TARTIŞILAN PARTİ DEĞİL "KOMÜNİST PARTİ"DİR...

Otorite sahibi, önsel olarak güven duyulan bir merkezin varlığı… Kararların bir kez alındıktan sonra bütün parti örgüt ve üyeleri için bağlayıcı olması…

Ne gerek var diye sorulabilir. Örneğin, Merkez Komite’nin otoritesi, güvenilirliği her defasında yeniden sınansın, yeniden kanıtlansın denebilir. Daha iyisi, Merkez Komite, atacağı her adımda partinin bütününün sesini dinlesin. Kararlar bağlayıcı olsun ama bu kararları benimsememe hakkı sonrasında da korunsun. Böyle devam edebilir, kulağa hoş gelecek biçimde.

Sonra, çok sıkı ve demirden bir disiplin…

Bu da itici gelebilir, hatta alay konusu olabilir. Karikatür yöneticilerin elinde, yaratıcı düşünce ve tartışmaya karşı önleme dönüşebilir. Konum, pozisyon, koltuk düşkünlerinin “öteki”leri bastırıp sindirmesi ve “eskisi gibi yönetme yetilerini koruması”na yol açabilir. Sorgulamayan, kafa sallayan, tembel bir militan tipolojisinin ortaya çıkmasına zemin hazırlayabilir.

Güzel… Peki bunun alternatifi nedir?

Gevşek, pamuk gibi yumuşak bir disiplin anlayışı? Otoritesi olmayan, partinin ortalamasını temsil eden, aldığı kararlar “parti kolektifi” tarafından kevgire dönen bir merkez?

Cık… Tarihte görüldüğü gibi, olmuyor.

Disipline vurgu Lenin’in, biliyoruz. Öyle sadece illegalitenin en zorlu anlarında, 1905’in, 1917’nin sıcak günlerinde filan değil, devrimden yaklaşık 2.5 yıl sonra aynı vurgu. Denebilir ki, o başka, 1920’de Avrupa’nın sert iklime alışkın olmayan partilerinin devrimci durum koşullarına uyum sağlaması için demirden, çelikten sıkılıktan filan söz ediyor. Yani, tamamen psikolojik… Yani, bir tür dost tavsiyesi… Zaten, kendi partisi, Sovyet Rusya’nın iktidardaki partisi için de ne zaman vidaları sıkmaktan bahsetse, bilmelisiniz ki, ülke büyük tehdit altında…

Böyle denebiliyorsa, şu sorularla başlayalım: Disiplin, hani şu en katısından, ne zaman özellikle gerekir? Devrimci koşullarda mı? Yoksa “hazırlık” döneminde mi? İktidara yürünürken mi, savunmadayken ya da mevzi kazanmak için mücadele ederken mi? Merkeziyetçilik koşullara göre gevşetilip sıkılaştırılabilen bir fonksiyonsa, bu koşullar önceden saptanabilir ve “demokratik” normlar parti yaşamında güvence altına alınabilir mi?

Bu sorulara bir biçimde yanıt vermek, şu disiplin başlığını ve de merkeziyetçiliği teknik, biçimsel bir mesele olmaktan çıkarmak, öncülük teorisinin doğal parçası olarak ele almayı becermek durumundayız.

Deneyelim…

Komünist Parti Manifestosu ile başlanmıştı… Öncesi var, insanlık çok uzun süredir eşitlikçi toplum arayışını sürdürüyor. Ancak işçi sınıfını merkeze yerleştirerek ve tarihin mantığını, yasalarını ortaya koyarak kurtululuşu gerçek bir zemine taşımak açısından, 1848 tarihli Manifesto’nun, Marx ve Engels’in ortak imzasını taşıyan belgenin kritik bir uğrak olduğu açık.

Bugünden bakıldığında Komünist Parti adlandırmasının tarihsel meşruiyetini öncelikle Manifesto’dan aldığını söyleyebiliriz. Ama ne ilginçtir ki, aynı andlandırma, çeşitli nedenlerle, Manifesto’nun yayınlanmasından kısa süre sonra geriye düştü. 1847’de kurulan ve 1852’de yaygın bir soruşturmayla nihayete eren Komünist Birlik’in ardından uluslararası işçi hareketinde öne çıkmaya başlayan kimlik açık ara “sosyal demokrasi”ydi.

Basit bir adlandırma tercihi değil bu.

Komünizm, 1840’lardaki siyasal popularitesini Fransız Devrimi’ne ve büyük ölçüde Jakobenlerin sol kanadına borçlu. Babeuf’ün “komünizm” adlandırmasına olmasa da, kavramına derinlik kattığı, Marx’a cesaretle yol açtığını biliyoruz. Başka ülkelerden aktivist ve düşünürler de komünizm kervanına katıldıklarında, bir kural olarak, 1789 Fransız Devrimi’nin meşruiyetinden hareket ediyorlar. Sonrasında Marx ve Engels’in bir iletişim ağı olarak örgütlediği komünist grup ile diğerleri arasındaki bağlar güçleniyor ve ortaya Birlik, bu birliğin temel belgesi olarak da Komünist Parti Manifestosu çıkıyor.

