TÜRKİYE SERMAYESİNİN HARİTASINI ÇIKARMAK

Giriş

 

Devlet-sermaye ilişkilerinin Türkiye özgünlüğündeki tarihsel gelişiminin önemli unsurlarından biri devlet eliyle sermayedar yaratma süreci olurken, “sanayi sermayesi” de bu ilişkinin başat ögesi rolünü hiç kaybetmemiştir. 1950’li yıllara kadar burjuvazinin varlığı tarım ve ticaret dışında sınırlı kalsa da sanayi sermayesi için uygun zemin, kamu yatırımlarıyla yaratılmış, sermaye birikimini güçlendirmeye yönelik pek çok adım atılmıştır. Osmanlı mülkiyet yapısının getirdiği kısıtlarla, Cumhuriyet sonrası hız kazanan sermayenin el değiştirmesi, emperyalist ülkelerin tarım ve ticaretteki ağırlıklarının tasfiyesi gibi süreçler, daralan coğrafya gibi gelişmeler Cumhuriyet dönemine ekonomik ölçeğe kıyasla somut anlamda daha silik bir sermaye sınıfının devrolmasına neden olmuştur. Modern kapitalist ilişkilerin taşıyıcısı ve sermaye sınıfının sürükleyicisi bir sanayi sermayesinden söz etmenin güçlüğü bir yana bir bütün olarak cılız bir sermaye sınıfı ile burjuva iktidarı tesis edilmiştir.

 

Bir sınıf olarak burjuvazinin cılızlığı, sermaye birikiminin yetersizliği Türkiye’de kapitalist üretim ilişkilerinin de başlangıç aşamasında olduğu anlamına gelmemektedir. Sermaye birikimi yetersizliğini emperyalizme bağımlılık ve savaşların yarattığı yıkımlarla da ilişkilendirmek gerektiği açık. Ancak tam da emperyalizmle ilişkiler tarım ve ticarette kapitalist ilişkilerin gelişimini hızlandırmış, özellikle tarımsal üretimin güçlü olduğu Çukurova, Ege gibi tarım havzalarında geçimlik üretim yerini erken sayılabilecek zamanlarda pazara yönelik üretime bırakmıştır. İstanbul merkezli güçlü bir ticaret geleneği olduğunu, yine erken sayılabilecek dönemlerden itibaren bu geleneğin pazar ilişkilerine tekabül ettiğini de vurgulamak gerekir. İnsani ve fiziksel yıkıma rağmen Cumhuriyet, kapitalist üretim ilişkileri anlamında benzer gelişkinlikteki ve yakın coğrafyadaki başka ülkelere kıyasla bir “birikim”le başlamıştır. Elbette Anadolu coğrafyasının büyük eşitsizlikler barındırdığı, yoksul orman köylüleri başta olmak üzere geçimlik üretimi bile sağlayamayan milyonlarca köylüden oluştuğu bir gerçektir. Ama kapitalizmin gelişimine temel oluşturacak bir altyapı, “sermaye düşüncesi” devralınmıştır.

 

Türkiye’de sermayenin gelişimini ele alırken 1923-50 döneminin bir bölümü başarısız olan, bir bölümü ise bugünkü yapının hâlâ temel belirleyeni durumundaki devlet girişimleriyle birlikte değerlendirme yapılmalıdır. Devlet eliyle yapılan yatırımların sadece sermaye sınıfı için uygun üretim altyapısı oluşturduğunu düşünmek yetersiz olur. İç pazarın oluşumu, görece gelişkin bir işgücü havuzunun yaratılması, üretim ilişkilerinin derinlik kazanması gibi boyutlar da hesaba katılmalıdır. Ve belki de en önemlisi, Türkiye kapitalizminin erken dönem gelişiminde devletin ekonomiye sanayi üretim merkezli dahli, burjuvazinin iç bölünmeleri bağlamında sanayi sermayesinin nicel ağırlığının ötesinde bir ağırlığa sahip olmasının da garantisi oldu. Burjuvazi içi güç dengelerinde, dönemsel ağırlık kaymaları bir yana geleneksel hiyerarşinin kolay tesis edilmesini sağladı.

 

Tarımsal bir hammadde ülkesi olarak kalmamak için sanayileşmenin zorunluluğu açık olmalı. Bunun üzerinde fazla söze gerek yok. Peki, sanayileşmede neden ‘devletçilik’? Burada açıklık gerekli. Açıklık teknolojik zorunlulukla ilgili.

