Devlet Çözülürken Kamusal Alanda Erime

 

Bir süredir Gelenek’te Türkiye’de devletin çözülmekte olduğuna ilişkin saptamalar yer aldı.1  2 Bu tez en kapsamlı ifadesini ise TKP’nin 8. Kongre Raporu’nda buldu.3 Söz konusu makaleler ve Kongre Raporu’nda belirtildiği gibi çözülme sürecini etkileyen birçok faktör bulunmakta ve süreç kendisini farklı şekillerde yansıtmaktadır. Devleti çözen faktörlerden birisi, devletin kamusal alandan çekilmesine yönelik yapılan müdahaleler ve kamusal alanın eritilmesi olarak gözüküyor. Bu yazıda devleti çözen faktörlerden ve çözülmenin önemli göstergelerinden biri olarak kamusal alandaki erime incelenecektir. Bu süreci daha iyi kavrayabilmemiz için yakın tarihteki iktisadi temel ile karşılıklı ilişki içindeki sınıf mücadelelerine eğilmeye çalışacağız.

Devletin kamusal alandan çekilmesini koşullayan ne oldu?

Tarihin içindeki binlerce olguyu süzüp genellediğimizde karşımıza kapitalizmde devletin kamusal alanı örgütlemesi ile ilgili iki kural çıkıyor: Bunlardan biri, verili bir zaman diliminde gerçekleşen sınıf mücadelelerinin, devletin kamusal alanı örgütleme tarzını belirlemesidir. Özellikle egemen sınıfın yüreğine iktidarı kaybedebileceği korkusunun yerleşmesi devleti sadece bir zor örgütü olmaktan çıkarmakta, sınıf mücadelesinin bir anında varılan uzlaşmanın ürünü olarak sosyal uygulamaların örgütlenmesine neden olmaktadır. Böylece bir yandan işçi sınıfı yeni kazanımlar elde ederken, diğer yandan sermaye tarafından devlete sınıflar üstü bir görüntü verilebilmekte, “Devlet baba” ideolojisi işçi sınıfını düzen içi tutabilme işlevi görebilmektedir. İkinci kural ise, verili bir tarihsel dilimdeki sermaye birikim modelinin tarzı ve kapitalizmin bir genişleme mi yoksa bir daralma döneminde olup olmadığı ile ilgilidir. Sermaye birikim modelinin gereksinimlerine göre, ağır sanayi, ulaşım, haberleşme gibi temel sektörlerin devlet tarafından örgütlemesi sermayenin tercihi olabilmektedir. Özellikle kapitalist üretim ilişkilerinin bir ulusun inşasında kullanıldığı dönemlerde devletin iktisadi rolü kaçınılmaz olmaktadır. Kapitalizmin genişleme dönemlerinin işçi sınıfının baskısı ile örgütlenen sosyal uygulamalara olanak yarattığı söylenebilir. Daralma veya buhran dönemlerinde ise bu olanak da daralacaktır.

Kapitalist devletin sosyal görevlerinin oluşmasında Bismark Almanyası’nın özel bir önemi vardır. Yukarıda tanımladığımız iki kural da işlemiştir. 1871 Paris Komün’ü egemenlerin yüreğine bir kez korkuyu düşürmüştür. Öte yandan 1870’den sonra geç ama hızla kapitalistleşen Almanya, uluslaşma ve genişleme dönemine girmiştir. Bu iki koşulun çakışması Almanya’da devlet aracılığı ile sosyal güvenlik uygulamalarının örgütlenmesine neden olmuştur.

Ancak kamuculuğun ne olduğu Ekim Devrimi ile anlaşılacaktır. Üretim araçlarının devlet veya tarım kolektifleri üzerinden kamulaştırıldığı, merkezi planlama ile iktisadi bunalımlardan korunan ve hızla gelişen sosyalizm bütün dünya için inanılmaz bir olguydu. Devlet aracılığıyla toplumsal fonlarda biriken ulusal zenginlik kamusal alanda kullanılıyor, bu sayede eğitim, sağlık, sosyal güvenlik ve kültürel gelişim hizmetleri sosyalizmin tüm vatandaşlarına parasız olarak sunuluyordu. İşsizliğin ortadan kaldırıldığı sosyalizmde, dünyada ilk kez vatandaşların kayıp insanlar olmaktan çıktığı, devletin her vatandaşa karşı sorumlu olduğu bir düzen kuruluyordu. Yetişmekte olan genç bir insana bütün toplumsal olanaklar sunuluyor, ondan kendisini olabildiğince geliştirmesi ve üretime girdiğinde kendini tüm topluma karşı sorumlu hissetmesi isteniyordu. Sosyalizm, kamucu bilincin yeni insanlarda yeşerdiği düzenin ismiydi aynı zamanda.

Emperyalizmin Sovyetler Birliği’ne öncelikli yanıtı kendi ülkelerindeki emekçi sınıflara sunacakları kamucu uygulamalar olmadı. 1929’da emperyalist sistemin içine düştüğü derin iktisadi buhran, bırakın devletin sosyal uygulamalarını, milyonlarca işçinin işsizliğe ve açlığa mahkum edildiği bir döneme yol açtı. Diğer yandan genç Sovyetler Birliği arızi bir hata olarak görülüyor ve siyasi/askeri önlemlerle ortadan kaldırılabileceği düşünülüyordu. Gerçekten de emperyalizmin Sovyetler Birliği’ne karşı geliştirdiği önlemin özü eninde sonunda Sovyetlere saldıracağı kesin olan Nazi Almanya’sını yüreklendirmek olmuştu.