Komünist Parti Manifestosu dar, kitleselleşmekten uzak bir örgütün çağrısı. Daha sonra başta Almanya olmak üzere birçok ülkede birliğin etkisi artıyor ama işçi sınıfının örgütlenme isteğindeki muazzam yükselişle kıyaslandığında Komünist Birlik, ölçek açısından marjlarda kalıyor.

Bütün bunlar şu nedenle önemli: Komünizm, modern çağda, Fransız Devrimi’nin “aşırı sol” kanadının uzantısı olarak sahneye çıktı. Bu kanat özgürlükçüdür ama ondan çok daha fazla eşitlikçidir; devrim ve iktidar arasındaki bağlantıyı kavramıştır, 19. Yüzyılın ikinci yarısında gelişmiş ülkelerdeki mücadelelerde kendini hissettiren “toplumsal olan”a vurgu yapma eğiliminden uzaklaşarak, “siyasal olan”a yönelmiştir.

Geleneğimizin önce Fransa, sonra Almanya, nihayetinde Rusya eksenli geliştiğini hesaba katarsak, komünizmin serüveninde Almanya eksenli kesitin ciddi boşluklar bıraktığını itiraf etmek durumundayız.

Almanya’da, özellikle 1871 Paris Komünü’nün yenilgisinden sonra, komünizm değil, sosyal demokrasi sahnededir.

Rusya’da da marksizm partileşirken, doğal olarak (ve ağır baskı koşullarına karşın) Almanya’yı takip etmiş, uluslararası hareketin yol haritasına öykünmüş, İkinci Enternasyonal’in parçası olmayı hiç sorgulamamış, “sosyal demokrat” ismini tercih etmiştir.

Bu dönem, uluslararası harekette “komünist parti” yoktur ve bu eksiklik yalnızca adlandırmayla ilgili değildir. Sosyal demokrat ya da sosyal demokrat işçi partileri, daha sonra III. Enternasyonal’e üye olan partilerle kıyaslandıklarında hem programatik hem de örgüt yapısı açısından “sağ”da ve gevşek partilerdir. Başkadırlar.

İlk programını ağırlıklı biçimde, devrimcilikle pek ilgisi olmayan Struve’nin yazdığı Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi, 1898’de yola çıkarken, çarlığın yarattığı zorlu koşullardan etkilenmekle birlikte, ister istemez Alman “yoldaşlar”ın peşine takılıyordu.

Parti, başka şeyler bir yana, farklı teorik ve siyasal kalkış noktalarına sahip marksist grupların bir araya gelmesiyle oluşmuştu.

Çok değil, 4-5 yıl sonrasına gelindiğinde ayrım noktaları yeniden üretildi, partide yalnızca bolşevik ve menşevik kanatlar değil, irili-ufaklı birçok fraksiyon ortaya çıktı. Fraksiyonlaşma II. Enternasyonal’e yabancı bir durum sayılmazdı ancak bolşeviklerle menşevikler arasındaki sorun, fiilen iki ayrı parti olarak devam etmeyi zorunlu kılmaktaydı. Bu iki kanat zaman zaman yakınlaştı, zaman zaman RSDİP etiketini kullanan başka gruplarla ittifak kurdu ama hiçbir durumda gerçek anlamda birlik olamadı. Lakin, çoğunlukla yasadışına itilen parti, herkes için bir şemsiyeydi, başından beri Rus işçisi bu partiyi hizipleriyle tanımış, o hizipler arasındaki ayrımları takip edebilmişti, RSDİP “markası”nı elinin tersiyle ittirmek kolay değildi.

Bu anlamda, Rusya’da işçi hareketinin Lenin ve arkadaşlarını da içine alan marksist bölmesinin tarihi, aynı zamanda, hizipler arası mücadelenin tarihidir. Ve yalnızca bu tarihsel gerçek nedeniyle değil, işçi sınıfının kurtuluşu tek tek ülkelerde son derece karmaşık dinamiklerin ürünü olduğundan ve olacağından, bugün “hizipli” bir partinin devrime önderlik edemeyeceği a priori ileri sürülemez.

Tartışma sürekli buraya çekilmeye çalışılıyor ve “ama Rusya’da parti içinde hep hizipler vardı” deniyor. Troçkistler böyle diyor, Avrupa marksizminin başka varyantları böyle diyor, bizde de yıllardır bu nakaratı tekrarlayanlar var.

Haklarını yememek gerek, önemli bölümü hizipçiliğe karşı. “Hizip olmasın ama eğilim kurma hakkı olsun” noktasındalar. İçlerinde hiziple eğilim arasındaki farklılıklara ilişkin şablon hazırlayanlar bile mevcut.

“Eğilim kurma hakkı olmazsa, parti içi demokrasi olmaz” diyerek kestirip atıyorlar. Kanıt bolşevizmden! Lenin hayatı boyunca hiziplerle barış içinde yaşamış… Lenin hizipleri yasaklamış ama eğilimleri yasaklamaya yeltenmemiş… Lenin hizipleri yasaklarken bile tereddüt etmiş, fazla ileri gidilmemesi için önlem almış… Lenin en zor dönemeçlerde bile tartışan bir partiden yanaymış…

Kanıtlar kanatlı, eğilimli, kuyruklu ama bir türlü dikiş tutturamayan başka partilerde aranmayacak. Elbette Lenin’in muzaffer partisinden gösterilecek!

İşte tam da bu nedenle Lenin’le devam edelim.