 

Şöyle: Sanayileşilecek. Ancak sanayileşme, ister dış ticarete açıklık olsun isterse açık olmasın, ekonomik olarak çalışabilen büyük işletmelerle mümkün. Çünkü, Türkiye bu sorunu duyuncaya kadar dünya teknolojisi gelişmiş büyük işletmeleri ortaya çıkarmış. Bu zamanda Türkiye’de toplam olarak büyük bir özel sermaye olmakla birlikte, teker teker özel kapitalistlerin sermaye birikimleri büyük işletmeleri kurmaya yeterli değil. Öyle ise ne yapmalı? Cevap açık: Büyük işletmeleri devlet kurmalı. Böylece hem sanayinin dayanak noktaları yaratılmalı, hem de özel sanayinin gelişim yolları açılmalı. Çoklarının şaştığı ‘devletçilik’ uygulamasının arkasındaki tarihsel ve teknolojik gerekçe bu.”1

 

Hiç kuşkusuz Küçük’ün sözünü ettiği “teknolojik zorunluluk” uluslararası koşullar ve gelişmelerle de yakından ilgili. Ulus-devlet inşasının aynı zamanda bir ulusal ekonomik ölçek oluşturmayı gerektirmesi, dünya ekonomisinin 1929 bunalımı, Sovyetler Birliği’nin merkezi planlama ile sanayileşmede etkileyici adımlar atması, uluslararası dengelerin emperyalist-kapitalist sisteme entegrasyon konusundaki kararlılığa rağmen henüz bir emperyalist himayeye olanak tanımaması vb…

 

İkinci Dünya Savaşı’ndan çıkışta özel sanayi sermayesinin gelişimi için hem bir altyapı yaratılmıştı, hem de uluslararası dengeler ABD lehine netleşmiş, Truman Doktrini ve onun uzantısı Marshall Planı ile birlikte uluslararası entegrasyon, yeni bir birikim modeli çerçevesinde kolaylaşmış durumdaydı. 1950-80 dönemi, alt dönemler ve yönelimler anlamında farklılıklar taşımasına rağmen özel sanayi sermayesinin geliştiği, sanayi sermayesinin belirleyiciliğinin ete kemiğe büründüğü bir dönem oldu. Boratav’ın “geniş” tanımıyla2 taşımacılık ve inşaat-taahhüt faaliyetleri de tamamlayıcı unsurlar olarak “sanayi sermayesi” içinde değerlendirilirse artı-değer üretimiyle de ilişkilendirilebilecek bir kavram olarak “katma değer” üretiminde sanayi üretimin ağırlığının artışı da bu belirleyiciliğin en önemli göstergelerinden biri oldu.

 

Yine Boratav’ın işaret ettiği ve devletin rolünün dolayımsız sonuçlarından biri olan bir diğer gerçek de sermayenin sanayi, ticari, mali kesimler olarak ayrımından ziyade, bu alanların tümünde faaliyet gösteren, ağırlıklı olarak sanayi sermayesinin nicel ve/veya sürükleyici olduğu, uluslararası sermayeye entegre tekelci bir yapının Türkiye sermayesini karakterize ettiğidir. Tarihsel gelişimlerindeki, sermaye kompozisyonlarındaki farklılıklara rağmen büyük grupların geçmişten bugüne üç alanda birden dönemin ihtiyaçlarına göre varlık gösterdiği görülmektedir: Koç, Sabancı, OYAK, İş Bankası, Doğuş vb grupların farklı yoğunlaşmaları olmakla birlikte sanayiden mali sektöre ya da mali sektörden sanayiye geçtikleri gibi, ticareti sanayiye geçiş için kullanmış ya da sanayi üretimin uzantısı olarak ticari faaliyetlerini şekillendirmişlerdir.

 

Türkiye sermayesinin bugünkü yapısına geçmeden tarihsel arkaplanı tamamlamak için Cumhuriyet dönemi boyunca üç temel sektörün nasıl bir gelişim gösterdiğine bakarsak: 1998 fiyatlarıyla yapılan hesaplamada 1923 yılında 2 milyar lira civarında olan milli gelirin, 2014 yılında 126 milyar liraya ulaştığı görülmektedir. GSYH 63 kat artarken ülke nüfusu da 10 milyondan 78 milyona çıkmıştır. Düz bir yaklaşımla kişi başı gelir 1923 yılında 110 dolar civarındayken 2014 yılında 10 bin doları geçmiştir.3 Hiç kuşkusuz 90 yıllık gelişim, bu kadar “doğrusal” olmadı. Türkiye’de kapitalizm yaygınlaştı, derinleşti, tüm kurumlarıyla yerleşiklik kazandı. Tarımdan, sanayi ve hizmetlere geçiş hız kazandı, kırdan kente akış neredeyse kesintisiz bir şekilde devam etti. Milyonlarca köylü işçileşirken devlet desteğiyle serpilen sermaye sınıfı güç kazandı.

