YENİ BİR DÖNEM AÇILIRKEN GENÇLİK NEREDE DURACAK?

Bir karşılaştırma denemesi: ‘60’lar ve günümüz

Haziran Direnişi ile birlikte Türkiye’de siyasete dair yapılan belli başlı bütün yorumlarda büyük bir değişim yaşandı. Bu değişim en fazla Haziran direnişinin önemli unsurlarından biri olan gençliğe ilişkin yorumlarda kendini hissettirdi. Türkiye’de siyasetin tartışıldığı her mecrada istisnasız karşımıza çıkan, büyük bir özlem ve umutsuzlukla dillendirilen “Nerede o bizim zamanımızdaki gençler...” ezberinin tarihe karışması bile gençlik başlığını ele alırken o umutsuzluğun ve özlemin, Haziran ile birlikte nasıl umuda dönüştüğünü gösteren bir veri olarak kenara yazılmalıdır.

1980’lerden sonra gençliğin genel olarak Türkiye siyasetinde verdiği fotoğrafın Haziran Direnişi ile birlikte değişmesi, “Türkiye’de gençlik nerede?” sorusuna verilen yanıtın netleşmesi, genç kuşağın Türkiye siyasetinin kırılma anlarından birinde önemli bir rol oynaması, gençlik hareketini tartışırken bizi belli bir alana yoğunlaşma zorunluluğu ile karşı karşıya bırakıyor. Birikimimiz ve alana ilişkin olanaklarımız bizi, gençliği siyasallaştıran konuları, bu siyasallaşmanın ortaya çıktığı nesnel zemini, yapılması gereken öznel müdahaleleri ve bu müdahalelerle birlikte alınması gereken politik tavrın inceliklerini tartışmaya teşvik ediyor. Tüm bunların gençlikle ilgili kaleme alınan bir yazının ana düşüncesini oluşturması beklenir. Ancak biz işin bu kısmını perspektifimizin geleceğe dönük olması bakımından sona bırakıyor, öncelikle gençlikle ilgili tartışmalarda hala referans noktası olmayı sürdüren 60’lı yılları incelemek istiyoruz.

Bu konuyu ele alıştaki amacımız elbette ki tek başına bir tarih incelemesi yapmak değil. Ancak, gençlik hareketlerini incelerken ülkenin o dönem içerisinde bulunduğu koşullar, uluslararası arenada yaşanan gelişmeler gibi kriterleri mutlaka göz önünde bulundurmamız gerekiyor. 27 Mayıs sonrasında Türkiye’nin içerisinde bulunduğu siyasi durum, TİP’in kuruluşu, MDD-SD tartışmaları ile o dönem gençliğin pozisyonunu belirleyen yönelimler, Hazirandan sonra cisimleşen gençlik hareketini değerlendirmeye çalışan bir yazıda, değinmeden geçilmesinin olanaksız olduğu başlıklar.

Buradan hareketle 60’lı yılların Türkiye ve dünya nesnelliğinin gençliğin siyasete katılımını, politikleşme kanallarını ve o dönemki gençliğin profilini doğrudan etkilediğini söylememiz yanlış olmaz. 60’lı yılların Türkiye’sini kısa bir anlatı ile vurgulamak önemsizleştirme riski barındırsa da buna başvurmak zorundayız.

Genel bir çerçeve çizecek olursak ilk olarak kapitalist ekonominin o dönem dünya ölçeğinde bir bunalımdan uzak olduğunu vurgulayarak başlayabiliriz. Gelişmiş kapitalist ülkelerin 2.Dünya Savaşı’nın ardından ihtiyaç duyduğu üzere, savaş sonrasında kapitalist bloğun iç konsolidasyonunun sağlandığı bu dönemde tercih edilen ekonomik ve politik model Türkiye gibi az gelişmiş ülkelerin de ekonomik yönelimini ve politik atmosferini belirliyordu. Kapitalizmin yeniden güç kazandığı bu dönemi hızlı bir tekelleşme süreci besliyordu. Türkiye’de ise 50’li yılardan itibaren hız kazanan, ülkenin uluslararası sermayenin serbestçe giriş çıkışına açılması, 1960 ile birlikte ithal ikameci sistemin uygulamaya konuluşu, sanayileşme hızındaki artış, kentli nüfus oranındaki yükselme bu sürecin karakteristiğini oluşturuyordu. Türkiye’nin içinden geçtiği, ekonomi alanındaki böylesi bir sürecin 1960 sonrasını belirleyen noktası elbette 27 Mayıs oluyordu. 27 Mayıs, on yıllık Demokrat Parti iktidarı ile ortaya çıkan siyaset düzlemini de yeni baştan kurguluyordu.