Ancak olaylar hiç de emperyalist merkezlerin beklentilerini karşılayacak şekilde gelişmedi. Nazilerin yarattığı büyük yıkıma karşın zafer sosyalizmin oldu. 1945’ten sonra artık bir Dünya Sosyalist Sistemi’nden bahsedilebilir hale gelmişti. Emperyalist ve emperyalizmin güdümü altındaki ülkelerin emekçileri arasında Sovyetler Birliği büyük bir prestij kazanmıştı. Bu prestij sadece Kızıl Ordu’nun Nazileri yenmesinden değil, Sovyet Devleti’nin kamucu uygulamalarının ününden de kaynaklanıyordu.

Bu sefer emperyalizm işi sıkıya alacaktı. Bir yandan NATO üzerinden gizli veya açık her türlü saldırıyı örgütleyen bir savaş örgütü kurulacak, yoğun bir sosyalizmi karalama kampanyası başlatılacaktı. Ancak sosyalizmin kamucu uygulamaları ile de rekabet etmeleri gerekiyordu. Özellikle Sosyalist Sistem ile komşuluğu olan Federal Almanya, İskandinav ülkeleri ve işçi sınıfının basıncı altındaki Fransa, İtalya ve İngiltere gibi ülkelerde o güne kadar görülmedik bir kapsamda sosyal devlet uygulamaları örgütlenecek, bu uygulamalar emperyalizmin hegemonyasındaki ülkeleri de değişik derecelerde etkileyecekti. Emeğin sömürüsü sınırlandırılacak, sermayeyi dizginleyen kurallarla dolu bir emek rejimine geçilecekti. Üstelik II. Dünya Savaşı’nın getirdiği yıkımın sermayeyi değersizleştirmesi emperyalizmi yeniden genişlediği bir döneme sokmuştu. Sosyal devlet uygulamalarına kaynak aktarmakta büyük bir güçlük yaşamayacaklardı. Keynes’in kapitalizmin dinamiklerine ilişkin 1920’lerin sonunda geliştirmeye başladığı kuram, ancak bu nesnellikte uygulama şansı bulacaktı.

Burada tuhaf bir çelişki oluşuyordu. Sosyalist dünyadaki işçi sınıfının mücadelesi kapitalist ülkelerin işçi sınıfları için de kazanımlara dönüşürken, bu kazanımlarla işçi sınıfı ne kadar düzen içine çekilirse, sosyalist dünyadaki işçi sınıfı siyaseti o kadar abluka altına alınıyordu.

Emperyalizmin sosyal devlet uygulamaları ile giden genişleme döneminin 1970’li yıllarda sonuna gelindi. Ancak iktisadi durgunlukla kendisini gösteren bunalım kapitalizmin önceki aşırı üretimle giden döngüsel bunalımlarına benzemiyordu. Bu sefer kapitalizmde yaşanan, üzerinde salınımlar şeklinde kriz dönemlerinin görüldüğü yapısal ve kalıcı bir bunalımdı. Marx kapitalizmin yapısal bunalımına şahit olmamıştı, ama nedenini günümüzden 130 yıl kadar önce Kapital’in 3. cildinde “Kâr Oranının Düşme Eğilimi Yasası” bölümünde incelemişti.4 Marx temel mekanizmayı şöyle tanımlamıştı: “Bu üretim tarzı, değişmeyen sermayeye kıyasla, değişen sermayede gitgide nispi bir azalma ve dolayısıyla toplam sermayenin organik bileşiminde sürekli bir yükselme yaratır. Bunun doğrudan sonucu, aynı ya da hatta artan bir emek sömürü derecesinde, artı-değer oranının sürekli düşme gösteren bir kâr oranıyla temsil edilmesidir. Bu nedenle, genel kâr oranındaki bu sürekli düşme eğilimi, tam da emeğin toplumsal üretkenliğindeki sürekli gelişmenin, kapitalist tarzına özgü bir ifadesidir.”5 Peki Kâr Oranının Düşme Eğilimi Yasası kapitalizm boyunca geçerli ise neden acaba 1970’li yıllardan itibaren bir yapısal bunalıma neden oldu? Marx’ın bu satırları kaleme almasından sonraki 100 yıl içinde bilimsel-teknolojik alanda yaşanan binlerce küçük sıçrama öyle bir birikim yapmıştı ki, artık üretici güçlerin geldiği seviyeyi kapitalist üretim ilişkileri taşıyamamaktaydı.

Sermaye içi rekabetin ürünü olan bu seviye artı değeri üreten canlı veya değişen sermayenin toplam yatırım içindeki payının azalmasına ve kâr oranının düşmesine neden oluyordu. Bunun sonucu olarak, kâr oranlarını yükseltmekten başka güdüsü olmayan sermaye, üretim sektöründen kaçmaya başlıyor, giderek çok daha asalak bir sınıf haline geliyordu. Şekil 1’de ABD’de toplam kârlar içinde üretim ve mali sektörün paylarının zaman içinde değişimi görülmektedir.6 1965 yılında toplam kârların %50’si üretim sektöründen, %15’i mali sektörden gelirken, oranlar 1970’den itibaren birbirine yaklaşmaya başlamış ve 2000’den sonra tersine dönmüştür. Üretimden kaçan sermaye, mali sektöre yönelmekte ve yatırıma dönüşmeyen, paradan para kazanmanın hileli ve kumara dayanan yollarına evrilmiştir. Yapısal bunalımın iki net iktisadi sonucu vardır. Bunlardan biri, emperyalist ve emperyalizme bağımlı ülkelerde sanayiye dayalı kalkınmanın hız kesmesi ve kapitalizm için yedek işgücü ordusu ile açıklanamayacak kadar büyük işsizlik oranlarıdır.7

İşte tam da işçi sınıfının giderek derinleşen bir bunalım içindeki emperyalizme son darbeyi vurma zamanıdır. Altı bin yıllık sınıflı toplumlar tarihine son noktayı koymanın zamanı gelmiştir. Ama heyhat, tarih cilvelerle doludur. 1970’li yıllar aynı zamanda Sovyetler Birliği’nin soğuk savaşın ideoloji cephesini Avrupa’da kaybettiği yıllardır.