 


Kaynak: T.C. Kalkınma Bakanlığı, Ekonomik ve Sosyal Göstergeler

 

1923-2014 döneminde GSYH artışını sürükleyen sektör sanayi üretim oldu. 1923 yılında tarımın GSYH içindeki payı yüzde 40, sanayi üretimin payı yüzde 19 civarındayken; 1967 yılında tarımın payı yüzde 30 civarına geriledi, sanayi üretimin payı ise yüzde 21’e çıktı. (Bu dönem sanayi üretiminin payındaki gelişim sınırlı kalırken sanayi ve altyapı yatırımlarındaki artışın katkısıyla inşaatın payı yüzde 11 ile tarihi en yüksek noktalarından birine çıktı.4) 1980’li yıllara gelindiğinde ihracata dayalı sermaye birikim modelinin sonucu olarak sanayi üretimi içinde imalat sanayi üretiminin payı arttı, sanayi üretimin GSYH içindeki payı da 1988’de yüzde 27’ye yaklaştı. Aynı yıl tarımın GSYH içindeki payı yüzde 17 civarındaydı. 1990’lı yıllar boyunca yüzde 24-25 civarında kalan sanayi üretim payı, 2000’li yıllarda düzenli bir gerileme içine girdi ve 2014 yılında yüzde 19’a kadar düştü. Tarımın payında da gerileme görüldü, tarımın istihdam içindeki payı yüzde 24 iken GSYH içindeki payı yüzde 7’ye geriledi.

 

Türkiye sermayesinin “görünümü”

 

Sermayenin haritası ya da görünümüne ilişkin Türkiye kapitalizminin yapısal özelliklerinin sonucu olan bazı temel saptamalar yapmak haritayı anlamayı kolaylaştıracaktır:

 

  • Sermaye yoğunlaşması: Hemen tüm sektörlerde sermaye yoğunlaşma düzeyi yüksektir, Türkiye’nin ölçeği göz önüne alındığında tekelleşme oranının da yüksek olduğu görülmektedir. Ancak Güney Kore gibi örneklerden farklı olarak çok katı bir dikey entegrasyondan ziyade, merkezinde büyük sermaye gruplarının durduğu ve güçlü bir şekilde kontrol ettiği bir tedarikçiler ve satış kanalları ağının bulunduğu bir yapıdan söz etmek mümkündür. Küçük ve orta ölçekli sermayenin sayıca çokluğu, özellikle 1980’li yıllardaki artış, büyük sermaye gruplarına bir dizi esneklik sağlamaktadır.

 

  • Bölgesel yoğunlaşma: Sermaye, sanayi üretim tesisleri, hizmet faaliyetleri, şirket merkezleriyle ülkenin batısında, özellikle de Marmara Bölgesi’nde yoğunlaşmış durumdadır. Türkiye nüfusunun yaklaşık yüzde 30’unun yaşadığı İstanbul, Bursa, Kocaeli ve İzmir’in GSYH içindeki payı yüzde 45, sanayi katma değeri içindeki payı ise yüzde 48 civarındadır. Söz konusu dört ilin istihdamdaki payı da yüksektir. Karayolu ağırlıklı ulaştırma altyapısındaki gelişime rağmen üretim ve ticaret altyapısı da ağırlıklı olarak Marmara Bölgesi odaklı şekillenmiştir. Türkiye sermayesi bölgesel eşitsizliğin maliyetlerini çokça kamuya yüklemeyi başarmış görünmektedir. Taşıma maliyetlerine yönelik örtük sübvansiyonlardan, ucuz işgücünün sürekliliğinin sağlanmasına bir dizi “rahatlatıcı” unsurun yanı sıra düzenin siyasi-ideolojik mekanizmaları da bu yapıdan beslenmektedir.

 

  • Yabancı sermaye ağırlığı: Üretimde uluslararası kapitalist değer zincirine entegrasyon nedeniyle daha fazla dolaylı biçimde ticaret ve finans sektöründe hem doğrudan hem de dolaylı mekanizmalarla yabancı sermayenin payının yüksek olduğu görülmektedir. Sanayi üretiminde otomotiv yan sanayi, metal-makine, hazır giyim gibi sektörlerde Avrupa ana sanayi ya da alım ofislerinin uzantısı bir yapı bulunmaktadır. Doğrudan yabancı sermaye payı sanayi üretimi için yüzde 30 civarında iken dolaylı biçimlerle söz konusu payın yüzde 50’nin üzerine çıktığı tahmin edilmektedir. Büyük sermaye gruplarının doğrudan ya da dolaylı ortaklıklar yoluyla uluslararası sermayeye bağımlılık düzeyi de yüksektir.

