DEVLET TARTIŞMASINDA ZOR KONU

İşçi sınıfının kurtuluş mücadelesinde; bu, emperyalizm çağında tüm insanlığın kurtuluşuyla eş anlama geliyor, devlet tartışması hep kritik bir yerde durmuştur.

 

Nedeni belli: Devlet, iktidara sahip olmak demek, toplumsal zenginliğin bölüşümünün kurallarını belirleme gücünün meşru aracını elinde tutmak demek.

 

Öyleyse devlet tartışmasının hâlâ kapitalizmi yıkma mücadelesini sürdürenler için önemi, iktidar mücadelesi bağlamında ifade ettiği stratejik anlamdır.

 

İktidarın ele alınmasından sonra işçi devletinin örgütlenmesinde ana ilke ne olmalı, böyle bir devletin burjuva devletinden farkları nelerdir, bu geçiş süreci nasıl yaşanacak ve tüm bunlar için bugünden yapılması gerekenler var mıdır... Bunlar önemli tartışmalar, yeri geldikçe değineceğiz.

 

Bu yazıda amaç, şimdiden tam olarak öngörülmesi imkansız koşullar üzerine spekülasyon yapmak değil. Bunun doğru bir yöntem olduğunu da düşünmüyoruz. Hatta bu öyle riskli bir konu ki, bugünle pek ilgisi yokmuş gibi görünen komünizmin ileri evrelerine dair söyleneceklerde fazla ileri gidilirse, bu çıkarımların bugünkü mücadeleye dokunan zararlı sonuçlara yol açması çok muhtemel.

 

Bu yazıda Marx’ta olmayan emperyalizm olgusunun devlet teorisinde nasıl bir farklılaşmaya neden olduğu, devlet-toplum ilişkilerinde hangi yeni sorunları masaya koyduğu ve kapitalizmden komünizme geçiş sürecinde proletarya diktatörlüğünün hangi yeni görevlerle yüklendiğine değineceğiz.

 

Önce sınırlar

 

İlk önce Marx’ın devlet söz konusu olduğunda derli toplu bir çalışması olmadığını söyleyerek başlayalım. Devlet konusunda en çok kullanılan pasajları aslında, kendi deyişiyle “kenar notları” olan Gotha Programı’nın Eleştirisi’nde yer alıyor. Bu çok önemli metin yayınlanmak üzere hazırlanmamış, böyle kurgulanmamıştır, o yüzden bütünsel de değildir, kendini tamamlamaz. Bu durum içindeki pasajlara da yansır.

 

Michael A. Lebowitz bu kitapla ilgili bir makalesinde1 bütün kenar notları için geçerli olduğu gibi, içeriğin büyük ölçüde eleştiriye hedef olan belge tarafından dayatıldığının, akıl yürütmenin hem düzeninin hem de akışının dışarıdan belirlendiğinin altını çiziyor. Ve bu nedenle de bazı sözlerin açıkça ilk bakışta anlaşılmasına rağmen, bazen de ortaya atılan hususların yüzeyden bakılınca tam olarak görülmeyen derindeki bir analizi yansıttığını söylüyor. “Öyleyse, içsel (başka bir yerde bulunabilecek olan) tezin kavranıp yeniden kurulamaması önemli yanlış anlaşılmalara yol açabilir.” diyor.

 

Bu kitapta kavranıp yeniden kurulmasına fırsat bulunmayan tezlerden bir tanesinin Marx’ın devlet konusundaki fikirleri olduğunu söyleyebiliriz. Marx’ın (alt ve üst aşamalarıyla birlikte) komünizmin devleti konusundaki en berrak ifadeleri hepi topu birkaç sayfayı bulan bu eleştirel notlardır.

 

Marx kendi metodolojisini devlet üzerine uygularken fazla ileri gitmemeye dikkat etmiştir. Burada da sınırı belirleyen, işçi sınıfının tarihsel rolü. İşçi sınıfı tarihte kendi dahil tüm toplumsal sınıfları ortadan kaldırma misyonuyla ifade ediliyorsa, Marx ancak bunun yasalarını, var olmuş ve var olan ekonomik ve bununla bağlantılı toplumsal ilişkileri sistemli bir şekilde analiz edebilirdi. Nitekim Marx’ın metodolojisinin en yetkin örneğini Kapital’de görebiliyoruz. Kapital’i okuyunca kapitalizmin ne olduğuna, nasıl işlediğine dair çok net bir fikrimiz, bilgimiz oluyor. Ama Marx “komünizm” diye bir kitap yazamazdı. Yazabileceği en fazla bir manifestoydu.