Türkiye işçi sınıfı hareketi açısından genel olarak 27 Mayıs, göreli de olsa demokratik ve özgürlükçü bir atmosfer yaratan, işçi sınıfının hem sendikal hem de siyasal örgütlenmelerde bulunmasının kapısını açan bir tarih olarak anılır. 27 Mayıs darbesinin niteliğine dair bir tartışmaya hiç girmeksizin şu kadarı söylenebilir ki Türkiye’de solun güçlenip toplumsallaşmasına sahne olan 60’lı yılların 27 Mayıs ile ortaya çıkan siyasal-toplumsal kompozisyonunun içine doğduğu kesindir.1

Sendikal ve siyasal örgütlenmelerin önünün açılması, marksist klasiklerin Türkçe’ye kazandırılması, TİP’in ve DİSK’in kuruluşu ile başlayan sol siyasetteki canlanma eninde sonunda böylesi bir konjonktüre doğmuştur. Tekrar etmekte fayda var. Bu durum 27 Mayıs darbesiyle iktidarı devralan ordunun bahşetmesiyle değil, Türkiye siyasetindeki verili boşlukları değerlendiren ve en nihayetinde dünya ölçeğindeki sosyalizm mücadelelerinin rüzgarını arkasına alan Türkiye ilericiliğinin kazanımıdır.

Bu dönemin özgünlüğü solun ideolojik olarak uluslararası arenada bir hegemonyaya sahip olmasıydı, denebilir. Bazı örnekleri yeniden hatırlamak faydalı olacaktır. Vietnam olayının uluslararası etkisi, Fransa’daki 68 olayları, ve bunların doğrudan veya dolaylı sonuçları olarak, TİP’in parlamentoda15 milletvekili ile temsil edilmesi, dış politikada görece bağımsız yönelimler, ekonomik yapıda kamusal alanın önünü açan dönüşümler vs.

En yalın anlatımla bu şekilde ortaya koyabileceğimiz bu çerçevenin, gençlik hareketini meydana getiren köşe taşlarını betimleyebildiğini düşünüyoruz. Buradan hareketle 60’lı yılların nesnelliğinin gençlik hareketi üzerindeki mantıksal izdüşümlerini artık sıralayabiliriz.

Gençlik bu dönemde kendine iyiden iyiye Türkiye siyasetinde bir kanal buldu ve 60’lı yıllardan başlayarak 80’lere kadar uzanan dönemeçte yaşanan gelişmelere pek çok açıdan damga vurdu. O dönem gençlik hareketinin genel karakterine dair yorum getirecek olursak üç ana başlık içinde bir tarif yapmamız mümkün.

İlk olarak 27 Mayıs ile şekillenen ulusal kurtuluşçu, bağımsızlıkçı siyaset etkisini en çok sol içinde hissettirmiştir. Sosyalizan bir yorumla harmanlanan bu siyasi motifler gençlik alanında etkili olmuş ve bağımsız bir mücadele perspektifinin gelişiminin önünde engel teşkil etmiştir. Elbette ki anlatılmaya çalışılan, bağımsızlıkçı, antiemperyalist karakteri baskın bir mücadele hattının sosyalizm mücadelesini gerilettiği değildir. Tersine doğru bir formül içinde böylesi bir hat, sosyalizm mücadelesinin kalıcı bir sıçrama yapmasını da sağlayabilir. Ancak bahsi geçen dönemde gençlik içerisinde bu vurgu, siyasi figürlerin, kavram ve durumların net bir sınıfsal ayrışmaya tabi tutulamamasıyla birleşince siyaseten savrulmayla sonuçlanmıştır. YÖN dergisinin ve MDD stratejisinin gençlik üzerindeki popülerliği hem bu kanaldan beslenmiş hem de bu kanaldan akan gençliği beslemiştir. 60’lı yıllarda gençlik Cumhuriyetin kurucu kadrolarına, orduya ve “zinde güçlere” yersiz bir ilericilik atfeden siyaseten cesur ancak gerçek bir iktidar perspektifi bulunmayan bir mücadele pratiği sergilemiştir.

İkincisi marksizmle yeni tanışmış olmanın verdiği ideolojik alandaki hamlığın da bu tabloda etkisi büyüktür. Sömürü, sosyalizm, milli devlet, emperyalizm gibi yeni tanışılan kavramlar sosyalizm mücadelesi için böylesi bir “toyluk” döneminde gençliği kestirmeci bir yoldan bütünselliğe yerleşmeksizin etkisi altına almıştır. Bu durum, marksizmin derinleşme ve kalıcılaşma fırsatını ilk kez bulduğu her coğrafyada kaçınılmaz olarak yaşanılacak bir vakıa değildir. 60’lı yılların kısaca değindiğimiz özgün koşulları bu durumda etkili olmuştur. Sonuç olarak marksizmin sağlıklı kurucu kadrolarını barındıran, bu doğrultuda bir siyasi mücadeleyi yürüten ve gençliğin politizasyonunu yaratan en besleyici kanal olan TİP, gençliği kapsayamamaya başlamıştır. İdeolojik olarak sığ ancak bu dönemde mücadele pratiği açısından daha radikal unsurlar barındıran devrimci demokrasi, gençliği kazanmış ve sınıfsallıktan uzak “halkçı” karakterde bir mücadele yorumu gençlik nezdinde baskın hale gelmiştir.