 

  • Teknolojik bağımlılık: Türkiye sermayesi sanayi üretimde düşük teknolojili üretim düzeyindedir, hizmetlerde ise ağırlıklı olarak teknoloji kullanıcısı durumundadır. Teknoloji adaptasyonuna dayalı üretim yapısı yatırım malı ve ara malı ithalatının yanı sıra yüksek teknoloji ürünlerde de ithalata bağımlılığın yüksek olmasına neden olmaktadır. Üretim altyapısı gelişkin ve sektörel çeşitlilik yüksek olmasına rağmen sektörler içi derinleşme düşüktür. Demir-çelik, kimya gibi temel endüstrilerde uluslararası sermayeye entegrasyon doğrultusunda sermaye sınıfının tercihleriyle üretim kapasitesinin yeterince geliştirilmemesi, ithalat bağımlılığını artırmış, teknolojik gelişimi sınırlandırmıştır.

 

Yukarıdaki saptamaları da dikkate alarak Türkiye sermayesinin bugünkü yapısını ele alırken birkaç süzgeç kullanmak mümkün görünmektedir:

 

  • Geleneksel büyük sermaye gruplarının ekonomi içindeki payı, etkinliği, söz konusu etkinliğin hangi ana sektörler üzerinden şekillendiği.

 

  • Büyük sermaye gruplarının doğrudan faaliyetleri dışında sürükleyici sektörler, gruplar etrafındaki ağlardır. (Otomotiv ana sanayine girdi sağlayan otomotiv yan sanayi, metal, plastik parça üreticileri, otomotiv distribütörleri, filo kiralama şirketleri vb. Bütün bu sistemin tedarikçilerin üretim proseslerinden dağıtım politikalarına merkezde duran ana sanayi tarafından kontrol edildiği, ana sanayinin üretim, satış politikalarıyla kendi büyüklüklerinin çok ötesinde bir etkiye sahip olduğu açıktır.)

 

  • Üçüncü süzgeç ise uluslararası sermayeye entegrasyon düzeyi olarak düşünülebilir. Sanayi üretiminde sermaye ortaklıkları, ihracat bağlantıları, teknoloji bağımlılığı, finansman olanakları vb farklı şekillerde yabancı sermaye varlık gösterirken, ticaret ve mali sektörde doğrudan yatırımlar kadar finansman modelleri ve olanaklarının ağır bastığı görülmektedir.

 

Türkiye bir KOBİ cenneti mi?

 

Geçmişte solun popüler tartışmaları ve politik çıkarımlarında, hangi sermaye partisinin ve sermaye örgütünün sermayenin hangi fraksiyonunu temsil ettiği, bu fraksiyonlar arasındaki çıkar çatışmalarında uzlaşmanın nasıl sağlandığı üzerine akıl yürütmeler önemli bir yere sahipti. TÜSİAD geleneksel büyük sermayeyi temsil ederken, TOBB’un küçük ve orta ölçekli Anadolu sermayesini temsil ettiği, ilkinin sanayi sermayesi, ikincisinin ise ticaret sermayesinin ağırlık taşıdığı bir yapıya sahip olduğu düşünülürdü. Ki siyasi çıkarımların tartışmalı oluşu bir yana, 1980 öncesi için çıplak gözle kısmen doğruluk taşıyan bu saptama, finansal serbestleşme, artan uluslararası entegrasyon ve hız kazanan sermaye yoğunlaşmasıyla birlikte gerçekliğini yitirdi. Kağıt üstünde sanayi ve hizmet sektörlerinde faaliyet gösteren şirketlerin yüzde 97’si hâlâ 50’nin altında çalışana sahip KOBİ’lerden oluşuyor. Ancak hem sektörlerin bütünü hem de tek tek stratejik sektörlerdeki sermaye yoğunlaşmasına bakıldığında Türkiye ekonomisinin neredeyse yarısının birkaç yüzle ifade edilebilecek sermaye grubu etrafında şekillendiği görülüyor.

 

İstanbul Sanayi Odasının, ilk 500 sanayi şirketi sıralamasını gösteren çalışması “İSO 500”de yer alan şirketler toplam sanayi üretimi cirosunun yaklaşık yüzde 35’ini oluşturmaktadır. Bilim, Sanayi, Teknoloji Bakanlığı’nın Gelir İdaresi Başkanlığı’nın idari kayıtlarını da kullanarak oluşturduğu Girişimci Bilgi Sistemi’ne göre imalat sanayinde faaliyet gösteren 170 bin civarında firma bulunmaktadır. Bunların toplam net satışlarının yüzde 35’i 500 firma tarafından yapılmaktadır. İSO ikinci 500 eklendiğinde bu oran yüzde 40’ı bulmaktadır. Ancak esas belirleyici olan ilk 500’de yer alan firmalardır. İSO 500 sıralamasında yer alan firmaların katma değerlerinin daha yüksek olduğu göz önünde bulundurularak GSYH içindeki doğrudan paylarının da yüzde 10-12 aralığında olduğu tahmin edilmektedir.