Dünya komünist hareketinin öncüsü olan SBKP’nin yeni bir siyasi açılım üretememesi ve yaşanan hareketsizlik Sosyalist Dünya Sistemi’nde çözülmeye neden olacaktır. Son dönemde yaşadığı örgütsüzlük ile SBKP’nin tekrar tekrar yükselen karşı devrim dalgalarını göğüsleyecek iradeyi gösterememesi, Kemal Okuyan’ın Anti-Tezler kitabında ayrıntısı ile incelenmiştir.8

 

Şekil 1

Şekil 1: ABD’de yerel kârların yüzdesi olarak üretim ve mali sektörlerin 5 yıllık ortalaması. Beyaz çizgi üretim, siyah çizgi mali sektörü temsil etmektedir. (Kaynak: Magdoff a.g.e)

Bu yazıda Sovyetler Birliği’nin çözülüşünün mekanizmalarından çok, 1989’dan itibaren emperyalizmi dengeleyecek, ehlileştirecek bir işçi sınıfı gücünün olmadığı bir döneme girilmesiyle ilgiliyiz. Ölümünden önce son iyilik halini yaşamaya başlayan emperyalizmin salgıladığı “Evet, kapitalizm çok insancıl bir sistem değildir, ama tek gerçekçi sistemdir ve sonsuza kadar yaşayacaktır” ideolojisi kara bir bulut gibi işçi sınıfının üstünü kaplamıştır.

Sosyalizmin tehdidinden ve rekabetinden kurtulan emperyalizm ABD öncülüğünde dünya emekçi sınıflarına bütün gücüyle saldırmıştır. Bunun içinde emperyalist, emperyalizme bağımlı ve eski sosyalist ülkelerin emekçi sınıfları bulunmaktadır. Azalan kâr oranları ile kendisini gösteren bunalımını aşmak için bundan daha iyi bir fırsat olamazdı. Adına “küreselleşme” dedikleri halen devam etmekte olan emperyalist restorasyon dönemi başlamıştı.

Emperyalist restorasyon

Sovyetler Birliği’nin olduğu bir dünya bugünkünden çok farklıydı. Siyasi coğrafya işçi sınıfının iradesini koyduğu bir dünyada 70 yıl boyunca şekillenmişti. Kapitalizm yolunda gelişen ülkelerin egemen sınıfları, iki kutuplu dünyada emperyalizmden görece bağımsız bir siyaset izleyebiliyorlardı. Ulusal düzeyde sermaye birikim modelleri farklılaşabiliyor, daha önce bahsedildiği gibi devlet gelişkin kamusal görevler üstlenebiliyordu.

Emperyalizm; AB’nin vaatleri ve sivil toplum kuruluşları üzerinden yaptığı müdahaleler ve ABD’nin askeri operasyonları ile siyasi coğrafyayı yeniden şekillendirmeye başladı. Burada yaşanan bir çelişkiye değinmek gerekiyor. Emperyalist restorasyon bir yanıyla yeni ulusal devletlerin oluşumuyla birlikte gidiyor gözüküyordu. Oysa bir diğer süreç bu ülkelerin egemen sınıflarını iktisadi/siyasi operasyonlarla tam anlamıyla teslim alıyor, bir devleti olan siyasi coğrafyayı bağımlı ülkeler için anlamsızlaştırıyordu. Emperyalist tekeller kâr transferi konusunda hiçbir engelle karşılaşmak istemiyor, daha önce oluşmuş bulunan hukuk parçalanıyordu.

Bir yandan emek örgütsüzleştirilirken, emek rejimi kuralsızlaştırılıyor, sömürü oranları görülmedik ölçüde artırılıyordu. Özelleştirmeler yoluyla ulusal devletin kamusal rolü budanıyor, yok ediliyordu. Bu, bir yandan emekçilerin sosyal ücretini yok ederken, diğer yandan bir siyasi coğrafyayı bütünleştiren mekanizmaların da tasfiyesi anlamına geliyor, emperyalist restorasyonun işini kolaylaştırıyordu.

Türkiye’de süreç nasıl işledi?

Bilmiyoruz, Türkiye Cumhuriyeti kadar Sovyetler Birliği’nin varlığından yararlanmış, ama bir o kadar da Sovyetler Birliği’ne karşı kalleşçe davranmış bir ülke var mıdır dünyada? Egemen sınıf, II. Dünya Savaşı’nda Nazileri desteklemiş, hemen ertesinde sosyalizmi yok etmek üzere kurulan NATO’ya üye olmuş, subayları sosyalist ülkelere uçmak üzere nükleer bombalar yüklenmiş durumdaki uçaklarda nöbet tutmuştur.

Oysa Türkiye Cumhuriyeti, Ekim Devrimi’nin yarattığı iklimde doğmuştur. Ekim devrimi karşısında çaresiz kalan emperyalizmin eli bağımsızlık savaşı veren ülkelere karşı titrektir. Sınıf refleksleriyle emperyalizme meyleden Türkiye egemen sınıfı, dünyada kurulan dengeler sayesinde görece bağımsız bir siyaset alanı bulabilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti, en başta kurucu sınıfın karakterini ortaya koyan liberal eğilimden sonra kamuculuğa dayanan bir birikim dönemine girmiştir. Ağır sanayinin yanı sıra ulaşım, enerji, iletişim, eğitim, sağlık, kültür devletin elinde bulunmuştur. 1945’ten, özellikle 1960’lardan sonra sosyal devlet uygulamaları yaygınlaşmış, Türkiye işçi sınıfının mücadelesi ile de kazanımlar pekişmiştir.