Ve son olarak söylememiz gereken şey, bu tablonun doğrusal uzantısının işçi sınıfı ile kurulan tali bağ olduğudur. Türkiye’nin yarı feodal bir ülke olduğuna dair tespitler, köylülüğün baskın olduğu bir toplumsal ve ekonomik yapının mevcut olduğuna dair elde edilen teorik sonuçlar, işçi sınıfının gelişmemiş olduğu üzerinden kurulan stratejiler, burjuva devriminin henüz tamamlanmamış olduğuna dair ön kabuller... Bu tespitlerin gençliğin siyasi karakterinde yarattığı dağıtıcı etkisi çok büyüktür. İşçi sınıfına örgüt ve devrim stratejisinde yüklenilen edilgen rol, gençlik ile işçi sınıfı arasında kurulan uzun köprüler, gençliğin Türkiye devriminde üstleneceği başatlığa dair yanılsamalar böylesi bir arka planın sonucunda ortaya çıkmıştır.

Örneklerini, “Milli Petrol” kampanyası, emperyalizmin sembolü olarak görüldüğü için gazoz tüketiminin yasaklanması, talebe birliklerinin düzenledikleri forumlar ve seminerler, 6. Filo’ya karşı çeşitli eylemler, “NATO’ya hayır” haftası ve çeşitli yürüyüşler, 68 ile birlikte (başlayan) boykotlar, işgaller...” olarak sıralayabileceğimiz eylemlilikler gençliğin halkına karşı duyduğu sorumluluğun göstergesi, sosyalizm mücadelesinin ayağını bastığı zeminin bir parçası olduğu için çok değerlidir. Ancak gençliğin ideolojik ve teorik donanımının yukarıda anlatmaya çalıştığımız politik çerçevenin çeperlerini zorlayamadığına dair de çok somut birer göstergedir.

Ayrıca hareket belirlenimli bir tarzın varlığı kitle ayağında giderek harareti yükselen bir eylemlilik ile ifadesini bulmuştur. Bu net anlamda bir strateji tartışmasında somutlanmaktadır. Türkiye’de geleneksel solun veya partili geleneğin kendini bir özne olarak örgütlemesinden farklı olarak, bu hareket belirlenimli tarz kendini işçi sınıfı adına siyasete müdahalelerde bulunacak, iktidarı arayacak bir özne olarak örgütlememiş, kitle hareketi belirlenimli bir yol almış ve bu hat siyasal etkinlikte bir darlığa ve kuruluğa sebep olmuştur. 1960’larda özellikle öğrenci gençlik içerisinde ciddi bir tabana sahip olan bu siyasi tarz kendine özgü mücadele kültürünü ve biçimini mutlaklaştırmış, dar bir örgütsel düzleme odaklanarak, efsane üretimlerine ve kahramanlıklara fazla eğilim göstermiştir.

Günümüzde gençliğin karakterine, sosyalizm mücadelesine örgütlenme olanaklarına, odaklanan bu yazının bir yanıyla 60’lı yılların gençliğini anlamaya çalışması normaldir. Bu odaklanmanın bir benzerliklerden daha çok farklılıklara işaret etmesi bir zorunluluktur. Ancak böylesi bir zorunluluğun “geçmişi hırpalamak” anlamına gelmemesi gerektiği de açık. Sayısız özgün özelliğinin dışında 60’lı yılların gençliğinin, bugün solun üzerinden yürüdüğü siyasal başlıkların neredeyse tamamının, bu topraklarda yer edinmesinde çok büyük bir payının olduğunun unutulmaması gerekir. Özgürlük, bağımsızlık, antiemperyalizm, kamuculuk gibi kavramların bu topraklara, bir daha sökülemeyecek bir derinlikte kazandırılmasının, var olan kazanımların derinleştirilmesinin sonraki kuşaklara verdiği olanak muazzamdır. Dolayısıyla örneğin bağımsızlık denildiğinde toplumda sosyalizm çağrışımı uyandıran gençlik önderlerinin yalnızca tarihimizde değil eşit ve özgür bir gelecek kurma mücadelemizde de elbette ki çok önemli yerleri olacaktır.

Gençlik Durduğu Yerde Durmuyor: Bugün Ne Farkımız Var?

68 kuşağı gençliği Haziran’dan sonra etkili bir dinamiğe dönüşen gençliğe ilişkin tartışmalarda bıraktığı miras sayesinde temel referans olmayı sürdürüyor. Öte yandan hem bugünkü toplumsal yapı hem de gençliğin kültürel-siyasal-ekonomik konumlanışı geçmişten önemli farklar içeriyor.

Dış politikada Yeni Osmanlıcılık açılımı ve açılımın son yıllarda bu açılımın büyük başarısızlıkla sonuçlanmış olması, ülke içi dinamiklerin tamamının Cumhuriyet’in tasfıyesi ile birlikte başka tür eklemlenme ve anlamlandırmaların konusu haline gelmeleri gençliğin ayağını bastığı zemini yeniden tarif etmeyi zorunlu hale getirmektedir. Bunun üzerine kapitalizmin 60lı yıllardan farklı olarak dünya ölçeğinde yaşadığı ideolojik kriz eklenmelidir.