 

İSO 500’de yer alan 101 gıda sektörü firması, BSTB Girişimci Bilgi Sistemi’nde yer alan aynı sektördeki 18 bin civarındaki firmanın toplam cirosunun yüzde 48’ini oluşturmaktadır. Gıdaya benzer şekilde çok fazla sayıda küçük ve orta ölçekli üretici barındıran ve global alıcıların söz sahibi olduğu, üretim yapısı en dağınık tekstil-giyim sektöründe bile İSO 500’deki 49 firmanın toplam cirodaki payı yüzde 13 civarındadır. Temel sektörlerde tekelleşme düzeyinin çok daha yüksek olduğu, kimya sektöründe Petkim ağırlığıyla birlikte, 27 firmanın toplam 4 bin 600 firmadan oluşan sektör cirosunun yüzde 46’sını oluşturduğu görülmektedir. Ana metal sanayinde de çoğunluğu demir-çelik üreticileri olmak üzere 69 firma, toplam sektör cirosunun yüzde 68’ini oluşturmaktadır. Otomotiv ve yan sanayi için söz konusu oran 39 firma ile yüzde 74’tür.

 

Yukarıdaki resim büyük sermaye gruplarının ekonomi ve temel sektörler içindeki ağırlıklarıyla birlikte değerlendirildiğinde en büyük 15 sanayi grubunun 2015 yılı cirosunun 110 milyar dolar civarında olduğu görülmekte ve GSYH içindeki paylarının da yüzde 5’in üzerine çıktığı tahmin edilmektedir. Toplam girişim sayısının 3,5 milyonun üzerinde olduğu düşünüldüğünde yüzde 5 yüksek bir oranı ifade etmektedir.


Kaynak: İSO 500, Capital 500, şirket web sayfaları.

 

TÜİK’in Yıllık Sanayi ve Hizmet İstatistikleri’ne göre tarım hariç sanayi ve hizmet sektörleri toplam cirosunun yüzde 38’i 250 ve üzerinde işçi çalıştıran 5 bin civarında şirkete aittir. Üretimin yanında ticaret ve farklı hizmetleri gerçekleştiren bu şirketlerin birkaç yüz gruba tekabül ettiği tahmin edilmektedir.


Sektörel hiyerarşi ya da “AB çıpası”

 

GSYH içinde imalat sanayinin payı cari fiyatlarla yüzde 17 gibi düşük bir düzeyde olmakla birlikte fiyat etkileri ihmal edildiğinde pay yüzde 21-22 civarındadır. Katma değer payı ise yüzde 35 civarındadır. Hem katma değer payı hem iç ticaret hadleri üzerinden sanayi üretimden diğer sektörlere aktarılan değer hem de sanayi sektörlerin ileri-geri bağlantıları (madencilik, lojistik, ticaret vb etkileri) dikkate alındığında artı-değer sömürüsü açısından hâlâ en kritik sektör sanayi durumundadır. Ancak Türkiye’de sanayi üretimi, imalat sanayi sektörleri iç pazardan ziyade Gümrük Birliği ile çizilen çerçeve içinde Avrupa Birliği talebiyle şekillenmiştir ve şekillenmeye devam etmektedir. Otomotiv, beyaz eşya, makine, tekstil-giyim gibi imalat sanayi üretiminin yaklaşık yarısını oluşturan sektörlerin üretiminin yarıdan fazlası ihracata yöneliktir. Bu sektörlerin üretimine girdi sağlayan fabrikasyon metal ürünleri, plastik parçalar, kimyasallar, demir-çelik gibi sektörler de dahil edildiğinde imalat sanayi üretiminde doğrudan ya da dolaylı ihracatın payı yüzde 60’ın üzerindedir. Kalan yüzde 40’ta ise gıda, giyim gibi temel tüketim malları haricinde ana sürükleyici, inşaat sektörüdür.

 

Türkiye’nin ana pazarının Avrupa Birliği olduğu ve Gümrük Birliği çerçevesinde şekillenen işbölümüyle sanayi üretimin şekillendiği düşünüldüğünde 10 civarındaki otomotiv üreticisiyle, 5 civarındaki beyaz eşya, tüketici elektroniği üreticisi firma, Avrupa’daki otomotiv üreticileri ve hazır giyim alıcıları da eklenerek üretimin üçte birden fazlasını kontrol etmektedir.

