Kemal Okuyan’la Gelenek üzerine: ‘Acil ihtiyacımız standartlaşma’

Gelenek: TKP 22 Ocak’ta kendine, adına geri döndü. Bunu basit bir isim değişikliğinin ötesinde anlamlandırmaya çalışıyoruz. Bu anlamlandırmada Gelenek’in yeri nasıl tarif edilebilir?

Kemal Okuyan: Türkiye Komünist Partisi 2001-2014 arasında, AKP gericiliğinin damga vurduğu bir ülkede “aykırı”, gerektiğinde yalnız kalmayı gerektiren bir siyasi hattı Türkiye solunun en güçlü damarı haline getirdi. Burada bayağı bir matematik olduğunu söyleyebiliriz. 1982’den 1992’ye, on yıllık süre boyunca kimi boşluklara rağmen, son derece sağlam bir teorik zemin ve gelişkin bir örgütsel kültür yaratılmamış olsaydı TKP 2001 sonrasında böyle bir etki yaratamazdı. Ama arada yine yaklaşık on yıllık bir süre var. 1992 2001 yıllarında önce Sosyalist Türkiye Partisi ve devamında Sosyalist İktidar Partisi, bu iki dönem arasındaki geçiş sancılarını yaşadığımız, bazen ileriye gittiğimiz, zaman zaman da gerilediğimiz bir deneydi. TKP ise 2001 yılıyla birlikte hareketimiz açısından gerçekten niteliksel bir dönüşümü-kopuşu simgeliyor. Yıllarca bir türlü gerçekleşemeyen kopuş 2001’de olgunlaştığında, TKP adını haklı olarak çağırıyordu ama TKP kimliği de sözü edilen kopuşu kolaylaştırıyordu. Yıllar sonra, 2014’te yaşanan kriz, TKP’nin 2007’den itibaren birikmeye başlayan sorunlarının TKP’nin varlığını tehdit eder noktaya gelmesidir. Bugün TKP’nin siyaset sahnesine dönüşü, 1982-1992 arasındaki birikimin kendisini kısmen yenileyebilmesi ile mümkün olmuştur. Tamamen demiyorum, kısmen diyorum. Ve şimdi böyle bir görevimiz vardır; kısmeni tamamene yaklaştırmak. Gelenek işte bu birikimin 1986’dan itibaren aldığı addır, tek başına bir dergi değildir.

Biraz açman mümkün mü?

Bizim hareketimiz başından beri yaratıcılıkla doktrine bağlılığı birlikte yüceltti. İşin gerçeği, Leninizmin, bir bütün olarak Komünist Enternasyonal geleneğinin dönemin izin verdiği “en ileri” noktada standartlaştırılma girişimiydi bu. Yaratıcılık gerektiriyordu ama aynı zamanda bayağı tutucu bir konumlanıştı da. Bütün bu dönemin ardından şunu söyleyebilirim, hareketimiz ne zaman yaratıcılık açısından kısırlaşıp tembelleşirse işte o zaman “yenilik” meraklıları tarafından tehdit ediliyor. Tersinden söyleyecek olursak, hareketimizi kriz anlarında kurtaran hep “tutuculuk” oluyor! Gelenek, Türkiye’de partili gelenek söz konusu olduğunda, en yaratıcı ama aynı zamanda en muhafazakâr harekettir. Burada son tahlilde esas olan muhafazakârlıktır, yaratıcılık muhafazakârlığa hayat veren bir türev olarak görülmelidir. Bunu rahatlıkla söylüyorum çünkü Marksizm-Leninizm ile kurduğumuz ilişki sadece bilimsel bir olgu değil; siyaset, siyaset kültürü, siyaset psikolojisi vb. birçok şey devrede. Dahası, kesintisiz bir tarihi var Marksizm- Leninizmin ve burada bir bir aktör olarak yer alıyoruz. Aslında Gelenek, geleneke sadakatın kısırlık, sığlık, ortalamacılık olarak geriye dönmesinin bir kural olmadığını kanıtladı. 2014’te de aslında kazanan, bu dediğim anlamda tutuculuktur.

Gelenek 1986’da yola çıktığında çok etkili oldu. Bu etkiyi bekliyor muydun? Bu etkiyi neye bağlıyorsun?