 

Şekil 2

Şekil 2: 1980 öncesi Türkiye’de bütçenin başlıca bir sosyal ücret kaynağı olduğu ulusal ekonominin tahminlere dayalı modeli.

Şekil 2 emperyalist restorasyondan hemen önceki durumu bir şema ile özetlemeye çalışmaktadır. Söz konusu şema birçok indirgemeye dayandığı için iktisadi olaylar arasındaki zenginliği budamıştır. Ancak yaşadıklarımızın anlaşılmasını kolaylaştırmaktadır. Şema içerebileceği bütün hatalara rağmen çok önemli bir hatayı düzeltmektedir. Burjuva iktisadının bir görevi sömürü oranını artırmaksa, diğer görevi ise sömürüyü gizlemektir. Şema artı değer teorisini bir ulusal ekonomi düzeyinde temsil etmeyi denemekte, bir ülkede bir yıl içinde üretilen tüm değerlerin sınıflar arasında nasıl paylaşıldığını genellemektedir. Tarım işçileri de içinde olmak üzere işçi sınıfı değişen sermaye payını yani ücretleri alırken, toprak sahiplerini de içerecek şekilde sermaye sınıfı ise işçilerin ürettiği artı değere el koymaktadır. Burada %100’lük “Ulusal Sömürü Oranı” gelir dağılımı dilimlerinden tahmini olarak çıkartılmıştır. Marksist iktisatçılar tarafından henüz ampirik olarak hesaplanmamış olan Türkiye’deki ulusal sömürü oranı endeksinin hesaplanması ve buradaki tahmini oranın düzeltilmesi gereklidir.9 Ancak şema bütün olası hatalara rağmen Türkiye’nin bir sömürü cumhuriyeti olduğunu ortaya koymaktadır.

İkinci olarak gösterilmek istenen ise, sömürüye bağlı dağılım gerçekleştikten sonra devletin kamusal rolünün iktisadi olarak nasıl gerçekleştiğidir. Bütçenin temel girdisi vergilerdir ve hem işçi sınıfından hem de sermayeden toplanmaktadır. Nüfusun küçük bir kısmını temsil eden ancak artı değer sömürüsü ile zenginliğin çoğuna el koyan sermayenin ödediği vergiler içinde dolaysız vergilerin oranı önemlidir. Dolaylı vergilerin oranı ne kadar artarsa, yük o kadar işçi sınıfına binecek, dolayısıyla bütçe o oranda işçi sınıfının ücretleri tarafından finanse edilir hale gelecektir.

Kamu İktisadi Teşekkülleri’nin (KİT) gelirleri bütçeye katılacak ve harcamaları ise bütçe üzerinden gerçekleşecektir. Her ne kadar siyasi iktidar burjuvazide olsa ve KİT’ler birçok yöntemle sermaye sınıfını besleyecek şekilde kullanılsa da, toplumsal mülk olarak tüm toplumun iradesi altında sayılmaktadır. Üstelik demir-çelik, madenlerin (kömür, bor, bakır, alüminyum vs.) çıkartılması, petrol işleme tesisleri, iletişim ağı, elektrik üretimi ve dağıtımı ülke bağımsızlığı için stratejik sektörlerdir.

Bütçe ise şemada gösterildiği gibi devleti oluşturan ve devlet tarafından yönetilen hizmetleri finanse etmek için de kullanılmaktadır. Ordu, polis, yargı ve üniversitelerin tüm harcamaları bütçeden çıkmaktadır. Bunun dışında sağlık, eğitim, kültür hizmetlerinin kâr gözetmeksizin devlet tarafından örgütleniyor olması da çok önemlidir. Burada şemayı daha fazla karmaşıklaştırmamak için SSK ve Bağ-Kur ilave edilmemiştir, ancak onlar da sermaye ve işçilerin ödediği primlerle oluşturulan bütçeye benzer toplumsal fonlardır. Parasız sağlık, eğitim, kültür ve sosyal güvenlik hizmetleri işçi sınıfı için bir sosyal ücrettir ve en az parasal ücretler kadar önemlidir. Ayrıca işçi sınıfının sosyal ücretinin büyüklüğü kamu emekçilerinin ücretlerini de belirlemektedir. Devlet tarafından örgütlenen hizmetler kâr güdüsüyle değil, toplumsal hizmet için üretildiği için kamucu bilincin gelişmesine de katkıda bulunmaktadır. Ancak şu çelişki gözden uzak tutulmamalıdır: Hizmet alanındaki bir emekçi, eninde sonunda sömürü düzeninin bir parçasıdır ve üretilen hizmet artı değer üretimine katkıda bulunacaktır. Örneğin, tedavi edilip iş başına dönen bir işçinin kendini sömürttüğü işgünü sayısı artırılmış olacaktır. Buna rağmen sermaye sınıfının iktidarındaki bir ülkede kamucu hizmetlerin ulusal bütünlüğü sağlayan, kapsayıcı bir ideoloji olduğu unutulmamalıdır.

Son olarak eksik kalmaması için şu belirtilmelidir. 1980’lere kadar sağlık ve eğitim gibi kamu hizmetleri daima piyasa tarafından kirletilmiştir. Ancak kamunun bu alandaki başatlığı bozulmamıştır.