 

Otomotiv yan sanayiinden örneklenebilir. Toplam üretiminin yüzde 40’ını Türkiye’deki ana sanayiye doğrudan ya da yedek parça olarak yapan otomotiv yan sanayi firmalarının yaklaşık dörtte biri yabancı sermaye ortaklıdır. Bu ortaklıklar kapsamında doğrudan Avrupa’daki otomotiv ana sanayiine ya da sistem üreten firmalara üretim yapmaktadırlar. Açıklayıcı bir örnek Bosch’tur, otomotiv yan sanayi üretiminin çok büyük bölümünü ihraç eden firma, toplam yan sanayi ihracatının dörtte birini tek başına gerçekleştirmektedir.

 

İç ve dış talebe, nihai talebe göre oluşan sektörel hiyerarşi ayrıca sorgulanmalıdır. Nihai talebin iç pazar kısmının da finans sektörü tarafından, borçlanma olanaklarıyla belirlendiği düşünüldüğünde taşıt ve konut kredileri başta olmak üzere tüketici kredileri ile şekillenen bir iç talepten söz etmek doğru olacaktır. Demir-çelik, kimya, makine gibi teknoloji düzeyi, ürün karmaşıklığı ve çeşitliliğine ilişkin belirleyiciliği bir ülkenin kendine yeterlilik düzeyi, uygun maliyetlerin oluşumu vb açılardan önemli olan sektörlerin iç pazarda günün sonunda finans sektörüne, dış pazarda ise teknoloji ve fiyat dikte eden uluslararası tekellere bağımlı hale getirildiği de not edilmeli. Tüpraş, Petkim ve Erdemir özelleştirmelerinin temel endüstrilerde bağımlılığı artırdığı, kapasite artışı, ulusal ölçeğin ihtiyaçlarına uygun yatırımları vb konularda adım atılmadığı da ayrıca saptanmalı. Ama Koç grubu üzerinden sektörel hiyerarşi izlenirse Yapı Kredi’den Ford, Tofaş, Arçelik’e, onlardan da Tüpraş ve Erdemir’e bir hat kurulabilir. (Erdemir her ne kadar bir Oyak şirketi olsa da en büyük müşterisi doğrudan ve dolaylı biçimde Koç grubu.)

 

Sanayiciler inşaatçı mı oldu?

 

“İnşaata dayalı büyüme” Marksistler açısından biraz temkinli yaklaşılması gereken bir ifade. Türkiye sermayesinin yapısı ya da Türkiye kapitalizminin yapısal açmazları içinde ele alındığında hem barınma ihtiyacının insani standartlarda karşılanması hem de halkın tüm ihtiyaçlarını sağlayacak uygun fiziki ve sosyal altyapının sağlanması anlamında inşaat yatırımlarının hep eksik kaldığı ve kalmaya devam edeceği söylenebilir. Yazının girişinde sözü edilen Cumhuriyet tarihinin en yüksek inşaat sektörü payına sanayileşme ve kentleşmenin hız kazandığı 1960’lı yıllarda rastlanmış olması da bu anlamda tesadüf değil.

 

Bugün Türkiye’de inşaat sektörünün GSYH içindeki payı eski seriye göre yüzde 5,5-6, yeni seriye göre ise yüzde 7,5-8 civarında. Ancak harekete geçirdiği sektörlerle birlikte söz konusu payın yüzde 20-25 aralığında olduğu tahmin edilmektedir. Sermaye iktidarı açısından inşaatın ekonomiyi hızlı bir şekilde uyarma, istihdam, büyüme sağlama anlamında çok kullanışlı bir enstrüman olduğu açık. Ancak Türkiye özelinde inşaat ile sanayi üretimi birbirinin karşısına koyarak düşünmek yanıltıcı olur. İnşaat sektörü sermaye açısından, özellikle de inşaat malzemesi üreticileri açısından düşük riskli, yüksek getirili bir sektör. Türkiye sanayi sermayesinin ve aslında uluslararası sermayenin hızlı ve kolay para kazanma yollarından biri olarak değerlendirmek daha doğru olur bu sektörü. İnşaat, girdi sağlayan çimento, demir-çelik, yapı elemanları, seramik, cam, yapı kimyasalları vb ile bina yapımının uzantısı gayrimenkul kiralama, işletme, mobilya, beyaz eşya, ev tekstili vb sektörleri beslemektedir. Birim fiyatına göre taşıma maliyetlerinin yüksek, bu nedenle görece dış rekabete kapalı ya da taşa toprağa dayalı olduğu için hammadde maliyeti düşüklüğünden kârlılığı yüksek cam, seramik, çimento, inşaat demiri gibi ürünlerde kalmak Türkiye’nin en büyük sermaye gruplarının da işine gelmektedir. Otomotiv sektöründe katma değer yüzde 18 civarındayken çimento, seramik gibi sektörlerde yüzde 27’ler civarındadır. Tam da bu nedenle çimento gibi en basit sektörlerden biri en yüksek şirket kârlarının görüldüğü, Sabancı’dan Oyak’a büyük grupların ana faaliyet konularından biri durumundadır. Çok standartlaşmış, teknoloji transferine ihtiyaç olmayan, kuruluşu kamu fabrikalarıyla olan ve görece çok oyunculu bu sektörde bile yüksek kârlılık nedeniyle yüzde 20-25 civarında yabancı sermaye payı bulunmaktadır. Pekiştirici bir bilgi daha Türkiye’nin en kalifiye beyaz yakalılarının istihdam edildiği sektörlerden biri durumundadır inşaat!