Haziran Direnişi’nin üzerinden henüz kısa bir süre geçti. Ancak buna rağmen Haziran sonrası diyebileceğimiz dönemde farklı bir kesitin şimdiden ortaya çıktığını görüyoruz.

Haziran direnişi her şeyden önce yakın bir tarihe kadar Birinci Cumhuriyetin ideolojik hegemonyası altında olan temaların, düzen içine kanalize edebildiği toplumsal enerjinin düzen dışına çıkma ve sosyalizmle bağ kurma potansiyelini gösterdi.

Bu anlamda aydınlanma ve özgürlük hem Haziran Direnişi’ne damga vurmuş, hem de gençlik içinde birincil politikleşme kanalları olmuştur. AKP eliyle Birinci Cumhuriyet’in tasfiyesi operasyonu ve sonrasında İkinci Cumhuriyet’in inşasında yaşanan güçlükler aydınlanma ve özgürlük kavramlarının gençliğin siyasal kompozisyonunda büyük bir tarihsel ve güncel önem kazanması ile sonuçlandı.

Ancak AKP’nin İkinci Cumhuriyet’i kurmakta yaşadığı kronik yetersizliğe rağmen 30 Mart seçimleriyle başlayıp cumhurbaşkanlığı sürecine uzanan süreçte bir güç tazelediği ve Haziran’la birlikte gerçek hale gelen “AKP’nin gidişi” beklentisinin bir nebze daha ertelendiği gerçektir. Bu durum Haziran’ı önemsizleştirmez. Ancak bir yıl öncesinde beklenilenden daha uzun erimli bir mücadelenin gerekli olduğunu saptamayı ve bu durumun içinde barındırdığı sosyalizm mücadelesi açısından ek avantajları açığa çıkarmayı gerektirir.

Tüm bunlar ışığında günümüzde gençlik içerisinde AKP karşıtlığı veridir. Dahası bu karşıtlığın İkinci Cumhuriyet’e eklemlenemeyecek bir özelliğin parçası olduğu da belirtilmelidir. Bu özellik, içerisinde Birinci Cumhuriyet’le şekillenen ve yaşanan sınıf mücadeleleriyle pekişen, dönüşen, içerilip aşılan siyasi temaların, ideolojik motiflerin, belli kavram ve pozisyonların bileşimini barındırmaktadır. Ancak Haziran’la ortaya çıkan beklentinin kısa vadede gerçekleşmemesi tam da bu bileşimin amorfluğundan, sistematize edilemeyişinden kaynaklanmaktadır.

Elbette sosyalizm ideolojisi bu sistematiği üretebilecek güce sahiptir ve bu açıdan sıfır noktasında değildir. Söylemeye çalıştığımız, bu sistematik ve bütünlük gençlik içerisinde yaygınlık anlamında bazı kısıtlara sahiptir.

Yaşadığımız süreç İkinci Cumhuriyet’in ideolojik olarak yerleşiklik kazanamaması, kendi toplumsal formasyonunu hayata geçirememesi ve bunların uzantısı olarak iktidar aygıtının meşruluğa bir türlü kavuşamamasının yarattığı bir süreçtir. Bunlara rağmen bu süreç İkinci Cumhuriyet’in bütünlüklü bir ideolojik-siyasal-toplumsal projesinin varlığının kabul edilmesini ve buna karşı mücadelenin de aynı bütünlüğe sahip olmasını gerekli kılar. Bu bütünlükten kaçış ise Haziran sonrasında ancak ve ancak bir takım reflekslerle ve belli ölçeklerin sınırında kalan hareketliliklerin ötesine geçilememesini yaratır.

Haziran sonrasında yaşadığımız sürece bu gerçeklik damga vurmuştur.

Gençliğin toplumsal olarak daha duyarlı, kültürel olarak yeniye alabildiğine açık olmasına rağmen örgütlü mücadeleden bu denli uzak olmasını da buraya bağlamak gerekir.

Günümüzün gençliğinin 60’lı yıllar gençliğinden farklarını ve yeni bir gençlik hareketinin mümkün olup olmadığını bu notlar ışığında daha detaylı inceleyebiliriz.

Yeni bir gençlik hareketi mümkün mü?

Öncelikle birkaç noktaya açıklık getirmek gerekiyor. Gençliğin sosyoekonomik konumu, toplumsal yaşantıda düştüğü yer ve bununla bağlantılı olarak üniversite yaşantısının aldığı biçim incelenmeden gençlik hareketine dair saptamalar eksik kalacaktır.

Özellikle son on yıldır büyüyen esnek çalışma alanı, kayıt dışı istihdam, en çok genç nüfusun çalışma ve yaşam standartlarını etkilemiştir. Meslek liselerinin ve meslek yüksek okullarının bütünüyle sermayenin ihtiyaçlarına göre şekillendirilmesiyle, staj ve intörnlük alanlarındaki düzenlemeler öğrenim hayatında “kitabına uygun” hale getirilen bir emek sömürüsü halini almıştır.