 

Yukarıdaki uyarı bu noktada anlam kazanıyor. Tezin kavranıp yeniden kurulamaması bir tesadüf değil. O yüzden bazı konularda fazla konuşmak, ancak gevezelik olabiliyor. Marx’ın uyarısı ve gösterdiği sınır açık:

 

Komünist bir toplumda devlet ne gibi bir dönüşüme uğrayacaktır? Başka bir deyişle, devletin bugünkü işlevleriyle benzeşen hangi toplumsal işlevler kalacaktır? Bu soru, ancak bilimsel olarak yanıtlanabilir ve ‘halk’ sözcüğü ile ‘devlet’ sözcüğünün bin bir kombinasyonu da bulunsa bir arpa boyu yol alınamaz.2

 

Aslında Marx bilimsellik vurgusunu yaparken, komünizmin ileri aşamasında devletin alacağı şekil ancak görülür ve ölçülür demiş oluyor; spekülasyona kapıyı kapatıyor. Marx bu pasajda aynı zamanda odaklanılmaması gereken yeri de gösteriyor bize. Peki nereye mi odaklanılmalı, o da devamında geliyor:

 

“Kapitalist toplum ile komünist toplum arasında, birinden ötekine devrimci dönüşüm dönemi yer alır. Buna politik alanda bir geçiş dönemi tekabül eder ve bu dönemde devlet, proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir biçim alamaz.”3

 

Devlet, Marksist çözümlemede ancak bir sonuç olarak odak haline gelebilir. Marksizm, devleti de sınıflı toplumların ürünü olarak ele alır. Marx’ta da, Engels’te de vurgulanan şey devletin “sönümlenmesi”dir. Hatta Marx’ta bu vurgu çok daha geri plandadır ve genelde metinlerinde devlet ifadesini kullanmaya devam eder; “devlet olmayan devlet” gibi eklerle...

 

Belli ki Marx’ın bu konuda kavramsal bir titizlik göstermek gibi bir telaşı yok. Zira yukarıdaki alıntıyı tekrar hatırlayacak olursak “Komünist bir toplumda devlet...” ifadesini kullanıyor. İstenirse Marx’ın komünizmde bile devletin olacağını kabul ettiği iddia edilebilir. Ancak bu hem ifadeyi cımbızlamak hem de Marx’ın külliyatına çok miyop bir okuma yapmak olur.

 

Doğru olan Marx’ın söylemindeki rahatlığı, onun neyi dert edip etmediğinin göstergesi olarak ele almak. Marx komünizmde devletin olup olmayacağıyla ya da neye benzeyeceğiyle çok ilgilenmez. O, kapitalizmden komünizme geçiş sürecindeki devletin niteliğiyle, aslında o niteliği de belirleyecek olan üretim ilişkilerindeki dönüşümle ilgilenir. Nitekim bu geçiş sürecinde devleti “topluma bütünüyle bağımlı bir organa”4 dönüştürmekten bahseder. Marx’a göre zaten gerisi gelecektir... Zaten kitabın (Eleştiri) kuramsal katkısı özellikle sosyalizm sorununun ve kapitalizm sonrası toplumda devletin alacağı mahiyetin çevresinde yoğunlaşır.5

 

“(Komünizmin ileri aşamasında) kişiler üzerine hükmetmenin yerine, şeylerin idaresi ve üretim süreçlerinin yönetimi geçer. Devlet ‘ortadan kaldırılmaz’, sönüp gider.”6 (Engels, Bay Eugen Dühring bilimi alt üst ediyor)

 

Sönümlenme fiili, kendiliğindenlik içerir. Devletin yapısına, niteliğine müdahale edilebilir ancak, devleti ortadan kaldırmak adına fiili bir müdahale mümkün değildir.

 

Sınıf mücadelesinin öznesi olarak insanın baş aktörlerden biri olduğu Marksizmin, özneye pek de yer açmayan sönümlenme süreciyle çok ilgilenmemesi, hem bilimsellik hem de kendisiyle tutarlılık gereğidir.

 

Ama komünizme giden süreci hazırlayacak koşullarla, asıl olarak onunla ilgilenir. Lenin, Engels’ten aktarıyor:

 

“Devlet, daha çok, belirli bir gelişme aşamasındaki toplumun bir ürünüdür; bu toplumun kendi kendisiyle çözülemez bir çelişki içine girdiğinin, önlemekte yetersiz kaldığı uzlaşmaz karşıtlıklara bölündüğünün itirafıdır.”7

 

Bunu demekle, sınıfların ortadan kalktığı ileri komünizm sürecinde devlete ne olacağı tartışmasının da bir noktadan sonra siyasi nitelik taşımadığını söylemiş oluyoruz.