Nerede kalmıştık? Rusya’da işçi sınıfı hareketinin partileşmede Alman ekolünü örnek aldığında…

Rusya’da partili hareketin tarihi hiziplerin tarihidir. Evet, bu çok doğru. Ama Rusya’da partili hareketin olmasa bile, bolşevizmin tarihi, aynı zamanda uluslararası hareketi her açıdan kısıtlayan Alman ekolünden kopma çabasının tarihidir. Unutulmasın, Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi, 19. yüzyılın sonunda kurulduğunda, devrimciliği tartışmalı bir oluşumdu ve birçok açıdan batı Avrupa’daki örneklerinin de gerisindeydi.

Koşullar bu kadarına izin veriyordu ve iyi ki Lenin bu partinin kuruluşunu önemsedi, Rusya’da marksizmin geleceği açısından derin bir anlam yükledi.

Sonra bu partiyi devrimcileştirme uğraşına girildi kesintisiz bir biçimde. Rusya’da sınıf mücadelesinin seyri zaten partiyi sola çekiyordu. Öyle ki, menşevikler bile zaman zaman Avrupa ölçülerine göre “devrimci” sayılabiliyordu. Lenin ve yakın arkadaşları1 bu koşullarda, ellerinde hazır bir reçete, gelişkin bir parti teorisi olmaksızın, RSDİP’i mümkün olduğunca ileri noktaya taşımaya çaba harcadı. Partinin en güçlü hizbi oldukları tartışmalıydı, partiye istedikleri gibi yön de veremiyorlardı. Dahası, Alman sosyal demokratlarının otoritesine kafa tutmaları hiç kolay değildi.

Marx’ın saygınlık ve otoritesini her fırsatta istismar eden, içinde farklı hizipleri barındıran ama ne hikmetse yönetimi her durumda reformistlerin elinde kalan Alman Sosyal Demokrat Partisi, kim ne derse desin, uluslararası hareketin kutup yıldızıydı. Lenin’in bu yıldızı alaşağı etmesi için koşullar olgunlaşmamıştı, bolşevizmin kendini merkeze koyacak güce kavuşması gerekiyordu. Kabul etmek gerekiyor ki, 1914’e kadar Lenin’in gündeminde bir hesaplaşma, Avrupa’daki ana akım sosyalist hareketten kopma düşüncesi de yoktu.

Devrimci mücadelede ideal modeller bir fantazi elbette. Ancak her durumda, işe yeniden başlanacaksa, marksist teoriye ne gereksinim var?

Örnek olsun, Küba’da Komünist Enternasyonal kültürüyle oluşturulmuş Küba Komünist Partisi değil de, Castro’nun gerilla hareketi iktidarla buluştu, ülkenin rotasını sonradan sosyalizme kırdı diye leninist partiden vazgeçmek aklı başında bir komünistin yapacağı bir tercih midir? Kübalıların kendisi dahi bu yoldan devam etmedi!

Lenin’in 1918’de, Kautsky’i sert bir biçimde eleştirirken, “Avrupa’nın en büyük talihsizliği ve tehlikesi hiçbir devrimci partiye sahip olmamasıdır” dedikten sonra, “kuşkusuz, görkemli bir popüler devrimci hareket bu eksikliği giderebilir ama bu, yine de, ciddi bir talihsizlik ve vahim bir tehlikedir”2 ekini yapmasına ne demeli? Kitleselleşmiş bir devrimci çıkışın öncü partiye gereksinimi ortadan kaldıracağı hesabıyla “komünist siyaset” yapılabilir mi?

Teori yol gösterir, hayat fırsatlar yaratır!

Leninist parti, Rus devrimci hareketinin dersler dolu tarihinden ve özellikle 1917 yılının öğrettiklerinden, dahası sosyal demokrat partilerin evrimi ve ihanetinin ortaya çıkardığı gerçeklerden hareketle ulaşılan teorik bir sonuçtur.

Bu sonuç, dünya işçi sınıfı hareketine büyük bir özgüvenle ve tereddütsüz biçimde dayatılmıştır. Ad değiştireceksiniz, Komünist Parti olacaksınız denmiştir… Sapmalardan arınacaksınız denmiştir… Merkeziyetçi olacaksınız denmiştir… Her tür mücadeleye hazırlanacaksınız denmiştir… Disiplini sağlayacaksınız denmiştir… Komünist Enternasyonal’de alınan kararlara uyacaksınız denmiştir…

Partili mücadele geleneği, partili gelenek dediğimizde, II. Enternasyonal dönemini değil de, 1919’da yola çıkan Komintern’i, yani III. Enternasyonal’i başlangıç olarak alıyoruz. Komünist Enternasyonal üyesi partiler ve Enternasyonal’in dağıtıldığı 1943 sonrasında o geleneği sürdürenler her zaman başarılı olmadı; tersine çokça hatalı siyasal tercihler yapıldı, bazı partiler kuruluş felsefeleriyle alakasız noktalara savruldu. Ama her şeye rağmen, Komünist Enternasyonal’de ana hatları çizilen öncü parti fikri, bugün de, devrimci mücadele açısından en uygun aracı tariflemeye devam ediyor. “Başka türlü devrimcilik olmaz” anlamında bir muhafazakarlık değil bu. Önsel olarak sosyalizm mücadelesine en yatkın olduğu bilinen aracı kullanmak, onu geliştirmek kararlılığına yorun…

Komintern’le birlikte yola koyulan komünist partilerde hiziplere, eğilimleri, parti içi gruplara tolerans yoktu. Çoğu kez kurulların aşağıdan yukarıya seçimi ve alınan kararların herkes için bağlayıcılığı basitliğiyle tarif edilen “demokratik merkeziyetçilik” ilkesinin altı çizilirken, parti merkezinin otoritesine özel olarak vurgu yapılmaktaydı. İşçi sınıfının, çoğulcu yapısının tezahürü olarak, siyasi platformda da birden fazla partiyle temsil edilebileceği düşüncesi tamamen terk edilmişti.

