metafizik tecritten kurtararak gündelik mücadelenin bir ürünü olarak kavrarlar ve onlar için “mücadeleden öğrenmek” denen mefhûm tam olarak budur. Biz, buna sosyalist iktidar perspektifi diyoruz.

Komünist parti, nihaî hedefine sahip çıkan ve bunu gündelik, somut eyleminin planlanmasına yedirebilen, hareket ile nihaî hedef arasındaki diyalektik ayrımı atlamayan, bu ikisi arasındaki gerilimi sürekli kendi içinde yeniden üreten ve nihayetinde içsel olarak aşan bir partidir. Bu gerilimi sağlıklı kurmak ve yönetmek, partinin “tarihsel misyon ve öznel doğrultu” ile garanti altına alınan homojenliği için de kritiktir. Komünist parti, bu iki uç arasındaki gerilimi yönetebilecek bir ideolojik gelişkinliğe ve bu gelişkinliği yeniden üretecek bir kadro birikimine sahip olmalıdır. Bu nedenle, komünist parti, kendi içinde ve dışında kendisine dönük gelişen reel politikerci-güncelci baskı ve nihaî-hedefçi ütopyacı apolitizm ile mücadele eder. Kadrolaşmanın önemli dinamiklerinden biri de bu mücadele ve az önce anmış olduğumuz ideolojik gelişkinliğin yaratılması ve sürekliliğinin kazanılmasıdır. Bu da bizi bilinç ve ideoloji başlığına getiriyor. Ancak ideoloji meselesine geçmeden önce nihaî hedefe ilişkin son bir not daha yazmak yerinde olacaktır. Kapitalizm koşullarında mücadele eden bir komünist parti için nihaî hedef sosyalist devrim olsa da bunun da aslında bir ara hedef olduğu unutulmamalıdır. Komünistlerin nihaî hedefi komünizmdir. Bu vurgunun komünist partinin tarihi açısından önemi şudur: Komünist parti, kurulduğu andan, bu isimle faaliyet göstermeye başladıktan itibaren bir siyasi parti olarak vardır. Parti, kurulduğu andan itibaren çevresindeki toplumsallığı genişletir, sınıflar mücadelesine müdahalelerini daha etkili kılmaya çalışır ve bu doğrultuda araçlar geliştirir. Ancak bu demek değildir ki, komünist partinin bu şekilde kendisini ifade ettiği ve sınıf içinde çalışma yürüttüğü zaman kesitinden bir nokta öncesini parti olmamakla nitelemek mümkün olsun. Bu, komünist partinin daimi kasılıp gevşeme hamleleri ile tanımlanan dinamik gelişim çizgisini anlamaktan uzak, partinin gelişimini lineer bir çizgiye hapseden bir anlayışın değerlendirmesi olabilir. Öte yandan, nihaî hedef göz önüne alındığında, komünist parti asla olgunlaşamayacaktır:

“…bir parti her gelişmenin yeni bir yükümlülük, yeni sorumluluklar yaratmış olması bakımından hiçbir zaman tamamlanmış, son şeklini almış değildir; […] her parti bir sınıfın özelliklerini, niteliklerini, dünya görüşünü yansıttığına göre, sınıf ayrımını ortadan kaldırmayı amaç edinen bir partinin mükemmelleşmiş ve tamamlanmış olması, sınıfların ve bunların ifadelerinin ortadan kalkmasıyla birlikte varlığının da son bulmasıyla belli olur.”5

Bu notu düştükten sonra ideoloji başlığına geçebiliriz.

Komünist parti, işçi sınıfının kendiliğinden ideolojisi ile sosyalist ideolojiyi birbirinden ayırır.

Komünist partinin üzerinde bina edildiği marksizm-leninizmin temel esprisi işçi sınıfının kendiliğinden eylemi yoluyla asla sosyalist bilince ulaşamayacak olmasıdır. İşçi sınıfının kendiliğinden ve salt iktisadî zeminde yürüteceği mücadele ile edineceği bilinç ancak sendikal bilinç düzeyinde kalır. Bu durum, işçi sınıfının yapısını da etkileyen kapitalizmin gelişme dinamikleri ile ilgilidir. Bilinç ve ideoloji maddi zeminden bağımsız biçimde ele alınamaz. İşçi sınıfının kendiliğinden bilincinin siyasal bir düzleme yükseltilmesi ancak komünist partinin müdahalesi ile olur. Öte yandan, işçi sınıfının nesnel koşullar aracılığıyla, dışarıdan müdahale olmaksızın sosyalist bilince kavuşacağı tezi, kapitalizmin iç çelişkileri nedeniyle kendiliğinden çökeceği tezinin başka bir düzlemdeki mukabilidir. Kendiliğindencilik ve katastrofizm el ele yürüyen iki sapmadır.