 

Ancak tüm ülkelerde işçi sınıfı iktidarı eline almadığı sürece, proletaryanın iktidara geldiği tekil tekil ülkelerde sınıfların ortadan kaldırılmasından sonra dahi, sınıf mücadelesinin ortadan kalkmayacağını söylememiz gerekiyor. Hem içeride hem dışarıda...

 

Tabii burada da mutlak bir eş zamanlılık olmak zorunda değil. Eşitsiz gelişim komünizme geçiş sürecinde de işleyecektir. Ancak bu sürecin tarihsel olarak başladığını iddia edebilmek için en azından emperyalizmin bir sistem olarak belirleyici etkisinin kırıldığının, dağılma sürecine girildiğinin, kapitalizmin motor gücü belli merkezlerde işçi sınıfının iktidara geldiğinin görülmesi gerekiyor.

 

Değişen şeyler

 

Kapitalizmden komünizme geçiş sürecinin, Marx’ın öngördüğünden uzun süreceği artık anlaşılmış oldu. Bir dünya devrimi gerçekleşmediği sürece, tek tek ülkelerin komünizmin ileri aşamasına ulaşmasıysa imkansız.

 

Marx, devrimin gelişmiş kapitalist ülkelerde patlayacağına ve bunun yakın gelecekte olacağına inanıyordu. Bu olduktan sonra da dünyanın geri kalan kesimlerinin zaten bu tarihsel ilerlemeye direnç gösterme gücü olmayacaktı. Marx’ta bir dünya devriminin ölçeği en fazla Avrupa sayılırdı, bu da o zaman için mümkün görünüyordu. Hatta, Lenin dahil Bolşeviklerin tamamı uzun süre buna inanmaya devam etti.

 

Marx’ın bu öngörüsü gerçekleşmediği gibi, devrim kapitalizmin az geliştiği Doğu’dan geldi. Üstelik Marx’ın hiç öngörmediği bir şey oldu ve gelişmiş kapitalist ülkeler, uzun süre sosyalizmin karşıt kutbunu oluşturdular. Sosyalizmse gelişmişlik açısından geri ülkelerde mevzi kazandı. Bu öngörülmeyen durum, Marksizmin temel çözümlemelerinde herhangi bir revizyon ihtiyacı doğurmasa bile, devrim stratejisi, proletarya diktatörlüğü süreci, devletin geçiş sürecindeki rolü gibi konularda yeni çözümleme ve güncellemeleri zorunlu kıldı. Öyleyse bugünden geriye dönük okuma yaparken, bu tarihsel serüvenin ışığını Marx’ın sayfalarına yansıtmalıyız.

 

Emperyalizm çağına yetişemeyen ustalarda devlete dair temel vurgunun “sınıfsal baskılama aracı” olmasının nedeni de bu iyimser beklentiydi. Ancak devletin bu temel tanımı ve işlevi uzun süredir yeterli değil. Zaten Sovyet Devrimi'nin pratiği ve onun önderi Lenin buradaki sınırı aşacak, teoriye yeni boyutlar katacak. Sovyet Devrimi’nin Gramsci’nin deyişiyle yalnızca Kapital’e karşı değil, vurguyu yanlış uçlara çekmemek kaydıyla, Marx’ın külliyatının tamamına karşı yapıldığını söylemek yanlış olmaz.

 

Bu nedenlerle emperyalizm çağında devlet tartışmasında Marx’ın ya da Engels’in metinlerinden yola çıkarak fazla teorik, soyut düzlemde ilerlenmesinin sınırları var. Öyle ki klasik metinlerde devletin en sade tanımı olarak verilen “bir sınıfın diğerini ezmesi” burada yeterli görünmüyor. Çünkü yeni sorular, yeni sorunlar var.

 

Kanımca bunların başında gelenler uzun sürecek geçiş evresinde devlet-toplum ilişkisinde bireyin devlete yabancılaşmasının önüne nasıl geçileceği, bunun devrim stratejisiyle bağlantısının hangi noktalarda kurulacağı, devletin bu handikapları aşmada üstleneceği yeni rollerin neler olacağıdır...

 

Yabancılaşmanın temeli

 

Uzun soluklu, aynı anlama gelmek üzere yeni ve daha zorlu sorunlarla dolu bir mücadele sürecinin işçi sınıfını beklediğini söylemiştik. Bu, işçi sınıfı herhangi bir ülkede iktidarı almış olsa bile, uzun süre sosyalizm (proletarya diktatörlüğü) ile yönetileceği, ülke içinde ezilecek – baskılanacak bir burjuva sınıfı kalmasa dahi, “onun (bireysel üreticinin) topluma bir biçimde vermiş olduğu miktarda emeği, başka bir biçimde geri aldığı” şeklindeki hak ilkesinin devam edeceği anlamına geliyor.