Bütün bunlara ek olarak üniversite öğrencileri özelinde, yarı zamanlı işlerde çalışmak, oldukça yaygın hale gelmiştir. Bu durum hem toplumdaki üniversiteli algısına dönüştürmüş hem de üniversitelilerin kendi kimliklerine yönelik bir sorgulamaya girişmesine yol açmıştır. Kampüs yaşantısının bitirilmesi ve gençliğin kent yaşantısıyla daha doğrudan bir ilişkiye girmesi, sosyal düzeyde kent ile alışverişin artması gibi sonuçları olan bu sürecin üstüne genç nüfusun işsizlik oranındaki artış, akademik kariyerin yine sömürü mekanizmalarıyla iç içe geçişi gibi unsurlar da eklenince üniversiteli algısını büsbütün değişikliğe uğratmıştır.

60’ların öğrenim hayatının böylesi bir formdan farklarını sıralamaya sanıyoruz ki gerek yok. Sadece şu kadarı söylenebilir ki İkinci Cumhuriyet’e, ideolojik alanda bütünlüklü karşı koyuş ve bu bütünlüğün gençliğin politik mücadelesindeki yansımaları, böylesi bir sosyoekonomik değişimi de veri almalıdır. Yani yalnızca ikinci cumhuriyetin ideolojik saldırısının bütünlük arz etmesi ve buna bütünlüklü bir kurguyla müdahale ihtiyacı değil, aynı zamanda gençliğin içerisine girdiği bu amorf toplumsal ilişkiler bütünü de net bir siyasal hattı zorunlu kılmaktadır.

Artık toparlamaya çalışabiliriz…

Türkiye gençliği 12 Eylül ile başlayan reel sosyalizmin çözülüşüyle yeni bir uğrağa ulaşan Türkiye’de, AKP eliyle yürütülen müdahalede en somut örneğini yaratan neoliberal saldırının, ideolojik ve toplumsal izdüşümlerinin içine hapsolmamıştır. Cumhuriyet’in çözülüşüyle meşruluğu ortadan kaldırılmaya çalışılan siyasal kanallara tutunmuş, 2. Cumhuriyet projesinin çökmesiyle ortaya çıkan boşlukları hem yaratmış hem de bu boşlukların içinde devraldığı siyasal motifleri yeni bir karakterde üretmiştir. Haziran Direnişi’yle birlikte bu kanallardan bir politikleşmenin ve bu çerçevede bir mücadele hattının sınırlarını zorlamış, Haziran sonrasında yeni bir gerçekliğe oturan siyaset düzleminde geçmiş mücadele hatlarının çok dışında bir bütünsellik arayışına girmiştir.

27 Mayıs’ın siyasal etkileri, sosyalist bloğun ve dünya ölçeğindeki sınıf mücadelelerinin yansıması başta olmak üzere 60’lı yılların gençliğinin bir dizi karakterine zemin hazırlayan nesnellik ise büyük ölçüde farklıdır. Bu anlamda ne devamlılığı olan bir resmi ideolojinin içerisinde şekillenen sosyalizan tepkilerden ne sol hareketin en azından birikimsel açıdan bir toyluğundan söz edilebilir. Bağımsızlık ve anti-emperyalizmin baskın motifler olduğuna, kapitalizmin gelişmemişliğine ve burjuva devriminin tamamlanmasının gerekliliğine dair saptamalarsa gündem dışıdır.

Yeni bir gençlik hareketinin mümkün olduğuna dair soruya peşinen olumsuz bir cevap verilmesi teorik olarak da, güncel politik yaklaşım olarak da mümkün değildir. Ancak bu gençlik hareketinin bambaşka bir düzlemde ve bu sefer öznenin daha fazla iradi zorlamasıyla, girdisiyle mümkün olduğu açıktır.

Bir bütünlük ve “nasıl bir ülke?” sorusuna yanıt arayan gençliğin günlük tepkilerle hareket etme zemininin sonuna gelinmiştir. Daha doğrusu bu tepkiselliğin sonuç alması büyük ölçüde son bulmuştur. AKP karşıtı mücadele, sosyalizm vurgusuyla ve sosyalizm projesinin bütünlüğüyle alışveriş içinde olacağı bir zemine oturtulmalıdır.

Aynı zamanda ekonomik yaşantının çok daha fazla içine giren gençliğin bu nesnel zemin göz ardı edilerek örgütlenmesi, örgütlü mücadeleye katılması mümkün değildir. Tekrar olacak, örgütlü bir müdahalenin eksik olduğu durumda ne yeni bir gençlik hareketinin ortaya çıkması, ne de gençlik eylemliliklerinin kalıcı kazanımlar elde etmesi mümkün değildir.