Bu noktada kimi hususların altının çizilmesi gerekir:

Kendiliğindenlik ve bilinç bir başlangıç noktası olarak karşı karşıyadır; ancak, komünistler, kendiliğindenliği rüşeym halde bilinç olarak görürler ve bunun geliştirilmesi, siyasal düzleme taşınması için müdahale ve mücadele ederler. Bu nedenledir ki, kendiliğinden hareketlerin varlığı, yükselişi yahut büyüklüğü, hiçbir koşulda komünist partiyi gereksiz kılmaz; aksine kendiliğinden hareket, komünist partinin öncülük misyonunun yerine getirilmediği zaman asla gerçek bir sınıf savaşımı haline gelemez. Bu nedenle, kendiliğinden hareketlerin varlığı, yükselişi yahut büyüklüğü komünist partinin zorunluluğuna işaret eder.

Öte yandan komünist parti, kendiliğinden yükselişlerden kopmaz, onları sosyalizm programı etrafında siyasallaştırmaya ve birleştirmeye gayret eder. Burada altı çizilmesi gereken bir nokta, harekete siyasi müdahalelerde bulunmakla kendiliğindenliğe siyasal bir gömlek giydirmeye çalışmak arasındaki farktır. İkincisi, kendini edilgen olarak kendiliğindenliğe uyduran oportünizmin eğilimidir. Komünist parti, “hareket” olmadan yaşayamayacağını bilir; ancak kendiliğinden harekete, “halk dinamiğine”, hatta sınıf hareketine ve onun gündemine tabi olmaz. Tarih bilinci tarafından belirlenen kendi bağımsız gündemine sahiptir. Devrimci durumda dahi kendiliğinden hareketin gündemi ile komünist partinin gündemi tam manasıyla örtüşmez, çakışır ve bu çakışma tesadüfî değildir.6 Parti, iradi biçimde kendi gündemini sınıfa “dayatır”, aynı zamanda sınıfın gündelik mücadelesine sürekli siyasî müdahalelerde bulunur ve bir toplumsallık oluşturur. Bunu yapamayan parti de, sadece örgütsel pozisyonlara ricat eden ve kendisini örgüte sıkıştıran, siyaset üretemeyen “yönetici” kadrolar da çürür.7

Peki bu tarihsel ve güncel görevleri komünist parti nasıl yerine getirir? Burada Lenin’in “plan-olarak-taktikler” dediği açılımlar devreye girmektedir. Lenin’in kullandığı tabirin neyi ifade ettiğini anlamak için bir örnek verilebilir. Bu planlardan biri, Ne Yapmalı’da detaylı biçimde ele alınan tüm Rusya’da yayımlanan bir gazetenin çıkarılmasıdır. Nesnelliğin ve öznel gereksinimlerin detaylı bir analizi neticesinde geliştirilen, partinin siyasal ve örgütsel görevlerini anlatan plan-olarak-taktikler, menşevikler tarafından sert biçimde eleştirilmiştir. Menşevikler, “büyüyen partinin büyüyen ihtiyaçları”na yanıt veren “süreç-olarak-taktikleri” ileri sürmüşlerdir. Menşeviklere göre, Lenin’in öne sürdüğü plan-olarak-taktikler, marksizmin özüne aykırıdır ve halkın gerçekliğinden kopuktur. Süreç-olarak-taktik denen menşevik yaklaşım, plan yerine “kendiliğinden unsurun değerinin bilinmesi” ve “bu unsurlarla ortam arasındaki karşılıklı etkileşim” gibi “halk dinamizmini gözardı etmeyen” diğer yaklaşımlardan oluşan bir pakettir. Lenin, bu yaklaşıma şiddetle karşı çıkmış ve plan-olarak-taktikleri eleştirip, tedrici bir mücadele biçimi olarak süreç-olarak-taktikleri öne çıkartmayı marksizmi teori alanında kabalaştırmak, pratikte de partiyi geriye çekmek ve ilkelliği övmek olarak nitelemiştir.8

Bu noktada altının çizilmesi gereken bir diğer nokta ideoloji ve ideolojik mücadelenin komünist parti için özerk önemidir. Öncelikle “ideolojik içeriği olmayan örgüt pratikte işçileri iktidar sahibi burjuvazinin acınacak uyduları haline dönüştüren bir bozukluktur”9, dahası mücadelede de “herhangi bir biçimde sosyalist ideolojiyi küçümsemek, ona birazcık olsun yan çizmek, burjuva ideolojisini güçlendirmek anlamına gelir.”10 Yani komünist partinin birbirinden ayrı düşünülemeyecek içe ve dışa öncülük faaliyetleri aynı zamanda kuvvetli ve sürekli bir ideolojik mücadele boyutu taşımalıdır. Sosyalist ideolojinin hem sınıfın içinde yaygınlaştırılması hem de parti içinde sağlamlaştırılıp, yeniden üretilmesi bu mücadelenin konusudur ve ancak iyi tanımlanmış siyasal hedefler yoluyla başarıya ulaşabilir. Bu nedenledir ki ideolojik mücadele ertelenemez, sözüm ona siyasal hedeflerin karşısına konulamaz.