 

Peki bu ilkenin tartışmamızda ne gibi bir önemi var?

 

“... eşdeğerlerin değişimi meta değişiminde yalnızca ortalama olarak var olup, bireysel durumda var olmadığından, ilke ile pratik artık çelişmemekle birlikte, eşit hak, hala -ilke olarak- burjuva bir haktır.”8

 

Demek ki, işçi sınıfının iktidara geldiği herhangi bir ülkede ezilecek burjuva sınıfının kalmaması, orada sınıf mücadelesinin bittiği anlamına gelmiyor. Çünkü her an bünyeyi hasta hale getirmeye müsait bir virüs (burjuva hak ilkesi) vücutta dolaşmaya devam ediyor. İşte bu noktada devleti bir sınıfın diğerini baskılama aracı tarifinin ötesinde bazı işlevlerle donatmak zorundasınız.

 

“Burjuva hak ilkesi” devam ettiği sürece, ki bu proletarya diktatörlüğü, sosyalizm sürecinde böyle olacak, geçiş sürecinin Marx’ın öngördüğünden daha uzun süreceği de düşünüldüğünde, bu paylaşım biçiminin üretici güçler ve devlet arasında yabancılaşmaya neden olmaması için devletin yeniden nasıl organize edileceği, halkın devlet yönetimine nasıl katılacağı en önemli sorun olarak duracak. Bunu çözmek elbette devletin ve iktidarı işçi sınıfı adına ele alan öncü partinin görevi.

 

Hele emperyalizm çağında, birçok ülkelerin sınırlarının önemsizleştiği bir dönemde... Komünizmin ileri aşamasına geçiş, ancak burjuva paylaşım ilkesinin de tasfiye edilmesiyle birlikte olabilir, bu da dünya çapında bir proletarya diktatörlüğünü zorunlu kılar. Ancak o zamana kadarki süreçte işçi sınıfının iktidarda olduğu ülkeler hem güçlü bir devlet aygıtına ihtiyaç duyacak hem de bu devlet aygıtı ile halk arasına bir yabancılaşma olmaması gerekecek.

 

Sınıf mücadelesinin sonu ancak burjuva hak ilkesinin (verdiğin emek karşılığında toplam üretimden pay alma) tamamen ortadan kaldırılmasıyla gelebilir demiştik. Bu komünizmin ileri evresinde gerçekleşebilir. Marx bunun koşullarını şöyle tarifler:

 

“Komünist toplumun daha yüksek bir aşamasında, bireylerin iş bölümüne köleleştirici bağımlılıkları ve bu arada zihinsel emek ile bedensel emek arasındaki karşıtlık sona erdiği zaman; emek artık yalnızca bir geçim aracı değil, ama kendisi yaşamsal gereksinim olduğu zaman; bireylerin çok yönlü gelişmeleri üretken güçlerini de artırdığı ve kooperatif zenginliğin bütün kaynakları gürül gürül fışkırdığı zaman – ancak o zaman, burjuva hukukunun dar ufukları tümüyle aşılabilir ve toplum, bayraklarının üstüne şunu yazabilir: “Herkesten yeteneğine göre, herkese emeğine göre.”9

 

Peki tüm bunlar nasıl olacak: İş bölümüne bağımlılık nasıl sona erecek, emek türleri arasındaki ayrım nasıl ortadan kalkacak, emek geçim aracı olmaktan çıkıp nasıl sadece yaşamsal gereksinim olacak...

 

Bunlara yanıt vermek için bir adım daha atmamız gerekiyor:

 

“Tüketim araçlarının bölüşümü, üretim koşullarının bölüşümünün bir sonucundan başka bir şey değildir; oysa üretim koşullarının bölüşümü, üretim tarzının kendisinin bir özelliğidir. Örneğin, kapitalist üretim tarzı, yığınlar, yalnızca üretimin kişisel koşulu emek gücüne sahip bulunurken, üretimin maddi koşullarının, sermaye ya da toprak mülkiyeti biçiminde emekçi olmayanların elinde bulunması olgusuna dayanır. Eğer üretimin öğeleri bu biçimde bölüşülürse, bundan tüketim araçlarının bugünkü bölüşümü kendiliğinden çıkar. Eğer üretimin maddi koşulları, emekçilerin kendilerinin kolektif mülkiyeti olsaydı, tüketim araçlarının bugünkünden farklı bir bölüşümü, bu yeni durumun sonucu olacaktı. Vülger sosyalistler (ve onlar aracılığıyla demokratların bir kesimi), bölüşümü üretim tarzından bağımsız bir şey olarak ele alma ve bu yüzden de sosyalizmi, özünde bölüşüm çevresinde dönüp dolaşan bir şey olarak sunma konusunda burjuva iktisatçılarını izlemişlerdir.”10