Bunları beğenmeyebilirsiniz… O zaman “komünist parti” iddiasından vazgeçeceksiniz. Çünkü komünist partileri, bugün bir enternasyonal olmasa da, Komünist Enternasyonal çıkışlıdır, onun mühürünü taşımaktadır.

Komünist Enternasyonal’in, “dünya devrimi”nin eli kulağında olduğunun sanıldığı bir yılda, 1919’da kurulduğu ve örgütün tüzüğünde yazdığı gibi “zafere daha çabuk ulaşmak için”3 farklı ülkelerdeki mücadeleyi tek merkezden koordine etme kaygısıyla hareket ettiği, dolayısıyla buradan bugüne uzanan evrensel bir “teori” çıkarılamayacağı söylenebilir. Doğrudur, Komintern’in kuruluşunda çok değil bir yıl sonra terk edilmeye başlanan bir iyimserlik hakimdir ama bu iyimserlik dağılırken üye partilere “farklı şeyler” fısıldanmamıştır ki!

Komünist partilerde “tekçi” siyaset tarzı egemen olmuş, bu tarzdan, bazı örneklerde karikatür yapılar doğsa da, hiç vazgeçilmemiştir.

Yeri gelmişken, Komünist Enternasyonal’le ilgili efsanelerle de biraz uğraşalım. Öyle bir izlenim verilmektedir ki, örgüt 1919’da kurulduğunda üye partiler muazzam dinamikti, güçlüydü. Takip eden Lenin’li yıllarda (1919-1922) bu dinamizm korundu, sonra yavaş yavaş partiler kurudu, geriye çekildi, iddiasını yitirdi.

Böyle düşünenler, biraz tarih okuduklarında hayal kırıklığına uğrayacaktır. III. Enternasyonal kurulduğunda, ortada komünist hareket adına Rusya dışında pek bir şey yok! Kuruluş kongresine gelen delegelerin önemli bölümü eski Rus İmparatorluğu coğrafyasından. Bazı Avrupa ülkelerinden temsilci bile gelemiyor. Kimi parasızlıktan, kimi örgütsüzlükten, kimi polis teröründen. Sovyet Rusya’da bulunan “yoldaşları”na vekalet veriyor kimi partiler. Tablo o kadar vahim ki, “asıl kuruluş gelecek yıl” bile deniyor. Ancak kuruluştan sonra da durum hemen değişmiyor. Birçok parti Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi’ne (KEYK) temsilci yollayamıyor, işlerin neredeyse tamamını Ruslar üstleniyor.

Evet büyük coşku var kuruluşta ama bu coşkunun nedeni bir Sovyet iktidarı, iki Avrupa’da yükselen devrim. Yoksa en gelişkin ülkeler dahil, Avrupa’da komünist hareket çok zayıf. Almanya ve Çekoslovakya, iki sanayi ülkesinde üye sayısı 1921’de 300 binlere dayanıyor çünkü devasa sosyal demokrat partilerin yarattığı hayal kırıklığından dolayı bu partilerden kopan azınlıklar bile birkaç yüz binle ifade edilebiliyor.

Diğer ülkelerde küçük partilerden söz ediyoruz. Yükselen devrime önderlik edebilmek için nicel ve nitel sıçrama kaydetmesi gereken partilerden…

Komintern’in kurulduğunda neye benzediğini daha iyi anlamak için 1919’da Berlin’de enternasyonal tarafından toplanan Gençlik Kurultayı’na 13 ülkeden 20, 1920’de Moskova’da gerçekleşen İşçi Kadın Kurultayı’na 16 ülkeden 21 delege katıldığını hatırlatmak sanırım yeterli.

Bakmayın Avrupa’daki devrimci dalgaya, komünist hareket bayağı cılız.

Bolşevikler, bazı komünist partilerin devrimci dalgaya tutunarak hızla potaya girebileceğini düşünüyor ilk başta. Ancak bunu düşündükleri anda bile, ön plana ayrışmayı, bolşevikleşmeyi, iç disiplini, homojenliği koyuyorlar. Sonra yavaş yavaş “erken devrim”den umudu kesiyorlar. Fazla ileri gitmeye de gerek yok, 1922 yılında Lenin gerçek komünist partileri yaratma sürecinde sessiz, derinden, kararlı, yavaş ama emin adımlarla yol alındığını söylüyor.