Hayır. Daha sınırlı, daha kontrollü bir etki bekliyorduk. Ama çok tartışılan, çok okunan, insanların farklı öznelere dikkat kesildiği bir dönemden geçtiğini unuttuk sanırım. O dönemin ölçekleri hesaba katıldığında Gelenek gerçekten de beklediğimizden daha büyük bir etki yarattı. Bu etkiyi, Gelenek’in bir teorik yayın olarak yola koyulurken, dönemin yaygın “Nerede hata yaptık” sorusuna yanıt aramamasına, örgüt düşmanlığına varan her şeyi sorgulama merakı yerine, tarihimizin ve günümüzün sorgulanamayacak gerçeklerine işaret etmesine bağlamak sanırım doğru olur. Gelenek dergisini ilk ele aldığınızda “Burada bir örgütsel iddia var” dedirten bir üslup mevcuttu ve bu anlamda Gelenek hiçbir zaman tek başına bir dergi olmadı. Buna ek olarak Gelenek dönemin pek etkili esen “Yeni Sol” rüzgarının asla içermediği bir unsura sahipti; tarihselliğe vurgu. Yoksa profesyonellik ya da entelektüel derinlik açısından Gelenek’in özel bir üstünlüğü yoktu.

Gelenek’in ilk dönemini tartıştık. Bu etkili dönemin aşağı yukarı hareketin partileşmesine kadar sürdüğü saptamasına katılır mısın? Evetse bu ilinti teori-siyaset-örgüt denklemlerinde Gelenek’in savunduklarının tam da tersi bir sonuç anlamına gelmiyor mu?

Gelenek en fazla hareketin 1992’de partileşmesine kadarki dönemde etkili oldu, bu açık bir gerçek. Şaşırtıcı bir yan da yok bunda. Konunun bir dergi olarak Gelenek’in önem yitirmesine, başka yayın pratiklerinin gündeme gelmesine daraltılması yanlış. Hep dediğimiz gibi, Gelenek tek başına bir yayın olarak ele alınamaz. Sonuçta Gelenek, sosyalizm mücadelesinde “özne”ye ait bir alandır, bu alandan ibarettir. Bununla yetinerek devam edemezsiniz. Mekanik ayrımlardan söz etmiyorum ama örgütle gelişkin bir örgütsel form olan parti arasındaki fark, ilkinin kendi gündemini kendisinin belirleyebilmesi, bu anlamda düpedüz öznel tercihler yapabilmesidir. Parti ise verili koşullarda sınıf mücadelesinin temel gündemlerinden uzak durma lüksüne sahip değildir. Her şeye yetişemez ama bu bir tercihten ziyade zayıflık olarak görülebilir. Sonuçta Gelenek belirlediği öncelikler üzerinden kapalı-kendinde bir örgütsel devinim olarak görülebilir. Parti, bundan çıkıştır, işçi sınıfı için bir örgüte dönüşüm sancısıdır. Dolayısıyla Gelenek’in etkisi biraz da bu özgürlüğü iyi kullanmasından, sonraki dönemlere birikim yaratmak açısından oldukça isabetli tercihlerde bulunmasından kaynaklanıyor. Bu özgürlüğü sonsuza kadar sürdüremezdik, zaten böyle bir niyetimiz hiç yoktu.

Gelenek partileşmenin gölgesinde kaldı, ama partili tarihimizin TKP öncesi de aslında belli sınırları aşamadı. Bu az zaman değil. 1992 STP, 1993 SİP, 2001 TKP. TKP neden ilkeli siyaset gütmenin ötesinde pratikte de başarılı bir çizgi izledi? 1990’larla 2000’leri ayırt eden nedir?