Komünist parti, nesnellik ve “devrimin güncelliği” arasındaki ayrıma dayanır.

Bu ayrım diğerlerine göre daha kapalı görünüyor, ancak en az diğerleri kadar önemli. Ne kastettiğimizi anlatmaya çalışalım ve György Lukács’ın “devrimin güncelliği” kavramı ile başlayalım.

Lukács’a göre “Lenin’in örgüt düşüncesi, devrim olgusunu, devrimin güncelliğini şart koşar”, parti, “devrimci bir dönemde bir sınıf mücadelesi aracı olarak düşünülür”.11 Burada kullanılan “devrimin güncelliği” kavramı, “devrimci durum”dan farklı bir kavramdır. Lukács’ın vurgusu, bugünden yarına gerçekleşecek bir devrimci kalkışma potansiyeline değil; bir perspektife işaret eder. Bu perspektif, komünist partinin her adımını devrimci bir kalkışmanın merceğinden geçirerek atması, örgütün iç yaşantısının ve kadro standartlarının böyle bir perspektifle kurulması ve kadroların siyasal ve örgütsel bağlanmalarının iç içe geçmesi anlamına gelmektedir. Devrimin güncelliğine yapılan vurgu, aynı zamanda sosyalist iktidar perspektifi ile yakından alakalıdır.

Komünist parti, somut durumun somut tahlilini yapar, nesnelliği analiz eder. Ancak parti, komünist siyaseti kendi etkisine kapalı bir nesnelliğe hapsetmez. Bu, yapılabilecek en büyük hatalardan biridir. Komünist partinin nesnelliğe karşı güçlü durması gerekir. İşte bu duruşu sağlayan tarih bilinci ve onunla ilintili olan devrimin güncelliği fikri ve perspektifidir. Bu perspektif, komünist partinin tutuculaşmasını da, devrimci bir dönüşümün dışındaki alternatiflere yönelmesini de engeller. Aksinin sonuçlarını kapitalizmin “Altın Çağı” denen özel konjonktürde serpilmiş Batı marksizmine ve “kestirme yol” arayışlarına bakarak gözlemek mümkündür:

“…kapitalizm, kolay yıkılmayacağını batılı marksistlere gösterdikçe, onlar entellektüel potansiyellerini düzenin direnişini aşacak bir nicelliğe, muhalefetin ölçeğini artırıcı yolları keşfetmeye adadılar. İşçi sınıfının sınırları veya tanımı konusundaki literatürün bu kadar artmasındaki temel neden de budur. İşçi sınıfına önderlik edecek partinin stratejik sorunları yerini, kapitalizmin direnişini aşacak bir ölçeğe işçi sınıfı üzerinden ulaşılıp ulaşılamayacağı tartışmasına bırakmıştır.”12

Nesnelliğin komünist hareket açısından sınırlı olanaklar sunduğu dönemlerin siyasal, iktisadî ve ideolojik boyutlarını normalite olarak kabul etmenin ciddi sapmalara yol açabileceği görülmektedir. Daha güncel bir örnek ülkemizden verilebilir. 1980 sonrası karanlığı, ama çok daha ağırlıklı olarak AKP’li yılları ve AKP rejimini “normalite” ve “nesnellik” kabul eden sol, türlü kestirme yol arayışlarına girmiştir. Kürt ulusal hareketine, liberalizme, sosyal demokrasiye, milliyetçiliğe, hatta AKP’nin kendisine yamanma girişimleri tam da burada ele aldığımız ana ayrımın yapılamamasından kaynaklı kestirme yol arayışlarıdır. Sol, en son, Haziran Direnişi’nin kendisini bir kestirme yol olarak görerek tarihî bir hataya imza atmış oldu. Devrimin güncelliği, nesnelliğin basıncı karşısında kestirmeciliğe karşı örgüte yapılmış bir aşıdır ve bu aşı, kolektif aklı, tarih bilincini öne çıkarır.

Devrimin güncelliği, aynı zamanda örgüte yapılan sosyalist devrimci bir aşıdır. Zira proleter devrimin güncelliği burjuvazinin artık bir sınıf olarak devrimci olmaktan çıktığı, tarihsel olarak da bu sınıf ile özdeşleşen devrimci taleplerin proleter devrimin konusu haline geldiği anlamını taşımaktadır. 1917’de bolşevikler ile menşevikleri burjuvaziye ve demokratik taleplere yaklaşım konusunda ayıran, devrimin güncelliği perspektifidir.