Tarım ise Türkiye kapitalizminin çözemediği bir sorundur ve başlıca küçük toprak mülkiyetine dayanmaktadır.10 Buna rağmen az sayıdaki devlet üretme çiftliği, tarım kesimine verilen sübvansiyonlar, destekler, bir devlet bankası olan Ziraat Bankası’nın varlığı ve Köy İşleri üzerinden götürülen hizmetler bütçe kaynaklıdır ve tarım alanı da ulusal ekonomi için çok kritik şekilde kamu tarafından kapsanmıştır.

Nasıl çözdüler?

Emperyalizm ve her türden işbirlikçisi tarafından devletin çözülmesi ve kamusal alanın eritilmesi işlemi çok sinsice, uzun döneme yayılmış, ancak sonuç alıcı bir biçimde sürdürülmüştür ve halen bu operasyon tamamlanmamıştır. Eski sosyalist ülkelerde devletin çözülmesi işlemi ani olarak yapılmıştır, çünkü bu ülkelerde bir iktidar değişikliği vardır. İktidar işçi sınıfından sermayeye devredilmektedir. Oysa Türkiye gibi ülkelerde adına “dönüşüm” dedikleri operasyonu aynı hızda gerçekleştirselerdi, muhtemelen sermayenin iktidarını sürdürme şansı kalmayacaktı. Zonguldak madenlerinin özelleştirileceğine ilişkin niyet bile 1989’da sermayeyi korkutan bir sınıf hareketine dönüşmüştü. 1999’da sadece emeklilik yaşının yükseltilmesine işçi sınıfı aylarca direnmiş ve Ecevit Hükümeti döneminde her türlü hile ile bu işin üstesinden gelebilmişlerdi. Sağlık emekçileri sağlıkta özelleştirmelere karşı yıllarca direndiler. TÜPRAŞ, SEKA ve Seydişehir özelleştirmeleri yerel de kalsa güçlü direnişlerle karşılandı. Eğer bunların hepsini bir anda yapmaya kalksalardı, işçi sınıfı iktidara gelmek için önemli bir fırsat yakalamış olurdu.

Ayrıca hep söylendiği gibi, sermayenin günlük çıkarlarının ötesinde uzun vadeli çıkarlarını sağduyuyla koruyan bir devlet bürokrasisi olduğunu unutmamalıyız. Çözülmeye karşı direnç bu bürokrasi tarafından da üretilmiştir ve hâlâ devletin içinde tasfiye edilememiş odaklar bulunmaktadır.

Sürdürülen operasyonun aklının Dünya Bankası, İMF ve AB tarafından temsil edildiğini biliyoruz. Bu kurumlar finanse ettikleri projeler aracılığıyla bürokrasinin ve burjuva siyasetinin içinden işbirlikçi kadrolar yetiştirdiler. Bir bütün olan operasyonu küçük parçalara böldüler. Yüzlerce parçadan oluşan bir yap-boz bulmacanın parçaları işçi sınıfının en çok etkilenen bölmelerinin önüne zamana yayılarak sürüldü. Operasyonun bütününü sakladıkları için, tümüne karşı güçlü bir toplumsal hareketin oluşmasını engellemiş oldular. Her parçayı ideolojik bir kılıf içinde ve şimdilik kabul edilebilir, ama zaman içinde ağırlaşacak şekilde hazırladılar. Önce erime sürecini başlatıp yarattıkları fiili durumu zamanı gelince yasa haline getirdiler. Bu operasyonun bütün olguları, çıkartılan bütün yasalar incelenmeye kalkılsa ne bir makalenin, ne de küçük hacimli bir kitabın içine sığabilir. Bu yüzden 1980’den sonra başlayıp 1990’lı yıllarda hız kazanan ve AKP iktidarı döneminde neredeyse önemli bir kısmı tamamlanan çözme-eritme operasyonunu şekil 3’den yararlanarak ana hatlarıyla izlemeye çalışalım.

Şekil 3’ü, Şekil 2 ile karşılaştırdığımızda ilk dikkatimizi çeken farklılık ulusal sömürü oranının %200’e çıkmış olmasıdır. Nasıl önceki sömürü oranı ampirik olarak hesaplanmamışsa bu oran da bir hesaba değil, bir tahmine dayanmaktadır. Ancak elimizde sömürü oranının arttığına ilişkin kanıtlar bulunmaktadır.

 

Şekil 3

Şekil 3: 1980 sonrası devletin çözülmesi sürecinde Türkiye ulusal ekonomisinin tahminlere dayalı modeli (D=değer, d= değişmeyen sermaye, ü= ücretler veya değişen sermaye a= artı değer)

Bağımsız Sosyal Bilimciler (BSB) tarafından yayınlanan “IMF Gözetiminde On Uzun Yıl” başlıklı kitap süreci kavramamızı kolaylaştıran çok sayıda veriyi içermektedir ve sanırız Şekil 4’te bu kitaptan alınan bir grafiği kullanmamıza kızmayacaklardır. Tabloda görüldüğü gibi son 6 yıl içinde ücretler düşerken, emek üretkenliğinde büyük bir artış olmuştur. İstihdamda önemli bir değişme olmadığına göre üretkenlikteki bu artış ancak işçilerin daha uzun süreler ve daha yoğun çalıştırılmasıyla açıklanabilir. Emeğin örgütsüzleştirilmesi ve köleleştirilmesi ile birlikte giden bu fiili durum İş Yasası’nın çıkartılması ile yasal kılıfını da bulmuştur, ancak saldırının burada duracağı sanılmamalıdır. Kıdem tazminatlarının yok edilmek istenmesi, bölgesel asgari ücret tartışmaları hatırlanmalıdır. Bu saldırı sadece Türkiye’de egemen sınıfın azalan kâr oranlarına karşı aldığı bir önlem değil, aynı zamanda emperyalizm tarafından teslim alınan bir ülkede emeğin köleleştirilmesinin zorunluluğundan da kaynaklanmaktadır.