 

Burası devletin komünizmdeki akıbetine dair fantezi boyutuna kaçan tartışmalar yerine, o süreci de koşullayacak olan zemini, yani üretim ilişkilerinde yaşanacak-yaşanması gereken dönüşümü işaret ederek hem daha gerçek, hem de müdahale edilebilir bir alan sunuyor bize. Yazıda birkaç defa ifade edildiği gibi, biz asıl olarak devletin ne olacağıyla ilgilenmiyoruz ama devletin akıbetini de belirleyecek olan üretim ilişkilerindeki dönüşümle ilgileniyoruz.

 

Marx’ın sosyalizmi “bölüşüm” ilkesi içine sıkıştırmaya çalışanlara karşılık, “üretim ilişkileri” vurgusu çok önemli. Özünde işçi sınıfının kurtuluş mücadelesi bir hak mücadelesi değildir çünkü. Hak, toplumla alışveriş ilkesine dayandığından, onunla karşıtlık temeli üzerine kurulduğundan son kertede bir burjuva taleptir ve bölüşümü esas alır. Oysa biz üretimle, onun koşullarıyla ilgileniyoruz. Üretimdeki dönüşüm komünizmde birey-toplum karşıtlığını ortadan kaldırmış olacağından talep edilecek bir hak kalmayacak. Çalışma yaşamsal bir etkinlik, ürünlerin paylaşımı ihtiyaca göre doğal bir süreç olacak.

 

Ancak, geçiş dönemi olan sosyalizmde tüketim araçlarının bölüşümü burjuva hak ilkesine dayanmaya devam edeceğinden bu aslında kapitalizmden taşınan bir hastalık olarak var olmaya devam edecek.

 

Marx’ın komünizmin ilk evresi olarak tarif ettiği, kapitalizmden komünizme geçiş döneminin ilk evrelerinde uygulanan “emeğin mukabilince tüketim aracı” denklemi, her ne kadar asalak burjuva sınıfının tasfiye edilmesiyle işçiler için kapitalizme göre nispi ilerleme anlamına gelse de ve bu anlamda artık ürüne el koyan patron sınıfının olmaması nedeniyle bir eşitlik ifadesi gibi görünse de aslında komünizmin “herkesten yeteneğine göre herkese ihtiyacı kadar” ilkesine göre bir eşitsizlik talebidir. Çünkü:

 

“Doğası gereği hak, ancak aynı ölçü birimi kullanıldığında söz konusu olabilir, ama eşit olmayan bireyler (eşit olsalardı ayrı ayrı bireyler olmazlardı) ancak aynı açıdan değerlendirildiklerinde, belirli bir yönden ele alınırlarsa; örneğin bu durumda, geri kalan her şeyden yalıtarak yalnızca emekçi olarak hesaba katılır, diğer her şey göz ardı edilirse, aynı ölçütle ölçülebilir. Öte yandan bir işçi evlidir, öteki değildir; birinin ötekinden daha çok çocuğu vardır vb... Bu durumda eşit emek sarf ettikleri halde, ve dolayısıyla toplumsal tüketim fonundan eşit ölçüde yararlanma olanağına sahip bulundukları halde, biri ötekinden çok alacaktır, biri ötekinden daha zengin olacaktır, vb... Bütün bu kusurlardan kaçınılacaksa eşit hak değil, eşit-olmayan hak olmalıydı.”11

 

Buradaki burjuva hak anlamında eşitlik talebi, aslında aslında eşitsizliğin devam etmesi; ve yine aslında burada talep edilen hak, bir haksızlık talebi anlamına geliyor.

 

Bu sürecin uzaması, yani işçi sınıfının tüm dünyada iktidara gelmesinin uzaması, sınıfın iktidarda olduğu ülkeler açısından her zaman bir tehlikeyi barındırır. O da yabancılaşma ve bunun önlenememesi durumunda sosyalizmin tehlikeye girmesi.