Devrimin güncelliği perspektifinin yokluğunda komünist partinin üzerine bina edildiği leninist örgüt modeli de kof bir organizasyonel şema olarak kalır. Genellikle de nesnelliğin basıncı altında hantal, bürokratik bir yapıya dönüşür. Çünkü “tarihsel bakımdan” partinin gerekliliği de ancak bu zeminde, devrim ve iktidar (“devlet olma”) sorunu etrafında ortaya çıkar.13 Bu zemin ortadan kalkarsa, partinin gerekliliği de ortadan kalkmış olur. Bu nedenle komünist partinin, en temel örgütsel ilkesi, devrimin güncelliğidir. Bu temel ilke, diğer örgütsel ilkelerin de siyasal içerikli olmasını zorunlu kılar. Örneğin merkeziyetçilik, salt biçimsel tezahürleriyle değil, siyasal bir yaklaşımla ele alınmak zorundadır. Tıpkı merkeziyetçi biçimin merkezi siyasetin sonucu olarak görülmesi gerektiği gibi. Nesnellik ile “devrimin güncelliği” arasındaki açıyı merkeze alan bir tarif yapmak gerekirse, “merkeziyetçilik, işçi sınıfının öncü partisinin verili nesnelliğe müdahalesinin en belirgin karakteristiğidir”.14 Müdahalenin tabi olduğu perspektif, daha önce de söylediğimiz gibi örgütün içsel yapısını ve kadro standartlarını da belirleyen devrimin güncelliği fikridir. Merkeziyetçi yapıyı ve beraberinde gelen disiplin olgusunu bir emir-komuta zincirinden çıkaran da aslında budur.

Bu noktayı biraz açalım. Sosyalizm mücadelesinde iş işten geçtikten sonra yapılan post festum eleştirilerin, “biz demiştik”lerin bir kıymeti yoktur.15 Olması da beklenemez. Ancak bunun nedeni, kararlar alınırken “sonuna kadar” tartışılması, söz konusu karara dair tüm soruların merkez tarafından yanıtlanmış olması, merkezin bu anlamdaki “saydamlığı” değildir. Böyle bir durum, komünist parti kadrolarının niteliği ile ilgilidir. Komünist partinin kadroları, proletarya devriminin en bilinçli unsurlarıdır. Kararların hayata geçmesi, devrimin bu en bilinçli unsurlarının, bilinçli ve özgür edimleri ile bir disiplin içinde gerçekleşir. Bu da özgün bir özgürlük anlayışı ortaya çıkarır. Bu özgürlük, devrimin güncelliğinin gerektirdiği zorunlulukların kavranmasıdır. Lukács’a göre “komünist partinin disiplini, (partilinin) tüm kişiliği(nin) koşulsuz biçimde hareketin praksisi içine soğurulmasıdır ve özgün bir özgürlük anlayışının ortaya çıkarılmasının tek yolu”dur. “Eğer partinin her üyesi, tüm kişiliğini ve tüm varlığını partiye bu şekilde adarsa, merkeziyetçi ve disiplinle ilgili ilke üyelerin iradeleri ve parti liderliğinin iradesi arasındaki canlı etkileşimi düzenleyecektir.”16

Lukács’ın bu meseleye kafa yoruyor olması elbette tesadüfi değildir. Leninizm, ilk günden başlayarak bugüne değin bu eksende eleştirilere tabi tutulmuştur. Bu yazının amacı tümüyle bu eleştirilere yanıt vermek olmadığı için konu üzerine uzun uzadıya değerlendirme yapamayacak olsak da, Lenin’in Ne Yapmalı’dan başlayarak “Iskra’nın antidemokratik eğilimleri” ve benzeri eleştirilere yanıt vermek durumunda kaldığını söylemiş olalım.17 Lenin, kendi örgüt teo-
risi neticesinde parti-içi yaşantının monotonlaşacağı, parti içinde “bireysel ekolojilerin” merkez tarafından kurutulacağı, parti kadrolarının basit dişlilere dönüşeceği eleştirilerine kadroların niteliğinin artması gerekliliği ile yanıt vermiştir ki, bu husus bizim de buradaki başlangıç noktamızdır. Lenin’e göre, bu şekilde parti, “‘demokratçılık’tan” çok daha değerli olan bir şeye, devrimciler arasında eksiksiz bir yoldaşça karşılıklı güvene kavuşmuş”18 olacaktır. Bu nedenle, yalnızca kuruluşta değil, sonrasında da “kadroların birliği süreci, kendisi için, ‘farklı görüş’ olmaktan başka özelliği olmayan eğilimleri doğal olarak dışlayacak”19, merkezileştirici, tekleştirici ve homojenleştirici bir yan taşıyacaktır.