1992 sonrasında hareketimiz partili mücadele alanına iç dünyası çok güçlü, özgün ve zengin bir özne olarak ve içinde her tür aktörün ve de düzen partilerinin yer aldığı siyaset düzlemine büyük bir kuşkuyla girdi. O iç dünyanın kalıcı özellikleriyle arızi özelliklerinin birbirinden ayrılması son derece zahmetli, iniş-çıkışlı bir işlemdi. Üstüne, bu dönemin çok ciddi tarihsel zorlukları oldu. Bunlardan hemen sayabileceğim biri Sovyet sosyalizminin çözülüşüyse, diğeri Kürt milliyetçi hareketinin solun üzerini örtmeye çalışan bir özne olarak varlığını ve ağırlığını hissettirmesidir. STP-SİP bu geçiş evresinde önemli başarılara imza attı. Marjinalliği kabul etmedi, dahası Ufuk Uras ÖDP’sinin solu domine etmesine izin vermedi, üniversitelerde 1995’le birlikte siyasallaşan gençleri partili mücadeleye taşıdı ve emekçi mahallelerinde bir kadrolaşma dinamiği yakaladı. Ancak bunun bir adım ötesine geçmek, kendi programı doğrultusunda toplumsallaşabilmek için yaptığı her hamlede zorlandı ve sonunda parti içinde bu hamlelere dönük bir direnç ortaya çıktı. 1999’da kendisini militan-küçük örgüt ruhu ile “büyük siyaset”in karşısına koyan bu direncin hareketimizin tutucu yönlerine sahip çıkacağım derken nasıl hiçbir yere tutunamayıp alabildiğine “özgürce” sürüklenebileceğini gördük. Zaten TKP’ye bu apolitik direncin kırılmasıyla ulaştık. TKP, AKP’nin siyaset alanında kuralsızlığı, ilkesizliği bir virüs gibi yaydığı sırada doktriner ama yaratıcı bir siyaset tarzı ile etkili olunabileceğinin kanıtıdır. İşin gerçeği, 2014’te yaşanan kriz, yeterince yaratıcı olunmadığı için değil, doktrindeki zayıflama nedeniyle ortaya çıkmıştır. Sonuçta komünist bir parti konjonktürel siyasetle ayakta duramaz. Partinin kadrolarında ve parti yaşantısında doktrin zayıfladıkça konjonktürel açılımlarla onların tarihsel arka planı ve nihai hedefle bağları da zayıfladı, güncel pozisyonlar doktrinleştirildi. 2014’te açıkça kendini hissettiren liberal eğilimin sürekli “yeni” ve “cüretli” politikalardan söz etmesinin nedeni de buydu. Bir oraya bir buraya... Oysa TKP’nin başarısı, güncel politikadaki odaklanma noktalarını kendi devrim stratejisinin bir parçası haline getirmedeydi. Ancak toplamda bu bağları güçlendiren doktrinin kendisi erozyona uğramıştı ve bu fark edildiğinde iş işten geçmişti.

Teorinin öneminin azaldığı veya arttığı dönemler olur mu mücadelede? Öyleyse bugün nasıl bir süreçten geçiyoruz?

Teoriden kast edilen, “teorik üretim”se, onun sosyalizm mücadelesinde her daim aynı derecede önem kazanması mümkün değil. Ancak bunu koşullara bağlamak bence sağlıksız. Örnek olsun, teorik üretimin “yenilgi” dönemlerinden sonra özellikle önemli olduğunu söylemek mümkündür ama aynısı büyük başarıların ardından da söylenebilir. Kuşkusuz daha geniş bir perspektiften bakarsak, teorik üretim tarihsel anlamda paradigma değişikliğinin yaşandığı kesitlerde kaçınılmaz olarak öne çıkıyor. 12 Eylül darbesi sonrasındaki Türkiye örneğin, ardından Garbaçovcu karşı-devrimin etkisine giren dünya komünist hareketi, yani 1980’lerin ikinci yarısı... Gelenek paradigma değişiklikleri sonucu teorik üretimin özellikle önem kazandığı bir sırada etkili oldu. İleriye atılım ya da geriye çekiliş, fark etmiyor, köklü değişiklikler teorik üretimi teşvik ediyor. İhtiyaç icadın anasıdır. Ancak eğer teorinin öneminden, bir siyasi hareketin teoriyle ilişkisini kastediyorsak, burada bir kesintinin, önemsizleştirmenin maliyetinin çok ama çok yüksek olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü teori, “tek sesliliği” bir zaaf değil de bir ihtiyaç, bir yönelim olarak benimseyen komünist partilerin bu iç tutarlılığa ulaşması için gerekli standartların da yapı taşıdır. Açıkçası TKP
toplumsal alanda etkisini hızla artırırken parti üyelerinin ve parti yaşantısının teoriyle ilişkisindeki zayıflamayı önemsemeyerek kendi ayağına sıktı. Bugünse umutsuzluğa karşı en güçlü silahtır hayata teorik bakabilmek. Dolayısıyla Parti’nin içe kapanmadan, kendisini bir kez daha kapalı bir dile mahkum etmeden teoriye hak ettiği yeri vermesi için bugün özel bir neden daha var. Açıkçası tarihsel bir bakış açısı olmadan bugün insanların çaresizlik hissini aşabilmesi son derece zor. Meczup değilse...