 

Şekil 4

Şekil 4: Yıllara göre çalışan başına düşen üretkenlik endeksi ile reel ücret endeksinin değişimi (Kaynak: BSB, a.g.e, s.54)

Ayrıca artık daha çok ve daha uzun süre çalışıp ulusal gelirin daha küçük bir kısmıyla yetinen işçi sınıfı, bu geliri kendi içindeki işsiz bölmesiyle de paylaşmak zorundadır. 4 milyon işsiziyle Türkiye işçi sınıfının üyeleri, hayatlarının bir kısmını işsiz olarak geçirmek zorunda bırakılmışlardır. Şemada büyüme gösterilememektedir, ancak büyümeler sağlıksızdır ve istihdam yaratmamaktadır. Bu tablo tam anlamıyla kapitalizmin yapısal bunalımının ürünüdür ve sanayiye dayalı kalkınma terkedilmiştir. Aksine bu ülkenin bağımsızlığının da garantisi olan KİT’ler özelleştirilmiş, çoğu kez üretim dışı bırakılmıştır. Bunların satılmasında rol oynayan ve aracılık yapan Türkiye egemen sınıfı, üzerine bastığı toprağa, kısa vadeli çıkarları uğruna ihanet etmiştir.

Sömürü oranını artırmak sermaye sınıfı için yeterli olmayacaktır, çünkü zaten üretimden kaçma eğilimi vardır. Bu kez, ulusal ekonominin tümü üzerinden azalan kâr oranlarını telafi edebilecekleri bir sarmal oluşturulmuştur. Bunun ilk basamağı, sermayenin vergi yükünden kurtulmasıdır. İzzettin Önder’in kaleminden11 daha ayrıntılı olarak okunabilecek bu süreç vergi ve SSK prim borçlarının aflarını, vergi indirimi anlamına gelen teşvikleri, dolaysız vergilerin oranını azaltan operasyonları içermektedir. Zaten artı değere el koyarak yaşayan bu asalak sınıf, vergi yükünü de ücretlilerin sırtına yıkmıştır.

Sermayenin vergi yükünden kurtarılmasının net sonucu bütçe açığı olmuştur. Bütçe açığı iç borçlanmayla kapatılmaya çalışılmıştır. Borçlanma sonucunda bütçenin önemli bir kısmı faiz geri ödemeleri için harcanmaya başlanmıştır. 2005 yılında bütçe harcamalarının %32’si, tüm vergi gelirlerinin yarıya yakını, faiz geri ödemesi altında sermayeye pompalanmaktadır.12 Düzen siyasetleri, parti ismine bakılmaksızın, hükümet olduklarında aslında bu emme-basma tulumbanın başına geçmektedirler.

Ancak bununla da yetinilmeyecek, IMF dış borç faizlerinin ödenmesi için faiz dışı fazla konusunda bastıracaktır. Sermaye hırsızlığa süslü ve anlaşılmaz isimler bulmakta çok ustadır. “Faiz dışı” demek faizler ödendikten sonra bütçenin asıl işlevi olan kamusal harcamalar için kalan kısmı demektir. “Faiz dışı fazla” ise, işte bu paydan yani işçilerin sosyal ücretini oluşturan paydan da tasarruf edilerek, kamu harcamaları kısılarak, dış borçların faiz ödemesi için kullanılacak bütçe kalemidir. Eğer sınıfımız tarafından bu şekilde anlaşılmış olsaydı, Ali Babacan televizyonlarda böbürlenerek “şu kadar faiz dışı fazla verdik” diye açıklama yapmaya cesaret edemezdi.

Artık operasyon silsilesinin son kısmına yaklaşabiliriz. Bütçede kamusal harcamalar için, yani kamu yatırımları, sarf malzemesi ve personel ücretleri için yeterli para kalmamıştır. Kamu kurumlarına dönüp “kusura bakmayın bütçede para kalmadı, en iyisi şirketleşmenizdir” denmiştir. Başta üniversiteler ve sağlık kurumları olmak üzere, bir çok devlet kurumunun başına gelen böyle açıklanabilir. Kamu kurumlarında döner sermayeli, sözleşmeli, kalite kontrol çemberli, müşteri odaklı, diğer kurumlarla rekabetli, taşeron şirketli süreç böyle başlamıştır. Ancak şunu çok iyi biliyoruz ki, kamu kuruluşlarındaki döner sermayeli yaşam bir geçiş dönemidir. Asıl amaç bu kurumların tümüyle elden çıkarılarak sermayeye devridir. Rekabet edemeyenleri batacak, iyi bir artı değer getirenler özelleştirilecektir. Bu durum çok uzak sayılmamalıdır. İkinci AKP iktidarı döneminde Yerel Yönetimler ve Kamu Personeli Reformu yasaları ile operasyon tamamlanacaktır. AKP tarafından hazırlatılan Anayasa taslağında, yerel yönetimlere vergi toplama yetkisinden bahsedilmesi niyeti göstermektedir.13 Şekil 3’teki şemada fark edileceği gibi, şirketleştirme sürecindeki kamu kurumları, hizmeti toplumsal yarar için değil, bir meta olarak ürettikleri için artı değer formülü ile birlikte gösterilmiştir. Bu tüm emekçiler için sosyal ücretin kaybı ve hizmetler karşılığında kendi ücretlerinden yani cepten ödemelerin artması anlamına gelmektedir. Yine bu hizmet sektöründeki emekçilerin de artı değer sömürüsü altında çalışacaklarını göstermektedir.