 

Yabancılaşmanın temelinde yatan şey, kapitalizmin tasfiye edilmesine rağmen mülkiyet hakkının henüz tamamen yok edilememiş olmasıdır. Sosyalizmde mülkiyet hakkı “emek gücünün özel sahipliği” olarak devam eder. Bu da üretici insanı tüm toplumla “özel emek gücünü tüketim araçlarıyla mübadele eden” birey olarak ilişkilendirir. Mülk sahibi iki taraf, yani emek gücünün sahibi olarak birey ve tüketim araçlarının sahibi olarak toplum karşı karşıya gelir ve quid pro quo (şunun karşılığında sana bunu veriyorum) anlayışıyla değiş tokuşta bulunur.12

 

Bu karşı karşıya geliş ortadan kaldırılmadığı sürece devlet de var olmaya devam edecektir. Yabancılaşma olduğu, çıkar çatışması devam ettiği sürece devlet olacaktır. Buradaki çıkar çatışması üreticinin emeğinin özel sahipliği nedeniyle, emeğini tüketim maddelerini elde etmenin bir aracı olarak sayması; emeğinin karşılığında “hak ettiğini” düşündüğü karşılığı almazsa daha az emek sunması... Emeğin yabancılaşması, topluma, toplumun diğer üyelerine yabancılaşmayı getirir.

 

Bölüşümdeki hak ilkesinin değişmesi içinse üretim ilişkilerinin, ekonomik yapının değişmesi gerektiğini söylemiştik.

 

“Burada birbiriyle mücadele eden iki eğilim vardır. (Kapitalizmden) miras kalmış bir kusur olarak emek gücünün özel sahipliği, yeni toplumun ileriye gidebilmesi için alt edilmelidir: Eğer bu başarılırsa, o enfeksiyon, üretim araçlarının ortak sahipliğine dayanan işbirliğine dayalı toplumu yıkamaz.”13

 

Yani aslında üretici güçler bir yandan toplumsal bir üretim biçimiyle üretimlerini yaparlarken, diğer taraftan tüketim araçlarını burjuva hak ilkesi çerçevesinde paylaşırlar. Buradaki çelişki dönüşüm süreci boyunca taşınır.

 

Dolayısıyla bu çelişki sosyalizmde, özellikle tekil tekil ülkelerdeki işçi iktidarlarında kolay kolay değişmeyeceğine göre, insanların topluma yabancılaşmasının önüne nasıl geçilecek? Bu soru emperyalizm çağında çok daha kritik bir önem taşıyor.

 

Buraya bulunan çözüm, en azından Marx ve Engels’in bıraktığı mirasta, genel olarak proleter devletin geçiş sürecinde yaşayacağı yapısal dönüşümle açıklanıyor.

 

Ancak bu kapitalizmin emperyalizm aşamasını görememiş Marx ve Engels’in yapıtlarında (bu yapıtlar yine yukarıda değinildiği gibi bir devrim beklentisinin çok ileri olduğu yıllarda yazılan metinler) geçiş sürecinin daha kısa olacağı öngörülerek ve bu süreçte sosyalist devletin mücadele başlıkları daha sade olduğu (burjuva sınıfının ezilmesi, devletin yapısal dönüşümü...) düşünülerek üretilmiş metinler.

 

Yabancılaşmayı aşmak

 

Burada kavram üstünde kısa bir not düşmek gerekiyor. Yabancılaşma, yabancılaşmamış ya da yabancılaşmaya en uzak noktaya referansla tanımlanabilir bir durumu tarifler. Yabancılaşmamış olan, komünizmin insanıdır. İnsan komünizmden ne kadar uzak düşerse, o kadar yabancılaşmıştır. Marx’a göre yabancılaşma “olmaması gereken bir hata, kusurdur.”

 

Dolayısıyla yabancılaşma, soyut tarafı ağır basan bir tartışmadır. İnsan bunu kolayca duyumsayamaz; çünkü yabancılaşmıştır. Üretim ilişkilerinden kaynaklanan bir kusur olması nedeniyle de bu ilişkiler değiştirilmediği sürece bir sorun olarak kalmaya devam edecektir. Panzehiri de ancak bilinç düzeyindeki gelişimdir.

 

“Yabancılaşmayı derli toplu ele aldığı tek yerde Marx, bu olguyu dört geniş ilişki arasında pay ederek sunar. Bu dört ilişki öyle bürünmüştür ki, bir araya geldiklerinde insanın bütün varlığını kaplar. Bunlar insanın kendi üretici etkinliğiyle, ürünüyle, diğer insanlarla ve türüyle ilişkisidir.”14

 

İşçi sınıfının iktidara geldiği ülkelerde üretimin ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi insan hayatını kaplayan bu dört alan üzerindeki yabancılaşmaya da müdahale imkanı sunar. Bu alanlardaki niteliksel dönüşüm, yabancılaşmayı tamamen ortadan kaldırmasa bile, devletin buraya yapacağı ek müdahalelerle minimum seviyede tutabilir ve sosyalizmin bu yabancılaşmadan kaynaklı tehlikeye girmesini engelleyebilir.