Teorik yayın, partililerin genel olarak teoriyle donanması için midir? Teorik yayın siyasete derinlik katarak partilileri güçlendirmeye mi yarar? Teorik yayın siyaseti önceleyen öncü teorik çıkışlara ne kadar ağırlık verir? Gelenek bunların hangisini ne kadar yaptı?

Bu sorulara kesin yanıtlar vermekten kaçınmalıyız. Teorik bir yayın bunların hepsidir. Öncü teorik üretim, yeni ve yaratıcı çıkışlar olmadan döneme damga vuran bir dergi olamazsınız. Ayrıca ileriye uzanan kollar olmaksızın bana göre siyasi partinin teorik yayınının en önemli özelliği olan standartlaştırma görevi de başarılamaz. Standartlar yaşıyor ve ileriye doğru hamlelere izin veriyorsa, standart olabilir. Muhafaza için bütünü sarsmadan ileriye çekmek gerekir. Aynısını kadrolar için de söyleyebiliriz. Belli kadrolarda “öncü üretim”i teşvik etmiyorsa, kadroları standart teorik altyapı ile donatmaya çalışmak anlamsızdır. Bana göre Gelenek’in ilk dönemi bu açıdan fazlasıyla başarılıdır. Düşünsel etkinliği birbirine benzeyen, aynı kalkış noktalarına sahip, türdeşleşmiş bir kadro birikimini aynı zamanda yaratıcı üretime sevk edebildi.

Şu anda neye ihtiyaç var?

Eğer ısrarla birbirinden ayrılmayacağını söylediğimiz standartlaşma ile yaratıcılık arasındaki denklemle ilgiliyse bu soru, acil dönemsel ihtiyacın standartlaşma olduğunu söylemek zorundayım. Bunlar birbirinden ayrılmaz ama biri diğerini ileri çekebilir. Bugün “yaratıcılık” merkezli teorik üretimin TKP’nin ihtiyaçlarını karşılayabileceğini düşünmüyorum. Standartlar yaratıcılığa izin veren bir biçimde güçlendirilmeli, hatta yazıya dökülmelidir. Siyaset-örgüt bütünlüğünde örgütü ihmal edemeyeceğimizi özellikle vurguladığımız bir dönemde böylesi bir tercih kimseyi şaşırtmamalıdır. Aslında hareketimizin 30 yılı aşan kesintisiz öyküsünde standartlarımızı bir daha kazınamayacak ölçüde ve yaratıcılıkla oluşturmak mükemmel bir sonuç verecektir.

Aslında bu konuyla ilgili bir başka soru geliyor akla. Teorik olarak donanmak, eğer devrimci mücadeleden söz ediyorsak, amaca bağlanmış bir entelektüel faaliyet meselesidir. Peki mücadelenin düşünsel süreçlere etkisini nasıl değerlendirebiliriz? Özetle akademik düşünce ile devrimci teorinin oluşma sürecinin yöntemsel farklılığı nereden kaynaklanıyor?

Sosyal bilimlerde akademinin yerini sorgulayacak değilim. Ancak devrimci mücadelede teori ile pratik, düşünce ile eylem arasındaki bağ öncü örgütün ihtiyaçları üzerinden kurulur ve başka türlüsü mümkün değildir. Bana göre bu yöntemsel olmanın ötesine geçen bir farktır. Parti, bu bağı dönüştürücü misyon için en uygun koordinatta kurar, zaten bu nedenle Marksizm-Leninizmin bütün dönemlerinde tarihsel değer kazanmış metinler “sağlam” olmaktan çok “delici” metinler olagelmiştir. Sanılabileceği gibi titiz ya da derin olup olmamakla ilgili değil, bu söylediğim. Örneğin Gramsci’nin Modern Prensi ilginç boşlukları olan çok güçlü bir metindir. Aynısını Lenin’in Proletarya Devrimi ve Dönek Kautsky çalışması için de söyleyebilirim. Avrupa Marksizminden 1960’larla birlikte çıkan on binlerece eser içinde bu özelliği taşıyan ancak birkaç tane çalışma bulabilirsiniz. Sağlam ve derin gözüküyor ama alabildiğine dengeci ya da kapalı devre eserler bunlar. Keçi boynuzu gibi. Devrimci teori, tarihsel olandan feyz alıp güncele müdahale ederken tarihsel olana içerilebiliyorsa değerlidir. Burada “güncele müdahale” kuşkusuz belirleyici edimdir. O müdahalenin doğrultusu, içeriği, amacı ve seçtiği araç seti teorinin konusu olduğu için, teori pratikten önce gelir. Ama sonuçta müdahale esastır.