Komünist partileri yaratılıyor…Yeni tipte partiler…

Bayağı şekil verilmeye çalışılıyor. “Her ülkenin koşulları farklıdır” denirken, her ülkenin komünist partisine “farklı” müdahalelerde bulunuluyor. Kişiliksizleştirici bir yan taşıyor muhakkak. Ancak unutulmamalı ki, bu müdahaleler, Lenin’in ve sonrasında Stalin’in çabaları olmasaydı, 20. yüzyılda bildiğimiz türde komünist partileriyle karşılaşmayacaktık. Sonuç ne olurdu kimse bilemez. Ancak komünist parti yaşanan onca trajediye, dışarıdan müdahale ve katkıların yarattığı olumsuzluklara karşın bugün, Sovyetler Birliği’nin yokluğunda bile, toplumsal kurtuluş kavgasında en fazla umut veren, sınıf mücadelesinin gereksinimlerine yanıt üretme açısından en yetkin araç olma özelliğini koruyor.

Ne diyorduk?

Komünist Enternasyonal partilerinin önüne konan koşullardan, ilkelerden bahsediyorduk.

Komünist Enternasyonal’in kendi yapılanması da, üye partilere (seksiyon) dayattığı örgütsel ilkeler de “demokratizm”den alabildiğine uzaktır. Katılım ve tartışma kanalları gerçek siyasi temeller üzerine inşa edilmiş, demokrasi kavramı etrafında oyun oynanmamıştır.

Söz gelimi, Komünist Enternasyonal’e üye olan partilerin eşit oy hakkı bulunmamaktadır. Hangi partinin, kaç oya sahip olacağı özel kongre kararına bırakılmıştır!4

Komünist Enternasyonal’in Yürütme Komitesi’ne önemli partilerin doğrudan üye yollaması da benzer bir uygulamadır. “Önemli” gibi ölçülmesi imkansız bir kriterden söz edilebiliyor olması bile biçimci bir demokrasi anlayışının nasıl reddedildiğine bir başka kanıttır.5

Bunlar Komintern’in Tüzüğü’nden. Enternasyonal’e katılmanın 1920’de kabul edilen 21 koşulu ise daha ağır hükümler içermektedir.

Örneğin, Komünist Enternasyonal, üye olmak isteyen partilere, reformizmden kesin bir biçimde kopmaları için ültimatom verebilmektedir.6 “Olabildiğince merkeziyetçi bir tarzda örgütlenmek”ten, “demir disiplin”den, parti yönetiminin “en geniş yetkilerce donatılması”ndan söz eden de aynı belgedir.7 Komünist Enternasyonal, üye partilerin programlarını onaylama işini de üzerine almıştır!8

Üyelik başvurusunda bulunan partilere konan 21. ve son koşul ise Komintern’in çalışma biçimini ve tezlerini temelden reddeden parti üyelerinin ihracıdır.

Hatırlatalım, bu koşulları kaleme alan bizzat Lenin’dir ve Enternasyonal’in İkinci Kongresi’nde koşullar kabul edilirken metnin dili az da olsa yumuşatılmıştır!9

İlginç değil mi?

Lenin çiçeği burnundaki diğer komünist partileri neredeyse askeri disiplinle hizaya getirmeye çalışırken, kendi partisinde neler yapıyordu acaba?

Hizipçilik diyebiliriz!

Malum, 1921 yılında iktidardaki Bolşevik Parti’nin 10. Kongresi’nde, parti içindeki hizipler yasaklandı. Yasağın Lenin tarafından ülkenin içine girdiği konjonktürel güçlükleri aşabilmek için gündeme getirildiği ileri sürülür. Ekonomideki yıkım, işgal tehlikesi, proletarya diktatörlüğünün zayıflığı… Özetle Lenin, mecbur kalmıştır hizipleri yasaklamaya… İddia edilen budur. Bolşevik Parti’nin bütün tarihi için de benzer bir yaklaşım geliştirilir. Denir ki, en zor anlarda bile Lenin parti içinde farklı görüşlere izin vermiş, partide platformların özgürce tartışmasını sağlamıştır.

İdealizmin daniskası!

İdealizmin daniskası çünkü, sanılmaktadır ki, Lenin parti içinde her istediğini yapabilen, yaptırabilen mutlak bir otoritedir, partide neyin nasıl olacağına o karar vermektedir.

Tekrar olacak, Rusya’da parti farklı grupların bir araya gelmesi ile kurulmuş, sonra hiziplere bölünmüştür. Bu hizipler arasında her zaman geçişkenlik olmuş, devrimci mücadelenin seyri içinde bu hizipler birbirlerinden tamamen kopamamıştır. 1917 yılında hiziplerden biri olan Bolşevik Parti, kendini yeniden yapılandırmış, hızlı bir biçimde diğer gruplardan devrimcileri bünyesine çekmiş ve ancak içinde farklı eğilimlerin barınmasını göze alarak başat devrimci oluşum haline gelmiştir. Lenin, ortalamacılık yapmaksızın bu eğilimleri bir arada tutmak konusunda büyük beceri gösterirken, dilediğini yapan mutlak bir otorite değil, gerçekçi bir komünist önder olarak hareket etmiştir.

Eğilimlere, hiziplere karar veren Lenin değildir. Bu bir olgudur. Rus devrimci hareketinin tarihsel gelişiminin ürünüdür. 1921 Kongresi’nde Lenin açısından önemli olan, hiziplerle ilgili ilkesel bir karardan çok, Rus Devrimi’nin itici güçlerinden bahriyelilerin iktidara karşı konumlandığı Kronstadt Ayaklanması’nın sıcaklığı sürerken İşçi Muhalefeti’nin yarattığı tehlikenin bertaraf edilmesiydi. Ve Lenin’in eli, Petrograd proletaryasında giderek artan huzursuzluktan dolayı ciddi ölçüde zayıftı.