 

Kapitalizmde üretici etkinlik olarak çalışma işçiye dışsal bir olgudur. “insanı onaylayacağı yerde yadsır, bir gereksinimi doyuracağı yerde kendisine dışsal olan gereksinimleri doyurur.” Burada işçi “fiziksel ve zihinsel enerjisini özgürce geliştiremez, bedenini çürütür ve aklını iflas ettirir.”

 

Yabancılaşmış emek süreci, bu sürecin ürününde cisimleşir. Ürün işçinin kaybettiği hayatının yansıması, başkasına hediye edilmiş zamanıdır, emeğidir. Marx’ın deyişiyle, “İşçinin emeğinin ürünüyle, kendi üzerinde güç uygulayan yabancı bir nesne olarak kurduğu ilişkidir”. Ve işçi sınıfı kapitalizmde çalışması arttıkça zenginleşmez, bir bütün olarak fakirleşir. Ve aslında kendisi ürettiği ve ihtiyaç duyduğu ürünler, elinden zorla ve daha fazla alınmaya devam eder.

 

Tabii eğer ürün kendisine ait değilse, bir başkasına aittir ve son kertede bu kendi dışındakidir. Marx, El Yazmaları’nda bu durumu şöyle açıklar: “ ... insanın kendisiyle ilişkisi sadece diğer insanlarla ilişkisi aracılığıyla nesnel ve kendisi için gerçek bir ilişki olabilir. O zaman eğer emeğinin ürünü, emeğinin nesnel hali, kendisi için bir yabancıysa, kendisinden bağımsız düşman ve güçlü bir nesneyse işçinin ona karşı tavrı, başka biri bu nesnenin sahibiymiş gibidir; yabancı, düşman, güçlü ve bağımsız biri...”

 

İnsanın türüne yabancılaşması ise bu saydığımız yabancılaşma noktalarının sonucudur. Marx yine El Yazmaları’nda “bireyi insan olarak ayrıştıran ilişkilerin benzersiz biçimlenişinin, kapitalist emek tarafından oldukça farklı bir şeye dönüştürüldüğünü” söyler.

 

Sosyalizmde bu yabancılaşma alanlarının tamamı var olmaya devam eder. Ancak bu alanlar kapitalizm koşullarında “iyileştirilemez, müdahale edilemez” durumdayken, işçi sınıfının iktidarı ve devlet aygıtının onun elinde olmasıyla sosyalizmde bunlar müdahaleye açıktır.

 

Sosyalizmde de çalışmak zorunludur. Komünizmde olacağı gibi yaşamsal bir gereklilik değil, yaşamak için gerekliliktir, mecburidir. Dolayısıyla bu yabancılaşma ilişkisi var olmaya devam eder. Ancak bu sefer devletin elinde işçileri mecburi çalışmanın getirdiği deformasyonlardan koruma imkanı vardır. Üstelik bunu zorlayan patron değil, işçilerin kendi devletidir. Ürün yine ona yabancıdır, işçi ürününün akıbeti hakkında kişisel söz sahibi değildir, iş bölümü devam eder fakat ürünün sahibi herhangi bir kapitalist değil toplumdur. Üretim süreci ise işçilerin bir kolektif olarak çalışmasının imkanlarını sunmaktadır. Dolayısıyla birey toplum karşısında kapitalizme kıyasla eskisi kadar yabancı değildir.

 

Ancak açık ki bu müdahaleler ne kertede olursa olsun, sınıfın bilinç düzeyindeki bir artışı varsayar. Oysa yabancılaşmaya zemin sağlayan üretim ilişkileri ve buna bağlı burjuva hak ilkesi proletarya diktatörlüğü sürecinde devam edecektir. Üstelik işçi sınıfının iktidarı aldığı ülkelerde, ilk devrim günlerinin heyecanı geçmeye başlayınca işler daha çetrefil bir hal alacaktır.

 

Sosyalizm ve kapitalizm arasındaki farklara odaklanarak yabancılaşmanın etkisini kıracak alanlara dair müdahaleler, yazıldığı kadar kolay olmayacaktır. Çünkü bu müdahaleler elinde imkanı olan bir sosyalizmi varsayar. Hele ki emperyalizmin bu işçi devletini yıkmak için elinden geleni yapacağı düşünüldüğünde, en azından yeni devletin ilk yıllarında işçi sınıfını eskisine kıyasla daha zor koşulların bekliyor olacağı açık.