Kamusal alanın eritilmesi, aynı zamanda bu ülkeyi savunamayacak insanlar yaratma ve insanını çürütme operasyonu haline gelmiştir. Diğer bir deyişle, kamusal alanın çöküşü kamusal bilinci felce uğratan bir süreçtir. Okulu için harç yatıran öğrenciye, “Sen kendin için yatırım yapıyorsun” döner sermayeden pay alan emekçiye, “Bak sen de şirketimizin ortağısın” denmiştir. Kamu emekçileri sosyal ücretlerini kaybettiklerine ağlayacaklarına, ceplerine giren fazla iki kuruşun hesabını yapar hale gelmişlerdir. Yanındaki arkadaşı ile birlikte bu saldırıya göğüs gereceğine, “onunla rekabet edersen daha fazla kazanırsın”a kanmışlardır. Şirketleştirme operasyonu tek tek emekçileri de bir şirket sahibi gibi düşünmeye hazırlamıştır.

Tarım ise, hemen hemen kamusal alanın dışına çıkmıştır ve hızla çökmektedir.14 IMF’nin emriyle tarımsal destekler kaldırılmış veya üretimi destekleyecek niteliği değiştirilmiştir. Tohumculuk yasası ile Türkiye tarımı uluslararası tekellerin kontrolüne geçmiştir.

Kamusal alandaki erimenin bir diğer özelliği ise devletin idaresinde “yönetişim” adı altında giderek daha çok sermayeye doğrudan yer verilmesidir. Demokratikleşme olarak sundukları bu süreç, emekçi sınıflara karşı yürütülen saldırıyı çeşitli örgütlerin imzasını da alarak meşrulaştırmakta, ama aynı zamanda sermayenin doğrudan devleti idare etmesine neden olmaktadır.

Nereye Kadar?

Daha önce ifade edildiği gibi bir yap-boz bulmacanın parçaları ile karşı karşıyayız ve işin nereye varacağını anlamaya çalışıyoruz. Tahsin Yücel “Gökdelen” isimli son romanında çok zekice bir deneme yapmıştır.15 Roman, günümüzden 65 yıl sonrasına dair bir öykü anlatırken aslında bugüne kadar yaşanan çözülme sürecine ilişkin bir savcı iddianamesi gibidir. Düzen siyaseti, köşe yazarları, bürokratlar ve sermaye arasındaki ilişkiyi ibret verici bir kurgu romana taşımıştır. Öte yandan da işin nereye kadar varacağını düşündürmektedir, çünkü roman yargının özelleştirilmesi ile ilgilidir.

Yerel yönetimler ve kamu personeli reformu yasallaşırsa asker, polis ve yargının dışında çok az kamu emekçisi kalacaktır. Eski devlet kurumları ya kapanacak ya da kâr edebilenleri uluslararası sermayenin zincir şirketleri tarafından yutulacaktır. İşçi sınıfının büyük çoğunluğu, iş güvencesi, emeklilik hakkı, sosyal güvencesi olmadan çalışmak zorunda kalacak, büyük bir kayıp insanlar kitlesi oluşturacaklardır. Sermaye ve onunla yakın çalışan küçük bir nüfus özel güvenlik tarafından korunan duvarlarla çevrili sitelerde ikamet edecek, parası olmayanın güvenliği bile olmayacaktır. Özel güvenliğin göz altına alma, sorgulama ve hatta cezalandırma yetkisi olacak Cevahir’de küçük kızın başına gelenler16 gündelik bir olay haline gelecektir. İnsanlar “Kurdun Günü”17 filminde olduğu gibi kendi hukuklarını, güvenliklerini oluşturdukları tarikat benzeri yapılara sığınacaklardır. Ordu profesyonelleşecek, emperyalizmin acil müdahale birliklerinin yoklamasına dâhil olacaktır. Geniş emekçi yığınlarının kitlesel isyanları, NATO’nun veya AB’nin Acil Müdahale Birlikleri tarafından kanlı bir şekilde bastırılacaktır. Tabi ki böyle bir coğrafyada egemen bir devlet aramak boşunadır artık. Emperyalizm siyasi egemenliği doğrudan eline almıştır. İster böyle kullanır, ister eline bir cetvel alıp böler, parçalar öyle kullanır.

Çözülme yukarıda tanımlanana kadar varacak mı bilmiyoruz? Yakın tarih içinde devletin emperyalizmin ihtiyaçları doğrultusunda toparlandığı dönemler olabilir. Ancak bildiğimiz önemli bir şey Türkiye’de egemen sınıfın bu coğrafyaya ait bir sınıf olmaktan çıktığıdır. Marksist iktisatçıların hesaplaması gereken bir diğer endeks, bu ülkede üretilen değerlerin ne kadarının uluslararası tekellere teslim edildiğidir. Örneğin, Erkin Özalp (Dünya Armağan)’ın dış borçlanma yoluyla ne kadar değerin yurt dışına teslim edildiğini gösterdiği çalışması değerlidir.18 İster dış borçlanma, ister ticari dengesizliğin yol açtığı cari açık, ister spekülatif sermayeye yol gösterme ve olanak yaratma, ister yabancı tekellere taşeronluk yapma olsun ülkenin sömürülmesindeki aracılık sermaye sınıfı tarafından gerçekleştirilmektedir. Alper Birdal’ın Gelenek’te yazdığı konu üzerine iyi düşünülmelidir.19 Birdal, yabancı banka tekellerinin mali sermayeyi hemen hemen ele geçirdiğini ve bu tekellerin Türkiye’deki kâr getiren şirketlerin hisselerini almaya devam ettiklerini, bundan sonraki ilk kriz esnasında yerli şirket kalmayacağına dikkat çekmektedir. Devletinin çözülmesine, sınıflar arası zamk rolü oynayan kamusal alanın erimesine izin veren bir egemen sınıf egemen olarak kalabilir mi? Böyle bir sınıfın köşe yazarı olan Ertuğrul Özkök’ün hükümet üyesi olarak bir yabancı ortak önermesi çok anormal karşılanmamalıdır.20

Süreci belirleyen sınıf mücadelesi olacaktır

Buraya kadar anlatılanlar bir korku filmine benzemektedir. Ancak neyse ki bu topraklarda biz de varız. Türkiye’de işçi sınıfı siyaseti; geleneği, örgütlülüğü, siyasi birikimi ve aklı ile belki şu anda çok etkili olmayan, ama hızla ileri atılabileceği mevziler kazanmıştır.