Bu üç ayrımı neden ele aldık? Öncelikle bu üç ayrım, dediğimiz gibi, hayati öneme sahiptir ve bir komünist partiye karakterini verir. İkincisi, TKP’de ayrışma ile sonuçlanan son krizde, bir komünist partinin üzerine bina edildiği üç ayrım silikleştirilmeye ve Parti’nin leninist karakteri aşındırılmaya çalışılmıştır. Şimdi bu krizin boyutlarını bir miktar somutlayalım.

İdeolojik saldırının öğeleri

Krize kenar notları üzerine genel değerlendirmelerden başladık ve krizin ideolojik boyutu ve ortaya çıkardığı kimi somut başlıklar ile devam ediyoruz. Buradaki iddia şudur: Geride bıraktığımız kriz, komünist harekete karşı kuvvetli ve çok boyutlu bir ideolojik saldırıydı aynı zamanda. Söz konusu ideolojik saldırının argümanlarını üç ana gruba ayırmak mümkün.

Birinci grup, 1960’ların ve 1970’lerin geri “sol” tezlerinden oluşuyor. Bu grupta öne çıkan iki temel argümandan bahsedebiliriz. Bunlardan ilki, gençliğe özsel bir ilericilik ve devrimcilik atfetmek, sınıflar mücadelesinde gençliği işçi sınıfının bir ittifak unsuru olarak görmektir (İşçi-gençlik el ele). Buradan başlayarak, özellikle gençlik içinde yürütülen çalışmada kitleselleşmek uğruna siyaset geri çekilmiş, öne çıkarılan siyaset kişiliksizleştirilmiş ve nihayet partinin gençlik çalışması (örgütü değil) gençliğin “bağımsızlığı” argümanı ile tarz ve içerik olarak parti çizgisinden net biçimde mesafelenmişti. “Gölge eden ihtiyarların” artık yerlerini gençliğe bırakması çağrıları dahi mevcuttu. Bu argümanlar, sınıfsal bakışın rafa kalkması demekti ve yapılan ve söylenenleri temize çekmek için tüm bu argümanların altına “yolumuz işçi sınıfının yoludur” yazmak yetmiyordu. Gelenek ve TKP’nin gençliğe ilişkin tezleri bu argümanlara karşı şekillenmişti. Bunların yanında, bir de sosyalist iktidar mücadelesi ile siyasî ve ideolojik bağları koparılmış bağımsızlıkçılık, buna eşlik eden anti-kapitalizmden kopuk bir anti-emperyalizm yeşermeye başlamıştı.20

Yine bu kategori altında ele alınması mümkün olan bir diğer argüman, “halklaşma” ve “hareketleşme” yönündeki vurgulardı. “Halklaşma” konusunda ne kadar mesafe katedildiğini, parti-içi kültürün ve yaşantının ülke ortalamasına ne kadar yakınsadığını bizzat eski merkez komitesi üyelerinin fazla söze mahal bırakmayan sosyal medya performanslarından takip etme şansımız oldu.

İkinci grubu Soğuk Savaş döneminin antikomünist argümanları başlığı altında toplamak mümkün. Adlandırmanın ağır olduğunu bilmekle birlikte, bunun nesnel bir değerlendirme olduğu kanısındayım. Komünist partilerde tek adamlık olduğu, partinin kapalı kapılar ardında yönetildiği, kadroları tektipleştiren, doktriner, standartçı vb. merkezî mekanizmaların varlığı gibi tanıdık pek çok argümanı bu süreçte işittik ve okuduk. Bürokratik merkeziyetçilik, mürit partililer, statükoculuk gibi kavramlar yine bu süreçte gündelik dolaşıma girdi. Alternatifler de yine aynı kaynaktan geliyordu: Şeffaflık, parti-içi demokratik katılım mekanizmaları. Anahtar sözcük de “yeni” ve yenileşmeydi.

Bu argümanları küçümsememek gerekiyor. Bunlar adlı adınca antikomünizmi toplumsallaştırmış, sosyalist devletleri yıkarken kullanılmış, karşı-devrimde kitleleri mobilize etmiş argümanlardı.