Kendi hizbini toplayıp ayrıntılı, inceltilmiş bir strateji geliştirmekten başka çaresi yoktu.

Lenin’in hizbinin adı “10’lar Platformu”dur; Rusçasıyla “Platformu 10-ti.” Artem, Kalinin, Kamenev, Lenin, Lozovskiy, Petrovskiy. Rudzutak, Stalin, Tomskiy ve Zinovyev’den oluşan platform, Kongre’yi kurtarmak için ayrıntılı bir plan yapmış ve hizipleri yasaklama girişimi bu platformda, yani bir hizip toplantısında kararlaştırılmıştır!

Söz konusu kongrede üretim sürecinin nasıl örgütleneceği gibi yaşamsal bir konu tartışılmaktaydı. Merkez Komite’de temsil edilen üç farklı odaktan Trotskiy ve Buharin’in başını çektiği grup gerçekten de askeri bir disiplini savunurken, Kollontay’ın öne çıktığı İşçi Muhalefeti “özgürlükçü” bir tutum alıyordu. Lenin’in bu tartışmada en büyük kaygısı partinin birliğinin ortadan kalkması ve ülkenin kaosa sürüklenmesiydi. Bu nedenle “ara yol” gibi gözüken bir formül önerip, delege çoğunluğunu arkasına almayı düşünüyordu. Bunu becerdi de…

Hiziplerin yasaklanması da bu formülün bir parçasıydı. Delegelerin çoğunluğunun parti birliği ve düzeni konusundaki duyarlılığını fark eden Lenin, “bıktık şu hiziplerden, yeter artık” çıkışını gerçekleştiriyordu.

10. Kongre’de ilkesel bir savaş verilmedi. İşçi iktidarı ölüm-kalım mücadelesindeyken, parti içine müdahale etme zorunluluğu doğdu. Ancak “bu müdahale geçiciydi, mecburiyettendi, istemeden yapıldı” gibi açıklamaların bir yerden sonra anlamı yok. NEP’ten çıkılıp, kolektivizasyon ve endüstrileşme hamleleri için karar verilirken, palazlanan mülk sahibi sınıfların yarattığı tehdit elbette veri alınmıştır. Bu tehdit hissedilmeseydi, zamanlama ve şiddet açısından NEP’in terk edilmesi farklı bir seyir izleyecekti. Bununla birlikte, kabaca devlet kapitalizmine giden ve işçi sınıfı iktidarı için büyük tehlike oluşturan NEP’ten çıkışı dönemsel bir ihtiyacın ürünü olarak tarif etmek, marksizmi tahrif etmektir. NEP terk edilmeden sosyalizm olmazdı, bu kadar basit!

Lenin’in partisi de hiziplerden, iç gruplaşmalardan arınmadan yola devam edemezdi. Benzer basitlikte!

Lenin’in 10. Kongre’deki manevraları bir o tarihsel uğrağın özgül gereksinimleri açısından, bir de partinin evriminin tarihsel doğrultusu açısından değerlendirilmelidir. İkisi de aynı sonucu vermektedir.

Evet, Lenin teorinin diliyle değil, usta manevralar yapan bir ihtilalci siyasetçinin diliyle konuşuyor Kongre’de. Nitekim, 10’lar Platformu’nun kapalı toplantılarında duruma göre nasıl öneriler yapılacağı ele alınıyor, hatta kongrenin kapanışında tansiyonu düşürüp, parti birliğinden dem vurmak bile planlanıyor. Dahası, hiziplerin yasaklandığı kongre sırasında 10’lar Platformu’nun kendi içinde dar bir büro seçmesi bile kararlaştırılıyor!

Bütün bunlar, Lenin’in tercihi değil. Burada kıran kırana bir mücadele var. Belki çoğunluğu sağlayamayacak olsa, Lenin “hiziplerin yasaklanması” önerisini o sırada gündeme getirmeyecekti. Kim bilir…

Ancak Lenin’in başka bir noktada açık tercihi var: Yeni kurulan komünist partilere aynı yolu önermiyor. Baştan ve kalıcı bir biçimde yeknesak partiler gündeme getiriyor. Rusya’da yirmi yıllık bir sürecin çıktıları ile bir anda ve neredeyse tek hamlede buluşulması isteniyor. Tekrar olacak, bunu beğenmeyebilir, Komünist Enternasyonal’in yanlış yaptığını iddia edebilirsiniz. Ancak bu durumda “komünist parti” üzerinde hak iddia etmekten vazgeçmelisiniz.