Bu tablo gençlik alanındaki imkanları ve sınırları göz önüne sermektedir. İkinci Cumhuriyet’in kuruluş sancılarının ebedi olduğunu başa yazarak ve Türkiye toplumunun ilerici birikiminin böylesi bir kuruluş sürecini imkansız kıldığını bilerek son bir vurgu yapabiliriz...

Yeni bir gençlik hareketinin gelişebileceği kabulü yanlış değildir. Ancak bu, sosyalizm ideolojisini taşıyan, doğrudan bir ideolojik gücü arkasına alan, öğrenci gençlik ile genç işçi profilinin geçişkenliğini göz ardı etmeyen ve mutlaka devrimci öznenin iradi zorlamalarıyla olgunlaşan bir hareket olabilecektir. Bu anlamda gençliği bekleyen hazır siyasi kanallar yoktur. Gençliğin politikleşmesini sağlayan kavramlar bir bütünselliğin parçası haline getirildiği ve sınıfsal bir ayrışmaya tabi tutulduğu ölçüde sonuç alıcıdır.

Türkiye’de sınıf mücadeleleri tarihinin içerisinden geçtiği bu önemli kırılma gençlik alanındaki bir yükselişe kapı aralamaktadır. Bu imkan ve olasılıklar özneyi gençlik alanına müdahaleye çağırmaktadır.

Sosyalist ideolojinin taşıyıcısı olarak gençlik

Özgün bir dinamik olarak gençliğin sosyalist hareketle kurduğu ilişki her zaman bir takım sorunları beraberinde getirdi. Sosyalist hareketin erken birikim dönemlerinde ortaya çıkan bu sorunların nesnel bir takım nedenleri olduğu, bununla birlikte, ortaya çıkan sonucun “Büyük keşfin” bu topraklardaki ilk adımı olması vesilesiyle değerli olduğunu tekrar etmekte bir beis yok. Birkaç hatırlatmayla devam edelim.

Tarihimizde sol kadroların donanımlarını kazandıkları üç alan ve her birine karşılık gelen üç dönem olduğunu düşünüyoruz. Ekonomi-tarih-sosyoloji. 60’lar fonun iktisada kaydığı dönemdi. Ülke ile ilgili yapılan tespitler ve bunlardan hareketle çizilen perspektifler, kalkınma tartışmaları, planlamanın gündemin en önemli maddeleri arasında yer alması vb. yukarıdaki gözlemi destekleyen ampirik veriler. “ Geri bıraktırılmışlığın”, açlık ve işsizliğin ekonomik nedenlerle açıklanması, bir kesim gençlik için oldukça heyecan verici bir etki yaptı. Artık sorunların nedenini ve dolayısıyla çözümü açıklayabilen genel bir çerçeve oluşmuştu. Bu dönem bir sol hareketin kelimenin siyasi anlamıyla hareket olabilmesi için sağlam bir teorik çerçeveye sahip olabilmesi gerektiği doğrusunun gençlik üzerinden doğrulandığı bir dönemdi.2

Oluşan bu çerçevenin, tam anlamıyla, resmin tamamlandığı bir çerçeve olmadığını belirterek devam edelim. Çünkü bu çerçerve gençlik hareketinin sınıf mücadelesine yapmış olduğu katkı göz önüne alındığında, yetersizdir. Sosyalist hareketin gençlikle kurmaya çalıştığı bağın bir dizi hatayı da beraberinde getirdiğini kabul etmemiz gerekiyor.

Sol hareketin gençlikle ilişkisi bağlamında iki temel sonuç ortaya çıkardığını söyleyebiliriz. İlki yukarıda söz ettiğimiz yetersizliğin bir çıktısı olarak değerlendirilebilir. Gençliğin dinamik, cüretkar, öğrenmeye ve dönüşüme açık, sermaye sınıfının oluşturduğu değer yargılarıyla uyum sorunu yaşayan bir devrimci toplumsal dinamik olduğu önermesidir. İkincisi, yine bir toplumsal dinamik olarak gençliğin, sınıflar mücadelesinin ortaya çıkardığı politik atmosferde, sınıflar mücadelesinin dengelerini işçi sınıfı lehine değiştirebilecek, ona enerji taşıyabilecek, sosyalist ideolojinin yaygınlaşması için öncü olabilecek bir unsur olduğu önermesidir. Kabaca tariflemeye çalıştığımız bu önermelerin, çeşitli alt başlıklarda çeşitlendiğini, farklı siyasi ve örgütsel sonuçlar verebildiğini görüyoruz. Bununla birlikte yıllardır yapılıyor olsalar da, bu tartışmaların hala aşılamadığını kabul etmemiz gerekiyor.

Bir toplumsal dinamiği tarif ederken o toplumsal dinamiğin, sınıf mücadelelerin ve sınıfsal çelişkilerin bir sonucu olarak ortaya çıktığını biliyoruz. Gençlik de, sınıf mücadelesinin yaratmış olduğu politik kompozisyonun bir parçasıdır. Önemli özgünlükleri olmakla birlikte, bu kompozisyondan bağımsız, kendinden menkul bir kategori olarak değerlendirilemez.