Üçüncü grup, 1990’lardan bu yana sıkça işittiğimiz liberal ve yine antikomünist argümanlardan oluşuyordu. Farklı toplumsal kimliklerin kapsanması için kimlikçilik üzerinden “çoğulculuk” öneriliyordu. Alevi yoldaşlarımıza seslenmek için yapılan yalana dayalı ve onların Alevi kimliklerini komünist kimliklerinin önüne koyan propaganda buna bir örnekti. Kürt yoldaşlarımıza, “Kürt politikasının Diyarbakır’dan belirleneceği” yönünde yapılan teklifler, LGBT yoldaşlarımıza “rahat çalışma ortamı sunulacağı” yönünde verilen teminatlar da diğer örnekler. “Leninizmi sizden öğrenecek değiliz”, “‘Ne Yapmalı’cılar Kitabı’ndan önce de leninizm vardı” naralarına eşlik eden iyi kamufle edilmiş anti-leninizmi yine bu kategoride sayabiliriz. 1993’ten sonra çokça dinlediğimiz, daha sonra bir süreliğine uykuya yatırılan farklı tür devrimciliklerin ortalamasının da devrimci olacağına inanan yanılsama, parti-içi eğilimlerin meşruiyeti, demokratik merkeziyetçilik, içe dönük-dışa dönük öncülük ayrımı, “partinin ‘tekleşmesi’ sorunu” gibi zamanında defaten çürütülmüş tezler yeniden devreye sokuldu. Üstelik yıllar önce mahkum edilmiş bu tezlerin, hizibin ittifaklar politikası gereği hareketimizin “kurucu tezleri” gibi sunulmasına, bu yönde bir illüzyon yaratılmasına ve geleneğimizin içki masalarına meze yapılmasına izin verildi.

Bu kategorilere sığmayan ancak saldırının boyutlarını gösteren davranışlar ve argümanlar da mevcuttu. TKP’nin “yeterince devrimci olmadığını” veya “devrimcileşmesi gerektiğini” iddia etmek, kadroların geçmişe ve geleceğe dönük özgüveninin kırılmasını amaçlayan önemli adımlardan biriydi. Bundan sonra tüm parti tarihini, partinin siyasal ve örgütsel kararlarını geriye doğru sorgulamaya açan, hatta TKP’nin parti dahi olmadığını iddia eden bu tarz argümanlar rahatça yaşam şansı bulabilirdi. Bu durum, Sovyetler Birliği’nde partiye olan güvenin sarsılması için atılmış adımlarla büyük paralellikler taşıyordu. Parti tarihinde eşi görülmemiş biçimde kurul mahremiyetinin ihlal edilmesi, “tesadüfen çantada kalan” MK tutanaklarının dışa açık toplantılarda köy kahvesinde asker mektubu okur gibi okunması türünden pratikler Türkiye Komünist Partisi’nin alamet-i farikası olan süreklilik, iç-örgütlülük, parti kültürü gibi başlıklarda ciddi tahribatlara yol açtı. Ancak bu tahribatın büyük bölümü, artık başka bir örgütün iç meselesi durumundadır. Bizim meselemiz ise buna neden olan yapısal, kişisel ve konjonktürel sorunları tespit edip üzerine gitmektir.

Bir süre öncesine kadar karşımızdaki manzara, hizibi örgütleyen merkezi kadrolarda muazzam bir insani erozyonun yaşandığını da gözler önüne sermiştir. Aynı konuda söylenen tutarsız ancak kullanışlı yalanlar için bile gerekçe göstermeye çalışmayan, dezenformasyonu ve hakareti meşru gören bir tarz ile karşı karşıyaydık. Bu anlamda, AKP tarzı siyasetin içimizde zuhur ettiğini söylemek mümkün. Dört temel karakteristiği vardı bu siyaset tarzının. Yola, bilindiği üzere, tasfiyeciliğin sol literatürdeki tanımını değiştiren bir tasfiyecilik tanımı ile çıkıldı ve bu argüman yol boyunca etkin biçimde kullanıldı. Tasfiyecilik normalde bir siyasi hattın ya da partinin kendisinin ortadan kaldırılmasını anlatırken, bu durumda kişilerin parti sorumluluklarından ayrılmaları ihtimali tasfiyecilik adını alıyordu. Stratejinin bir boyutu da buradan türetilen “mağdur edebiyatı” üzerine kuruldu. Aslı astarı olmayan “bize şu dendi, bize bu dendi” sızlanmaları bu edebiyata hızlıca eklendi. Kimin kime köylü dediği meçhulken, ortada bir köylü kurnazlığı olduğu kesindi. İkinci öğe, bu mağdur edebiyatının hızla “mağrurluğa” savrulmasıydı. Tıpkı, AKP’nin söyleminde olduğu gibi… Dün mağdur olunmuştu, ama artık “yağma yoktu, onlar vardı”. Fazla Komintern hikayesi dinlemiş bir kişinin, karşısında kalabalık bir toplam görünce kendisini kaybedip, edep sınırlarını zorlayarak teşekkür ile yoldaşlarımızı emekliliğe sevketmeye çalışması bunun sadece bir örneğiydi. Bunların alkışlanması ise burada bahsettiğimiz türde bir bozulmanın ne kadar hızlı yayıldığının göstergesi olabilirdi ancak. Üçüncü öğe, benimsenen ve üye toplantılarında sıkça tekrarlanan “parti-içi darbe” söylemiydi. Parti-içi darbenin karşısına konulan parti-içi demokrasi idi. Demokrasi-darbe ikiliği üzerine oturan bu söylem tabii ki zamanın ruhuna uyuyordu. Son olarak yayınlara da yansıyan “onlar elit, biz halkız” ikiliği, “bölünmenin kültürel boyutu mevcut” saçmalığı, AKP tipi söylem ve tarzın bir diğer bileşeni olarak karşımıza çıktı.