Burada şaşırtıcı olan, parti içinde eğilim hakkını savunanların, komünist partilerin içindeki kuralsızlıktan, keyfilikten şikayet etmeleridir. Avrupalı marksistlerin hemen tamamı, Lenin sonrasında SBKP’de hukuksuzluğun egemen olduğunu iddia eder dururlar. Oysa, yukarıda bir bölümünü açıkladığım nedenlerle, Bolşevik Parti’nin asıl “kuralsız” dönemi Lenin yıllarıdır. 1919-20 hem Rus hem de diğer genç komünist partilerde kuralların oluşturulduğu, kurallı çalışmaya geçişin sancılarının çekildiğini görüyoruz. Buradan bürokratlaşmanın çıkıp çıkmadığı ayrı bir tartışma konusu. Ancak kimse “Lenin döneminde partide haklar, özgürlükler vardı, vah vah” demesin. Lenin’in, “bolşevik hizbi”, öncü partiye doğru hızla evrilttiği 1917 Şubatı’nı takip eden birkaç yıl boyunca partiyi nasıl yönettiği, yönetmek zorunda kaldığı belli. En büyük kural Lenin’in otoritesiydi. Bu otorite işçi sınıfını iktidara taşıdı, iç savaşı kazandırdı, yabancı müdahaleyi püskürttü, ülke ekonomisine soluk aldırdı ama Varşova önlerinde bir çuval inciri berbat etmeye ramak kalan bir trajediye de yol açtı.

Lenin, devrimci bir hizbe sahip olsa da, sosyal demokrat bir partinin açıklarını kapatmayı becerecek çapta bir ihtilalciydi. Komünist parti fikri, bu açıkları mümkün olduğunca önceden kapatma arayışıdır.

İlle de eğilimler olsun, onların varlık hakkı kabul edilsin” diyenler arasında önde gelen troçkistlerden Mandel de var. 1982’de yayınlanan Althusser, Parti ve Sınıf başlıklı makalesinde10 “kalıcı eğilimler”le “geçici eğilimler” arasındaki ayrıma işaret eden Mandel, eğilimlerin kongreler öncesinde ya da sınıf mücadelelerindeki önemli dönemeçlerde ortaya çıkabileceğini ancak bir kez karar alındıktan sonra sönümlenmesi gerektiğini belirtmekte.

Burada tartışılan eğilimlerin ortaya çıkıp çıkamayacağı değil, eğilimlerin meşrulaşması. Mandel ve Althusser, kongrelerde merkezi kurulların, eğilimlerin partideki ağırlıklarına göre oluşturulması gerektiğini özellikle belirterek, gerçekte eğilimlerin bir kez meşrulaştıktan sonra pek de “geçici” olamayacağını teslim etmiş oluyorlar.

Onlara göre eğilimlerin kendisinde bir sorun yok, önemli olan eğilim kurma hakkının istismar edilmemesi!

1921’e geri dönelim. Onuncu Kongre hizipleri yasakladı. Riyazanov, daha da ileriye giderek partide seçim (kongre) platformlarının da yasaklanmasını istedi. Lenin buna şiddetle itiraz ediyordu şu gerekçelerle: Böyle bir önlem alabilecek gücümüz yok; partide işler yolunda giderse ne âlâ, ancak temel konularda bir görüş ayrılığı çıkarsa, bu görüş ayrılığını partiye başvurarak çözmek dışında bir yol kalmaz.

Burada bir problem çözme biçimi olarak, kilitlenmeye yol açan tekil bir konunun partide referandumla halledilmesi önerilmekte. Her biri işçi sınıfı içinde güçlü bağlara sahip olan parti içi gruplar arasında kıyasıya mücadele ederken, bolşevik kadrolardan bazısı Lenin’e “hizipleri yasaklıyoruz ama yarın bu yasak bize karşı işleyebilir” kaygısını iletirken, son derece doğal.

Dediğim gibi, Lenin elinde cetvel, istediği gibi bir parti tasarlayabilecek durumda değildi. 1921’deki Kongre’de hizipler yasaklandı, tamam! 1922’de İşçi Muhalefeti hâlâ örgütlü hareket ediyor, hatta Komünist Enternasyonal’e başvurup, “yardım” çağrısında bulunuyordu. 1923 ise, çok daha ciddi bir çıkışa sahne oldu. Aralarında Preobrajenskiy, Serebriyakov, Antanov Ovsiyenko gibi önemli isimlerin olduğu 46 Bolşevik, Politbüro’ya bir rapor sunarak, partinin bürokratlaşmasından şikayet ediyor ve MK’nin başarısız olduğunu ileri sürüyordu.

Lenin hastaydı, parti çalışmalarının dışında kalmıştı. O ana kadar bir biçimde korunan “birlik” çatırdıyor, parti geri dönüşü olmayan bir iç mücadele dönemine giriyordu. Ve bu mücadelede muhalefetin merkezine, 46’lar içinde yer almamasına karşın, Trotskiy yerleşiyordu.

Demek ki, 1921’de hizipleri yasaklamanın gerçek yaşamda bir karşılığı yoktu. Parti merkezi, önlem almadığı için değil… Tersine, başına çoklukla ÇEKA sorumlusu Feliks Djerzinskiy’nin geçtiği araştırma komisyonları kuruluyor ve hizip örgütlenmeleri takibe alınıyordu. Ancak, önemli isimlerle anılan ve az-çok da popüler desteğe sahip olan parti içi grupları tüzük maddesiyle, kongre kararlarıyla ortadan kaldırmak mümkün olamazdı. Gerçek şudyu ki, başından beri içinde farklı eğilimleri barındıran Rus işçi sınıfı hareketinin marksist kolu, devrimden sonra tutarlı bir politik hat oluşturma sancıları çekiyordu.