Buradan devam edelim. Kapitalist çelişkilerin bir sonucu olarak ortaya çıkan bir toplumsal dinamiğin, bu düzeni ortadan kaldıracak bir siyasal mücadeleye nasıl akacağı, çözümü bir hayli karmaşık bir problem olarak her zaman önümüzde duruyor.

Bu karmaşıklığı çözmek, problemi biraz olsun basit hale getirmekte fayda var. Bir toplumsal dinamik olarak gençlikle devam edelim.

Gençliğin sosyolojik özellikleri bağlamında bir değer taşıdığını kabul edelim. Yukarıda sözünü ettiğimiz sermaye sınıfının değer yargılarıyla uyuşamayan, öğrenmeye ve gelişmeye açık, cüretkar bir gençliğin sosyolojik özellikleri devrimci mücadele için nasıl bir değer taşıyabilir? Burada ideoloji devreye giriyor.

Gençliğin bu özelliklerinin sadece kendisinin devrimciliğe kanal açtığını söylemek biraz hayal olur. Başka türlü, dinci gericiliğin, faşist örgütlenmelerin sermayenin yaratmış olduğu değer yargılarının gençlik içerisinde de alabildiğine yaygınlaştığını düşündüğümüzde, bu önermenin ayakları yerden bir anda kesilebiliyor.

Sermayenin gençlik için özellikle öğrenci gençlik için ortaya attığı tasarı tam da bu çerçeveye denk düşüyor. Gençlik sermayenin iktisadi ihtiyaçlarını karşılayabilecek kalifiye eleman olarak değerlendirilmekle birlikte, düzenin devamlılığını sağlayabilecek önemli bir ideolog havuzu anlamına da geliyor. Düzenin devamlılığını sağlayan, meşruiyet kaybını tamamen önleyemese de, bir hayli gideren zengin bir kaynak işlevi görüyor gençlik.

Burada bir yanılgıyı düzeltelim. Sermaye düzeni için bu kadar elverişli bir toplumsal dinamik görüntüsü veren gençliğin, sosyalist siyaset açısından da benzer bir olanağı barındırdığını unutmayalım. Tek fark, sermaye düzeni, elinde bulundurduğu zengin araçlarla birlikte bu dinamiği kendisi için bir olanağa çevirebilmektedir. Sosyalist siyaset için ise, bu toplumsal dinamiğin özellikleri daha doğal olanaklar sayesinde kendisini göstermektedir.

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında, sermaye sınıfının bu başlıkta bir hayli zorlandığını biliyoruz. Burada temel belirleyen, dünya çapındaki ideolojik hegemonya mücadelesinde, sosyalizmin önemli bir ağırlığa sahip olmasıydı. Sosyalimin tüm insanlık için somut bir seçenek olduğu ve tüm toplumsal hareketlere ideolojik damga vurduğu dönemlerde, gençliğin kitlesel bir biçimde yüzünü sola dönmesi, enerjisini büyük oranda sosyalizmden yana kullanması yine gençliğin özgün özelliklerini dikkate aldığımızda kaçınılmazdı. Sosyalimin çözülüşü ile birlikte aynı zorluğu bu sefer sosyalist hareketin kendisi yaşadı.

Seksenli yıllarla birlikte artan, doksanlı yıllara geldiğimizde ise daha da keskinleşerek ortaya çıkan ideolojik atmosfere baktığımızda, ortaya çıkan tablonun gençlik açısından pek parlak olmadığını daha doğrusu gençliğin düzen içerisinde aldığı pozisyonun bir hayli karmaşık ve komünistler için can sıkıcı olduğunu söyleyebiliriz. Emperyalizmin tüm dünyayı dönüştürürken elde ettiği ideolojik mevzilerin önemli bir bölümünü gençliğin kendisini gençliğin içerisinde yeniden üretmesiyle kazandı. İnsanlığın evrensel kazanımları da dahil olmak üzere, eski olan her şeyin yok edilmesi, ve sermaye ideolojisinin yeni olarak pazarlanması, gençliğin toplumsal algıda, yeni olanı temsil edebilmesi sayesinde elde edildi. Buna gençlik kavramının kendisi de dahil.

Bu yıllarda gençliğin liberal özgürlükçülükle hemhal olduğunu ve bunun tüm toplumsal katmanlara yayıldığını söyleyebiliriz. Mesela gençliğin özgün özelliklerinden biri sayılabilecek, geleneksel değer yargılarıyla kavgalı durumu, sosyalizmin yaratmış olduğu değerlerin mücadelesi için de kullanıldı. O dönemin çeşitli eserlerine de damgasını vuran ve “kuşak çatışması” olarak pazarlanan duruma bir de bu gözle bakmakta fayda var.