Emperyalist restorasyon bütün dünyaya yeniden şekil vermeye çalışırken, bindiği dalı da kesmektedir. Bu ülkenin kurulduğundan bu yana siyasi olarak durgunluğunda payı olan küçük tarımsal işletmeler hızla çözülmektedir. Kamusal alanın çözülmesi, emekçi sınıfların düzene kapsanmasını sağlayan mekanizmaları da parçalamaktadır. Düzeni korumakla görevli devletin aklı karışmıştır. Hizmet ettikleri sınıf, freni boşalmışçasına ülkeyi siyasi bir yok oluşa doğru sürüklemektedir.

Daha önce Kemal Okuyan’ın belirttiği gibi,21 işçi sınıfı siyaseti çözülmeye karşı direnmelidir. Örgütlü bir işçi sınıfı yurtseverliği, bu ülkeyi koruyacak kardeş kavgasını engelleyecek, siyasi egemenliği sağlayacak, aydınlanma sürecini ileriye taşıyacak ve emperyalizme karşı tutarlı bir mücadele verecek tek aklı temsil etmektedir. Öte yandan çelişkili gibi gözükse de, bu aklın cisimleşmesi de düzeni koruyan mekanizmayı çözmektedir.

Sorumlu olduğumuz siyasi coğrafyada emperyalizmi yeneceğiz, bağımsızlık ve egemenliğimizi koruyacağız. Buna karşılık tek isteğimiz bize çok görülmemelidir: Ülkesini teslim etmiş bir asalak sınıfı, sermaye sınıfını bu ülkede istemiyoruz. Sermaye sınıfsız bir ülke kuracağız.

Dipnotlar

  1. Kemal Okuyan, “Çözülüşten vazife çıkarmak”, Gelenek 89, 2006, sf. 23-34.
  2. Metin Çulhaoğlu, “Devletin çözülmesi: Mevcut durum, olasılıklar ve görevler” Gelenek 94, 2007, sf. 47-56
  3. “TKP 8. Kongre Raporu”, Gelenek 94, 2007, sf.7-24
  4. Karl Marx, Kapital c.3, çev:Alaattin Bilgi, Sol Yayınları, 4. Baskı, 2003, s.188-235.
  5. a.g.e., s. 189-190
  6. Fred Magdoff, “Borç ve Spekülasyon Patlaması”, Monthly Review, 12, 2006, s. 9-34
  7. Dünya Armağan, “Son devrim çağı”, Gelenek 63, 2000, s.41-74
  8. Kemal Okuyan, Sovyetler Birliğinin Çözülüşü Üzerine Anti-Tezler, 2005, Nazım Kitaplığı
  9. Alper Birdal kişisel bir yazışmamızda “Shaikh Anwar, Tonak Ahmet; Measuring the Wealth of Nations. The Political Economy of National Accounts, 1994, Cambridge: Cambridge University Press.” kaynağına dayanarak ulusal sömürü oranının nasıl hesaplanabileceğine ilişkin formülleri yollamıştı. Türkiye’deki verilerin tüm sağlıksızlığına rağmen Marksist iktisatçıların bu konuya eğilmelerinin akademik bir çalışmanın ötesinde ideolojik/siyasi mücadeleye katkısı olacağını düşünüyorum.
  10. Erkin Özalp, “Türkiye’de Tarım Sorunu ve Sosyalizm”, Gelenek 75, 2002, s.25-44.
  11. İzzettin Önder, “Kapitalist İlişkiler Bağlamında ve Türkiye’de Devletin Yeri ve İşlevi”, der. A.H. Köse, F. Şenses, E. Yeldan; “Küresel Düzen: Birikim, Devlet ve Sınıflar”, İletişim Yayınları, 2003, s.249-286.
  12. BSB, a.g.e, s.24
  13. Anayasa Taslağı, www.haber7.com/haber id=268304
  14. Korkut Boratav, “Tarımda neler oluyor?” 21 Ocak 2007, www.sol.org.tr
  15. Tahsin Yücel, Gökdelen, 2006, Can Sanat Yayınları
  16. “Cevahir’de Zorbalık”, Radikal, 19 Aralık 2006
  17. Zeynep Güler, “Avrupa’da Yeni Ortaçağ: Kurdun Günü”, soL 206, 2003, s.18
  18. Erkin Özalp, “Ekonomik Krizin Arkaplanı Üzerine”, Gelenek 65, 2001, s.69-78
  19. Alper Birdal, “Bankacılık Sektöründe “Yabancılaşma” ve Yeni Kriz Dinamikleri”, Gelenek 93, 2007, s.23-36
  20. Ertuğrul Özkök, “Çılgınca bir Fikir Jimnastiği”, Hürriyet, 24 Mart 2007.
  21. Kemal Okuyan, “Çözülüşten Vazife Çıkarmak”, Gelenek 89, 2006, s.23-34
Not ekle
Yükleniyor...
İptal
İşaret/Notlar
Yükleniyor...
İşaretle
Kapat
Okur Giriş

Parolanızı mı unuttunuz
×
Signup

Already have an account? Login
×
Kayıp Parola

×