 

O halde ilk olarak yapılması gereken toplumun hızla örgütlü bir hale getirilmesi ve bilinç düzeyinin yükseltilmesi olmalıdır. Bu anlamda devlet tartışmasına klasik şemanın “kapitalizm-proletarya diktatörlüğü ve sosyalizm-komünizm” olarak ilerlediği düşünüldüğünde ve giderek devletin sönümleneceği varsayıldığında buraya bir ayrıntıyı not etmeliyiz. Giderek sönümlenen devlet, aslında “politik niteliğini yitiren” devlet, devlet olmayan devlet demektir. Politik niteliği olmayan bir devlet aslında bir sınıf örgütü olmaktan çıkmış, basit bir organizasyona dönmüştür. Ancak proletarya diktatörlüğü döneminde devletin “görünür politik niteliği” kapitalizme kıyasla kesinlikle artmalıdır. Ve bu nitelik tüm toplumun devrimcileştirilmesini sağlamalıdır. Dolayısıyla klasik şemada varsayıldığı gibi devlet işçi iktidarında hemen sönümlenmeye başlamaz, aksine süresi mücadelenin koşullarına bağlı olmak üzere kendini daha belirgin hale getirmek durumundadır. Ancak siyasetin yabancılaşması anlamında burjuva devlet değildir bu seferki, halkın devlet yönetimine katılımının kolaylaştırıldığı bir işçi iktidarıdır.

 

Bugün kurulacak bir sosyalist iktidarın öncelikli görevi sosyalist demokrasinin niteliğini artırmak mı, yoksa devrimci dinamikleri güçlendirmek, halkın örgütlü dinamizmini kuvvetlendirmek mi? İlk bakışta birbirinin karşısına konamayacak şeyler gibi görünebilir. Ancak...

 

Sovyetler Birliği’nde ortaya atılan komünizme geçiş tezleri hatırlanırsa bu ayrımdaki niyet daha kolay anlaşılabilir. Komünizme geçiş sürecindeki temel parametre olan üretici güçlerin gelişmişlik düzeyini, sadece yaşam koşullarının iyileşmesi, devletin teknik imkan ve kabiliyetlerinin artması olarak ele alan teknisist anlayış, halkın sosyalizme yabancılaşmasının da temel sorumlusudur. Dünyada kapitalizmle sosyalizmin aynı anda var olabileceği fikrinin sosyalist toplumlarda kök salması, devrimin yenilmeye başladığının işaretidir.

 

Emperyalizm çağında üretici güçlerin gelişmesinde en önce bilinç düzeyi ve örgütlülük seviyesi kriter olmalıdır. Aksi halde konformizm ve yabancılaşma, yukarıda açıklanan alanlar üzerinde hızla kendisini yeniden üretir.

 

O halde yukarıdaki soru tekrar sorulabilir ve yanıtı sosyalist demokrasinin imkanlar dahilinde olabilecek en ileri noktaya taşınması ama mutlak olarak öncelikli olanın halkın hızla devrimcileştirilmesi ve uzun erimli bir kavganın neferleri haline getirilmesi olarak verilmelidir.

 

Muhtemeldir ki, önümüzdeki dönem, emperyalizmin yaşadığı tıkanmanın da etkisiyle, emperyalist zincirin çok önemsiz bir parçasında olmamak kaydıyla herhangi bir ülkede yaşanacak devrimci süreç tek başına kalmayacak, diğer bölgeleri tetikleyecek-etkileyecektir. Dünya komünist hareketinin bu anlamda işbirliğini geliştirmesi ve eşgüdüm halinde hareket edebilme yeteneği kazanması mutlak zorunluluktur. Bu nedenle bugün pek çok sol yapı tarafından tali bir gündem olarak görünen uluslararası ilişkiler aslında böylesi bir sürece giderken son derece stratejik bir anlam taşımaktadır. TKP’nin bu alanda yürüttüğü çabaları da böyle bir gözle okumakta fayda var.

  • 1. Marksist Klasikleri Okuma Kılavuzu, İstanbul: Yordam Kitap, 2013
  • 2. Friedrich Engels-Karl Marx, Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi, Ankara: Sol Yayınları, 2002, s.39
  • 3. a.g.e., s. 39
  • 4. a.g.e., s. 38
  • 5. Marksist Klasikleri Okuma Kılavuzu, İstanbul: Yordam Kitap, 2013, s. 296
  • 6. V. I. Lenin, Devlet ve Devrim, Ankara: İnter yayınları, 1999, s. 25
  • 7. a.g.e., s. 15
  • 8. Friedrich Engels-Karl Marx, Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi, Ankara: Sol Yayınları, s.29
  • 9. a.g.e., s. 30
  • 10. a.g.e., s.31
  • 11. Age, s.29
  • 12. Marksist Klasikleri Okuma Kılavuzu, 2013, Yordam Kitap, s. 301
  • 13. a.g.e., s.304
  • 14. Bertell Ollman, Yabancılaşma: Marx’ın kapitalist toplumdaki insan anlayışı, İstanbul: Yordam Kitap, 2015, s. 221