Yeni yüzyıla, emperyalizmin dünya ölçeğinde zafer kazandığına tüm dünyayı ikna ettiği bir dönem olarak başlamış oldu. İki kutuplu dünyadan arda kalan ve hala dönüşümünü tamamlayamamış ülkelerde ortaya çıkan “halk hareketlerinin” başını yine gençlik çekiyordu. Türkiye’de marjinal kalmakla birlikte, genç siviller hareketinin bu kadar gündemimize girmiş olması bile buna işaret ediyor.

Türkiye açısından ortaya çıkan durumun o kadar da kötü olmadığını bilelim. Neyse ki, Türkiye’de gerçekleşen o büyük dönüşümün nesnesi hiç bir zaman gençlik olmadı. Bunun tarihsel bir arka planının olduğunu unutmayalım.

Çeşitli toplumsal dinamiklerin, her ülkede kendine ait özelliklere de sahip olduğunu söylemiştik. Bu özgünlüğü o ülkenin siyasi, ideolojik ve kültürel yapısı belirliyor. Türkiye’de de gençlik, bir bütün olarak kendisini Türkiye toplumuna gösterdiği anlar her zaman iyiden ve güzelden, kısacası soldan yana oldu. Bu yüzden “Bizim gençliğimizde” şeklinde başlayan cümlelerin gençliğe negatif bir gönderme değil, her şey yerle bir olurken, kendisini hep iyiden yana göstermiş olan gençliğin ortaya çıkmamasına bir sitem olarak değerlendirmek gerekiyor.

Şimdiye kadar söylediklerimiz hep böyle olacak anlamına gelmiyor tabi ki. Türkiye’de AKP dönemi öncesinde, gençliğin siyasi duyarlılıklarını oluşturan yapının, soldan beslenmiş bir ideolojik atmosferle şekillendiğini unutmayalım. AKP ise bu alanı bir hayli dağıtmış durumda.

Haziran direnişinde de kendisini soldan yana gösteren gençliğin, büyük bir tehditle karşı karşıya kaldığını görmek durumundayız. Sosyalist ideoloji AKP karşıtlığında somutlanan kimi değerlerin ayakta kalmasının ve geleceğe bir bakiye bırakmasının tek koşulu haline gelmiştir.

Gençliğin Türkiye topraklarında göstermiş olduğu performansın, gençliğin kendine özgü özellikleriyle açıklanamayacağını söylemiştik. Bu özgünlük, eğer güçlü bir ideolojik formasyonla beslenemezse, Türkiye’de meşruiyetini kaybetmeye yüz tutmuş sermaye ideolojisinin yeniden ayağa kaldırılabilmesi için, gençliğin bu noktada bir misyon edinmesi işten bile değil. Eğitim sisteminde gerçekleşen dönüşümü, hayatımızın önemli bir parçası haline gelen sosyal medya araçlarını, kültür-sanat alanında ortaya çıkan tabloyu hafife alamayız.

Aksi mümkün değil mi? Bizim için yanıtlanması gereken esas soru bu. Gençliği sosyalist ideolojinin taşıyıcı unsuru olarak siyasi kompozisyonun içerisine yerleştirmek... Emperyalizmin toplumu gerici ideolojilerle kuşatmak için yararlandığı gibi, sosyalist siyasetin de bunu değerlendirmesi kaçınılmaz. Ancak bu gerçekleşebilirse, gençliğin sosyolojik özelliklerinin de daha anlamlı hale geleceğini unutmamamız gerekiyor. Gençlik içerisinde sosyalist bir kimlik inşa etmeden, gençliğin ileri mevzilerde hareketlenmesinin artık nesnel zeminleri ortadan kalkıyor.

Sermaye ideolojisinin son 20 yıla kıyasla inandırıcılığını, insanlık için yeni olanı sürdürme kabiliyetini kaybettiğini söylüyoruz. Bu bağlamda sermaye ideolojileri içerisinden (milliyetçilik, liberalizm vs.) de bir tanesinin öne çıkması mümkün görünmüyor. AKP’nin yaratmış olduğu liberal-muhafazakar-demokrat dalganın da sonuna gelmiş bulunuyoruz. Sosyalizmin insanların karşı karşıya kaldığı sorunların çözümü için somut bir seçenek olması çok daha olanaklı görünüyor. Gençlik tam da bu noktayı kendisine bir görev tariflemeli ve emperyalizmin hegemonya kurduğu birçok alanda, sermaye ideolojisinin etkisini dağıtıcı müdahalelerde bulunmalı ve sosyalist ideolojinin kök salması için mücadele etmelidir. Gençliğin dinamizminden söz edeceksek, bu dinamizmin, sosyalist ideolojinin içinde barındırdığı düşünsel ve devrimci dinamizmle buluştuğu anda gerçekliğe kavuşabileceğini iddia ediyoruz. AKP karşısında elde edilebilecek en somut ve gerçek kazanım budur.

 

  • 1.  Aydın Giritli, Bitmeyen Tartışma 27 Mayıs, Gelenek 52. sayı, Temmuz 1996.
  • 2.  Hikmet Seçkinoğlu, Sol Siyasette Gençlik, Gelenek 22. sayı, Kasım 1988.