Bahse konu manzara ışığında düşünecek olursak, liberal bir sanal çöplükte yazan müptezel bir ismin TKP’deki ayrışmayı “TKP’de temayüz eden bu durum hayırlıdır. Ve gerçekçidir. (…) 12. Kongre’nin ortaya çıkmasıyla TKP’nin içindeki sosyalistler kendi yolunu seçti ve geriye kalanlara Türkiye Kemalin ya da Kemalist Partisi’ni bırakmış oldu.”21 biçiminde kutladığı yazıyı yazarken cesareti nereden aldığı açık olsa gerek. Birkaç ay önce ifadelerini çirkin buldukları Erkan Baş’ın çok doğru olarak değerlendirdikleri kongre konuşmasını alıntılarkenki ruh hallerinin kaynağını da… Öte yandan Erkan Baş’ın BirGün gazetesinde kendilerini “TKP içindeki devrimci kadroların ileri atılması” olarak tanımlaması herhalde ancak Gökhan Kaya ile muhabbetlerinin ileri boyutlara taşındığının bir göstergesi sayılabilir. Liberallerin bu pür neşe halinin siyasî bir gerekçesi olması gerekir ve bunun “TKP’nin devrimcileşmesi” ile ilgili olduğunu düşünmek ahmakça olacaktır. Liberallerin bu ayrışmadan sonra bir müttefik bulacakları için de sevindiklerini sanmıyorum. Bu gedikli liberal toplam, TKP içinden çıkan bir kişi ya da grubun bu denli çabuk biçimde kendilerine yar olmayacağını bilecek kadar siyasal deneyim sahibidir. Bu neşe halinin esas sebebi, TKP’nin temsil ettiği siyasî-ideolojik hat ve değerlerin hırpalandığına, TKP’nin kıramadıkları direncinin azalacağına, önlerindeki TKP bariyerinin kalkacağına inanmalarıdır. Haliç Kongresi’ne verilen açık çekin sebebi ise, oportünist bir düşmanımın düşmanı taktiğinden başka bir şey değildir. Tarihsel ve güncel olarak kavgalı oldukları TKP’nin değerlerinin nasıl aşındırılabileceğini ve kimler tarafından aşındırıldığını görmüştür gedikli liberaller. Marifet iltifata tabidir, müşterisiz meta zayidir!

Bu çok boyutlu saldırıdan, örgütsel olarak yara almış olsak da, ideolojik ve siyasî olarak sağlam çıktık. Yaşanan deformasyonun gölgesinin üzerimize düşmediğini söylemek değil buradaki niyetim: Partimizin programı, ilkeleri, siyasete yaklaşımı bu büyük saldırıda zarar görmedi. Bu süreç bir likidasyonla sonuçlanmadı. Tarihsel TKP’nin likidasyonunun bir günde olduğunu sanan “bir gün baktım, bir de ne göreyim parti yok olmuş” diyen avaneler gibi likidasyon sürecine seyirci kalmadık. En yeni üyemizden en deneyimlisine kadar, hepimiz partimizi savunduk. Bu şekilde gerçek tasfiye girişimi püskürtüldü. Şimdi bu sürecin üzerimize düşürdüğü gölgeyi uzaklaştırmak, geleneğimiz ve bu süreçten öğrendiklerimizle hızla yola devam etmek gerekiyor. Başladık bile. Yıllar önce memleketi komünist partisiz bırakmayacağımıza söz vermiştik. Dün olduğu gibi bugün de sözümüzü tutuyoruz. TKP’nin programı, ilkeleri, tarzı ve ahlakının taşıyıcısı olan Komünist Parti ile yola devam ediyoruz. Krize hep birlikte düştüğümüz son bir kenar notu ile:

Komünist Parti, geleneğimizin yaratılmasının sürmesi, komünist harekete karşı gerçekleşen saldırıya verilen yanıttır. Komünist Parti, siyaseten geri olandan kendimizi ayırmamızın, partimizi yeniden ayağa kaldıracağımıza olan inancın adıdır.