Bugün işçi sınıfı hareketinin 100 yıl öncesine göre epeycene geri çekildiği hesaba katıldığında öncü teorik üretim için koşullar olgunlaşmış durumda mıdır? Böylesi bir üretimin konusu ne olabilir?

Dünya ölçeğinde baktığımızda da Türkiye için ihtiyaç olduğunu düşündüğüm yaratıcı standartlaşmanın daha önemli olduğunu düşünüyorum. Muazzam bir savrulma ve referansların terki söz konusu. Buradan “öncü” teori çıkmaz. “Öncü” teori illa ki, standartların yeniden oluşumu sırasında ve onun ürünü olarak boy gösterecektir. Bugün ortalık “öncü” zihinsel uçuşmalarla dolu. Ve görülüyor ki, bu teorisizleşme anlamına da geliyor çünkü standartları olmayan bir “teori” mümkün değil sosyalizm mücadelesi için. Bu standartlaşma arayışının uzantısı olaraksa öncü teorik üretime konu olabilecek bir dizi başlık elbette var. Daha doğrusu bir standartlaşma girişimi için zorunlu üretim konuları var. Örnek olsun, dünya komünist hareketi, sermaye egemenliğini sürdürülebilir kılan mekanizmalar konusunda mevcut birikime daha fazla bel bağlayamaz. Ordu, yargı-hukuk, parlamento, medya, din, aile... Bütün bunları, hem birer üstyapı kurumu hem de sermaye birikim modellerinde rol alan, onunla etkileşim içindeki unsurlar olarak devrimci bir stratejiye ilham verecek bütünlüklü bir teorik zemine yerleştirmek gerekiyor. Bunun yanı sıra, son yıllarda bağlantılı disiplinlerde elde edilen bilimsel kazanımlarla güçlü bağlar kurarak “insan doğası” üzerine tartışmalara düpedüz siyasal belirlenimli bir müdahale gerektiğini söyleyebilirim.

Peki bugün nasıl bir teorik yayına ihtiyaç var Türkiye’de?

Standartları yeniden belirlerken heyecan yaratabilen bir yayına gereksinim var. Açıkçası bunun için bir süre denediğimiz, “geçerken çıkan bir dergi” olmamalı Gelenek. Bizim geleneğimizde parti önderliği sırtladı Gelenek’i; bu tekrarlanmak zorunda. Bunu tekrarlayamayan bir önderliğin meşruiyeti olmamalı. Standartlaşmayı ortalamacılıkla, dengecilikle karıştırmamak gerekiyor.

Bir de örgütleyicilik... Gelenek hareketimizin biricik yayın organı olduğu zamanlar bir örgütlenme aracıydı da... Teori örgütler mi?

Teori elbette örgütler. Başka şeyler bir yana, bu ülkenin samimi, dürüst, üretken, devrimci ve emekten yana entelektüel birikimini TKP kendisine çekmek zorunda. Bu gelişkin düşünceyle olur. Örgütlenmede siyaset belirlenimi esastır ancak yalın anlamıyla teoriyle bağlananların daha değersiz olduğu asla söylenemez. Gelenek’in ilk döneminde ise “teori” değildi örgütleyen. “Teori”ye yedirilmiş örgüt fikriydi; kimse tek başına doğruları, gelişkini yazdığı için Gelenek’le buluşmadı. Gelenek açıkça jakoben-bolşevik bir örgütsel çıkışa işaret ettiği için ilgi çekiyordu.

Atılım kongresi sıralarında TKP’nin kadro dinamiklerinin 2000’lerin ikinci yarısında giderek zayıflamaya ve kurumaya başladığını sen vurguluyordun. Gelenek burada ne kadar ilaç olabilirdi?

Olurdu. Biz sorunu yeterince iyi kavrasaydık! Hafife aldık. Ne diyelim, bir daha asla!