 

“İnşaata dayalı büyüme” kavramlaştırılmasıyla ifade edilen kamu yatırımları alanının bir bölümünün pahalı finansman modelleriyle (3. Köprü, İzmir-İzmit Otoyolu ve Körfez Geçişi, şehir hastaneleri) ve arazi rantı aktarımı yoluyla inşaat faaliyetlerini bir değer aktarım mekanizması haline getiren yaklaşımdır. Sermayeye değer aktarımını merkeze koyan modeller elbette yanlış modellerdir, emekçilerin ihtiyaçlarını değil, sermayeye en fazla aktarımın en kısa zamanda yapılması üzerine kurulmuşlardır. Ancak Türkiye’nin bir emekçi iktidarında ihtiyaç duyacağının çok altında konut, hastane, okul, yol, liman yapıldığı açıktır.

 

Türkiye’de inşaat üretiminin yüzde 80’i bina yapımından, yüzde 20’si altyapı yatırımlarından oluşmaktadır. 2000’li yıllar boyunca altyapı yatırımlarında ağırlık duble yollar başta olmak üzere karayolu yatırımlarından ve enerji santrallerinden (ağırlıklı olarak HES’ler) oluşmuştur. Son yıllarda hızlı tren projeleri vb ile demiryolu yatırımlarının ağırlığı da artmış görünmektedir. Ancak demiryolu yatırımlarında yük taşımacılığı ağının daha etkin hale getirilmesinden ziyade yolcu taşımacılığı ve eski yük taşımacılığı hatlarının rehabilitasyonu öne çıkmaktadır. Bina yapımının ise yüzde 80’i konutlardan, yüzde 20’si sanayi binalarıyla, ticari bina olarak adlandırılan hastane, okul, otel, iş merkezi, depo vb binalardan oluşmaktadır. Bina yapımında TOKİ ve Emlak GYO aracılığıyla Hazine arazilerinin “hasılat paylaşım modeli”yle AKP müteahhitleri başta olmak üzere 100 civarında firmaya peşkeş çekilmesi önemli bir sürükleyici olmuştur. Yine çeşitli özendiricilerle kentsel dönüşüm furyası bu sürecin devamı olarak değerlendirilebilir.

 

Konut talebinde kamu teşvikleri önem taşımakla birlikte 80 milyonluk ülkede yapılan ve satılan konut adetleri nüfusun dar bir kesimiyle ilgilidir. 20 milyon civarındaki konut stokunun yüzde 25’i gecekondu ya da standart dışı konutlardan oluşmaktadır. Ev sahipliği oranı kırsal alanlar da dahil edildiğinde yüzde 60 civarındadır. Bu oran kentlerde yüzde 55 civarındadır ve düşmektedir. Yılda 1,4 milyon adet konut satılırken, 600-650 bin adet yeni konut yapılmaktadır. Hane başına nüfusun 3,8 olduğu, yıllık evlilik sayısının 700 bin civarında olduğu bir ülkede yapılan ve satılan konut rakamları ihtiyacın çok altındadır. Üstelik birden fazla konut, gayrimenkul sahibi olan rantiyeler düşünüldüğünde konut yapımının arkasındaki temel gücün de kullanım amacından çok “yatırım” amacı olduğu söylenebilir.