 

  • 1.  Karl Marx ve Friedrich Engels. Komünist Manifesto (ve hakkında yazılar). İstanbul: Yordam Kitap, 2008, 68.
  • 2.  V. İ. Lenin. “Devrimimizde Proletaryanın Görevleri - Proletarya Partisinin Bir Platform Taslağı”, 1917, İstanbul: İnter Yayınları, 1999, 85-90.
  • 3.  Yunanistan Komünist Partisi Tarih Departmanı. Dokimio Istorias tou KKE 1918-1949 cilt-1, Atina: Synchrone Epoche, 2011, 154.
  • 4.  V. İ. Lenin. “Marksizm ve Revizyonizm”. İşçi Sınıfı Partisi Üzerine içinde, Ankara: Sol Yayınları, 1993, 251.
  • 5.  Antonio Gramsci. Modern Prens, Ankara: Birey ve Toplum Yayıncılık, 1984, 42.
  • 6.  Bu örtüşmeme hali ulusal hareketlerle olan ilişki için de geçerlidir.
  • 7.  Lenin, Siyasi Büro ile Örgüt Bürosu arasına bir çizgi çizilemeyeceğini anlatırken şöyle demektedir: “Siyasal sorunlar örgütsel sorunlardan mekanik biçimde ayrılamaz. Siyaset belli kişilerce yapılır; ancak başka insanlar kararları kaleme alırlarsa, bundan hiçbir fayda gelmez.” V. İ. Lenin, “RKP (B)’nin 11. Kongresi”, Collected Works, vol. 33, Moskova: Progress Publishers, 1973, 316.
  • 8.  V. İ. Lenin. Ne Yapmalı? Hareketimizin Canalıcı Sorunları, Ankara: Sol Yayınları, 1998, 58 ve 117.
  • 9.  V. İ. Lenin. “Kadetleşen Sosyal Demokratlara Karşı Savaşım ve Parti Disiplini”, İşçi Sınıfı Partisi Üzerine içinde, Ankara: Sol Yayınları, 1993, 229-230.
  • 10.  Lenin. Ne Yapmalı?, 48. Yeri gelmişken ayrıca belirtmem gerekir ki Lenin, Ne Yapmalı’da defaten bolşevikleri “ideolojik bulan” eleştirilere yanıt vermektedir. “İdeolojinin rolünün abartılması” konusunda bolşeviklere dönük eleştirilere Lenin’in yanıtı çok serttir. Bkz. a.g.e., 43.
  • 11.  György Lukács. Lenin’in Düşüncesi - Devrimin Güncelliği, İstanbul: Belge Yayınları, 1979, 27.
  • 12.  Cemal Hekimoğlu. “Sosyalizmin Güncel Teorik Sorunları için Notlar - İktidardan Kaçış”, Gelenek, no.56 (Şubat 1998), 17. Benzer bir saptama da şöyle ifade edilmiştir: “Kapitalizmin ‘altın çağ’ında güçlü bir muhalefet dürtüsüyle başlayan bir entelektüel akım, sistemin kusurlarının ve çelişkilerinin Büyük Buhran’dan bu yana herhangi bir zamandakinden daha gözle görülür olduğu bir anda, kapitalizme teslimiyetle sonuçlanmıştır.” E. M. Wood. Sınıftan Kaçış - Yeni Hakiki Sosyalizm, İstanbul: Yordam Kitap, 2006, 17.
  • 13.  Gramsci. Modern Prens, 42.
  • 14.  Kemal Okuyan. “Sosyalizm mücadelesinin neresindeyiz?”, Gelenek, no.66 (Ağustos 2001), 20.
  • 15.  “Geriye bakarak, hangi yolun tutulacağı konusunda mücadele verildikten sonra, ve seçilen yolun doğru olup olmadığı konusunda tarih hükmünü verdikten sonra, partiyle birlikte büyüyen parti görevleri hakkında derin vecizeler söylemek elbette ki kolaydı.” Lenin, Ne Yapmalı?, 53-54.
  • 16.  György Lukács. History and Class Consciousness - Studies in Marxist Dialectics, Cambridge: MIT Yayınları, 1971, 320, 336.
  • 17.  Lenin, Ne Yapmalı?, 138.
  • 18.  a.g.e., 141.
  • 19.  Harun Koçak. “Parti: Uzlaşma mı, Mücadele mi?”, Gelenek, no.9 (Temmuz - Ağustos 1987), 50.
  • 20.  Bu yazı tamamlandıktan sonra “sosyalizmin halkın gündemi olmadığı” yolundaki pek veciz ancak naftalin kokan değerlendirmeleri de okuma şansına sahip olduk. Bahse konu olan aşamacı temcit pilavını yazının bütünlüğünü bozmamak için burada ele almıyoruz. Ancak söz konusu argümanın ve arka planının kırk yıl öncesinin milli demokratik devrim tezleriyle bağının bizim tarafımızdan değil, Perinçek’in “MDD’ci Tezleri Ayarlama Enstitüsü” tarafından hemen tasdik edildiğini söyleyerek geçiyoruz. İsteyen Aydınlık’ın arşivini karıştırabilir.
  • 21.  Gökhan Kaya. “Steril bir reklamcı projesi olarak Türkiye K(emal’in) Partisi”, Turnusol, 16 Temmuz 2014.