Bütün bunları, Lenin “eğilimlerin kurumsallaşmasını istiyordu”, “aslında hizipleri de zorunluluktan yasaklamıştı” dendiği için uzun uzun yazıyorum. Lenin istemiyordu, durum buydu. Hiç çekinmeden söyleyeyim, iş Lenin’in tercihlerine kalsaydı, onun 1920’de, 1921’de bir sürü önemli isimden derhal kurtulacağını ileri sürmek için yeterince nedenim var.

Ama konumuz bu değil.

Bütün bunları söyledikten sonra, karşılaşabileceğimiz tez şu olabilir: Devrimi gerçekleştiren partinin iç yaşamının ne kadar dinamik olduğunu siz de gördüğünüz halde, neden hiziplere, eğilimlere bu kadar tahammülsüzsünüz?

Teori, tarih bilinci biraz da bu nedenle önemli. Kimse bundan sonra gerçekleşecek sosyalist devrimlerde öncü konuma yerleşecek örgütlenmeler hakkında bugünden peşin hüküm veremez. Ama, öncülük için en elverişli, öncülüğe en yatkın biçimin peşinden gidilmeli, doğrusu da budur.

En başta söylediğimize geliyoruz tam da bu noktada. Bu biçimle öncülük teorisinin ruhu arasında bir bağlantı olmak durumunda. Yoksa gerçekten de zıvanadan çıkması pek muhtemel bir akıl yürütmenin içine yuvarlanıverir, ideal leninist partinin “tıkır tıkır işleyen bir askeri aparat”ı andırması gerektiğini söyleriz.

Oysa konunun merkezinde disiplin ve otorite gibi kavramlar yok.

Leninizm, işçi sınıfının birleşik ve tek bir tarihsel çıkarı olduğu gerçeğinden hareket eder. Bu gerçek ile, işçi sınıfının değişik kesimlerinin maddi koşullar, kültürel ve ideolojik eğilimler açısından farklı gerçekliklere sahip olma hâlinin yarattığı çelişkiyi çözücü bir müdahaledir leninist öncülük anlayışı.

Sınıfın bileşenlerinin temsili gerekçe gösterilerek, işçi sınıfı partilerinin çoğulcu olması gerektiği iddiası, leninizm tarafından her tür ampirik bulguya inat, bir kenara atılmıştır.

İşçi sınıfı partilerinin farklı toplumsal dinamikleri kapsaması gerektiği düşüncesi bu yaklaşımın en tuhaf örneklerindendir ve TKP’deki iç sorun sırasında telafuz edilmiştir. Oysa işçi sınıfı partisi gençlik, Aleviler, Kürtler, kadın ve farklı emekçi dinamiklerinin bileşkesi değildir; bu dinamiklere işçi sınıfı perspektifiyle müdahale eden öznedir.

Bu müdahale, doğası gereği otoriterdir, birleştiri, bağlayıcı ve ortaklaştırıcıdır. İşçi sınıfı partileri, siyasi mücadele ve müdahale konusu olan toplumsal koşullar ve dinamiklerle farklı noktalarda ve farklı araçlarla temas ederken içerik ve doğrultu tekliği sağlamak durumundadır. Devrimci mücadelenin verili uğrağında mutlak doğru seçenek yoktur; komünist parti en doğrusu kadar, en etkilisini aramalı, bunu yaparken kendi içinde yanlışı ya da eksikliği düzeltme olanağı sağlayacak mekanizmaları yaratmalıdır.

Daha ya da en doğrusunu yakalamak için, parti merkezinin fonksiyonlarını tabana doğru yaymak, geçici de olsa farklı otoriteleri meşrulaştırmak ve partiyi her defasında bu otoriteler arasında tercihe zorlamak, partinin hareket yeteneğini azaltacağı gibi, ayrışmayı engellemek için “uzlaşma”yı ve doğal olarak ortalamacılığı teşvik edecektir. Oysa öncü partinin asıl gereksindiği risk almak, zorlamalar hatta denemelerde bulunmaktır. Bunu merkezi otoriteyi zayıflatarak asla gerçekleştiremezsiniz.

Eğilim kurma hakkı, son tahlilde, işçi sınıfı partilerinin iç yaşantısını toplumsal alana taşıma, orada sınama girişimidir. Hangi niyet ve kısıtlamayla olursa olsun, partide birbiriyle yatayına karşı karşıya gelen odaklar, mümkün olan en fazla enerjiyi kendine çekmeye çalışmadan yapamaz. Parti içi ya da dışı fark etmez.

Oysa komünist partileri, bir dizi nedenle, partinin iç hukuğunu koruma altına alma ihtiyacı hissetmiş, toplumsal dinamiklerle canlı bir ilişki kurmanın başka yollarını aramıştır.

Unutmayalım, siyaset kendi içinde arıza barındıran bir ilişki biçimidir. Bir komünist parti, bu arızaların tamamını yok edemez. Demirden disiplin sağlamak, parti merkezinin otoritesini pekiştirmek, kararları titizlikle hayata geçirmek ve karar süreçlerinde katılımı ve tartışma kalitesini yükseltmek, üyelerin söz ve eleştiri hakkını korumak birbirinin karşısına konmadığında, tersine birbirinin önkoşulu olarak görüldüğünde bu arızalar en aza inecek, kontrol altına alınacaktır.

Komünist partiler, bu açıdan en gelişkin tipte örgütlerdir.11