 

Finans sektörünün de hem tüketici finansmanı hem de inşaat faaliyetlerine yönelik kredilerle parçası olduğu, kamunun vergi indirimleri, kamu bankaları aracılığıyla düşük faizler, yeniden yapılandırmalar, farklı düzenlemelerle destek olduğu, kent ve çevre politikalarıyla değer, rant artışının desteklendiği görece kapalı bir model söz konusudur. Yatırım malı, ara malı ve tüketim malı ihtiyacının neredeyse yarıya yakını ithalatla karşılanan bir ekonomide düşük teknolojili sektörlerdeki üretimi ve kârlılığını, inşaat dopingiyle sürdürmeyi tercih eden bir sanayi sermayesi; kamuya kağıt satmak yerine kamu desteği, dolaylı da olsa garantisi bulunan bir faaliyet alanını finanse eden mali sermaye; bütün bu faaliyetlerin etrafındaki faaliyetlerden beslenen lojistikten, ticaret değişik faaliyetler…

 

Daha fazla üretim ve tüketim, daha fazla finans

 

Bağımlılık ilişkileri derinleştikçe kaynak sıkıntısı da büyüyen Türkiye kapitalizmi, ara malı ithalat bağımlılığı yüzde 40-45 seviyesindeki imalat sanayi üretiminden enerji ihtiyacına daha fazla üretmek ve daha fazla tüketmek için daha fazla kaynağa ihtiyaç duymaktadır.

 

2000’li yıllar büyümesinin merkezinde duran iki sektör, otomotiv ve inşaat borçlanma ihtiyacını ek olarak kamçılamıştır. Otomotivde, Gümrük Birliği ile açılan AB kapıları aynı zamanda Türkiye iç pazarının da Avrupa markalarına açılması anlamına gelmiştir. Türkiye otomotiv parçalarının bir bölümü de dahil 16 milyar dolar civarında ihracat yaparken büyük oranda araçlardan oluşmak üzere 17 milyar dolarlık ithalat yapar gelmiştir. 2002 yılında ihracat 3 milyar dolar iken ithalat 2 milyar dolar civarındaydı. Motor, yassı çelik gibi temel otomotiv girdileri de dahil edildiğinde 17 milyar dolarlık tutarın 25 milyar dolarlara ulaştığı tahmin edilmektedir. Ticari araç ya da ekonomik segmentte binek araç ihraç edilirken orta ve orta-üst segment araç ithal edilmektedir. Bir tür “ödünleşme”dir. Ve elbette bu pazarın, ilişkinin garantiye alınması, finanse edilmesi gerekmektedir. Araç parkının gelişimi, bankalar ya da otomotiv finansman şirketleri aracılığıyla bu finansman yapılmaktadır. Hiç kuşkusuz bu finansmanın kaynağı, bankacılık sektörünün ya da büyük şirketlerinin sendikasyon ya da kredi olarak sağladıkları dış kaynaklardır.

 

Türkiye’de finans sektörü ağırlıklı bankacılık faaliyetlerinden oluşmaktadır. Sigortacılık ve diğer finansal kuruluşların toplam sistem içindeki ağırlıkları görece düşüktür. Sermaye piyasası işlemleri ise gelişmemiş durumdadır. Bankacılık faaliyetleri üzerinden bakıldığında kamu bankalarının payına rağmen yabancı sermayenin payı yüzde 40’ın üzerindedir. Bu paya kamu bankaları da dahil olmak üzere bankacılık sisteminin kaynak yapısının büyük oranda yurt dışından sağlanan orta-uzun vadeli fonlara dayandığı gerçeği de eklendiğinde yabancı sermaye bağımlılığının, özellikle de Hollanda, Almanya, İngiltere merkezli bankalara bağımlılığın yüksek seyrettiği görülmektedir. En yerli bankalar için bile kaynak yapısı üzerinden yüksek bir bağımlılık düzeyi söz konusudur. Sermayenin doğrudan ya da dolaylı finansmanına yönelik olarak finans sermayesi, sanayi sermayesi ve ticaret sermayesi arasında çok daha grift, belli yabancı ya da yerli grupların elinde ya da etrafında toplanan ilişkilerin, bir tür entegrasyonun bulunduğunu söylemek abartılı olmayacaktır.

  • 1. Yalçın Küçük, Planlama, Kalkınma ve Türkiye, Tekin Yayınevi, 1985, s. 236-237.
  • 2. Korkut Boratav, 1980’li Yıllarda Türkiye’de Sosyal Sınıflar ve Bölüşüm, Gerçek Yayınevi, 1995, s. 64.
  • 3. Bu noktada Türkiye GSYH gelişiminin dünya ortalamasını temsil ettiği not düşülmelidir. Japonya, İtalya, Güney Kore gibi 20. yüzyılda ortalamanın üzerinde gelişim gösteren ve değişik düzeyde “yırtan” örnekler yanında Türkiye kapitalizminin “performansı” vasatı ifade etmektedir.
  • 4. İnşaat faaliyetlerinin ekonomik büyümede uyaran olarak kullanıldığı geçmiş 15 yılda inşaatın GSYH içindeki payında sınırlı bir artış olurken çok açık biçimde sanayi üretim ve yatırım artışına dayalı bir dönemde inşaat faaliyetleri payının rekor düzeye ulaşmış olması aşağıda daha detaylı tartışılacak.