Lenin’in Emperyalizm’inin 100. Yılı

2017 yılı, tam bir asır önce Rusya’da gerçekleşen Büyük Ekim Sosyalist Devrimi’nin 100. yılı olması nedeniyle özel bir önem taşıyor. Türkiye’de olduğu gibi, dünyanın her yerinde komünistler ve sol güçler, ilk sosyalist devrimin de doğduğu tarihsel koşullarla birlikte, o dönemle içinde bulunduğumuz dönem arasında yaşanan tarihsel gelişmeleri emperyalist kapitalizmin yeni bir kriz içinde olduğu bugünkü koşullarda tartışıyorlar.
 

Bu anlamda, yüzyıl önceki krizden sosyalist devrim çıkaran Bolşeviklerin lideri Lenin’in “Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması” başlıklı eseri de önem taşıyor. Her ne kadar Lenin bu büyük eserini savaşın devam ettiği koşullarda, 1916 yılında kaleme almış olsa da, eserin Rusya’nın devrimlerle sarsıldığı 1917 yılının ortalarında yayımlanmış olması, kısaca Emperyalizm olarak anılan çalışmanın da bir bakıma 100. yılı içinde olduğumuzu gösteriyor.
 

Gelenek, bugünkü kriz koşullarında emperyalizm olgusuyla ilgili tarihsel ve güncel tartışmaların sahip olduğu önemden hareketle, Büyük Britanya Komünist Partisi’nin teorik yayın organı Communist Review dergisinin 2016-Sonbahar sayısında yayımlanan Andrew Murray imzalı bu yazıyı okurların dikkatine sunuyor.
 

Büyük Britanya Komünist Partisi’nde çeşitli görevler üstlenen Andrew Murray bu makaleyi yazdıktan kısa bir süre sonra, İşçi Partisi’ne geçerek Jeremy B. Corbyn’in seçim kampanyasında üst düzey sorumluluk aldı.

 

***

 

 

 

Lenin’in Emperyalizm’inin yayımlanışının olmasa da yazılışının 100. yılı, Leninizm ve kapitalist dünya ekonomisi (veya emperyalizmin kendisi) üzerine iki kat düşünme fırsatı sunuyor.

 

Hiçbir siyasal eser bağlamından bağımsız ele alınamaz ve bu özellikle de Lenin’in yazıları için geçerlidir. Onun eserleri arasında, siyasal bir hedefe kilitlenmeyen hemen hiçbir önemli çalışma yoktur. Marx ve Engels’in, temel eserlerinin büyük bölümünde, özellikle de Kapital’de, gelişmekte olan işçi sınıfı hareketinin geleceğine dönük bir kılavuz olarak genel bir ideolojik eğitim çalışması yaptıkları söylenebilirken, Lenin, bu çalışmasını büyük ustalarının başarıyla tamamladığı bir eser olarak görür.

 

Lenin, Marksizmi revize etmek şöyle dursun, asla onu açıktan rafine etmek gibi bir misyon edinmemiş, onun ilkelerini mücadele verdiği siyasal koşullara uygulamıştır. Amacı ömrünün yeteceğini umduğu proleter devrimiydi ve yazdıkları ve yaptıkları arasında doğrudan bu hedefe bağlı olmayan hiçbir şey yoktu.

 

Dünya komünist hareketinin bazı bölmelerinde, “Leninizm, Rus koşullarına uyarlanmış Marksizmdir” gibi bir nakarat vardı eskiden. Lenin’in eserlerini, hedefinin kuşkusuz İkinci Enternasyonal’in genel görüşlerini Çarlık koşullarının elverdiği kadarıyla Rusya’ya taşımak olduğu Birinci Dünya Savaşı öncesi dönemle sınırlı tutuyor olsaydık, bu görüş muhtemelen haklı bir gerekçe olabilirdi. Bununla birlikte, Lenin’in eserleri 1914’te son bulmuş olsaydı, bugün Leninizmden bahsediyor olamazdık. Şüphesiz Emperyalizm’in de kaleme alındığı bu süreçte, bir bütün olarak uluslararası işçi sınıfı hareketi için bugün bile yankısını duyduğumuz bir yol çizmek için planlar yapıyordu.

 

Emperyalizm, Sol Komünizm ve Devlet ve Devrim’le birlikte Lenin’in en meşhur ve en çok okunan eseridir. Bu yazıda amaçlanan ise; birincisi, eseri Lenin’in kaleme aldığı süreçteki hedeflerinin bağlamına yerleştirmek; ikincisi, dönemin işçi hareketinin içinde güncel olan emperyalizm analizine yerleştirmek; ve üçüncüsü, eserdeki önermelerin günümüzle olan ilişkisine göz atıp, nihayet çağdaş emperyalizmi değerlendirmektir.

 

Genel olarak, Ağustos 1914’ün Lenin’in düşüncesinde ve siyasal yöneliminde bir dönüm noktası olduğu kabul edilir. Bu kutuplaştırmanın şematik olduğunu kabul ediyorum ama Birinci Dünya Savaşı patlak vermeden önce Lenin, hepsinden önemlisi, uluslararası sosyalizmin, özellikle de Alman sosyalizminin deneyimini Çarlık Rusya’sının oldukça farklı koşullarına uyarlamanın en iyi yolunu arayan Rus Sosyal Demokratlarının ya da onların içindeki bir fraksiyonun lideri konumundaydı. İzleyen süreçte, İkinci Enternasyonal’in çöküşü ve sosyalist devrimin aciliyeti konusundaki düşüncesinden hareketle, kendini dünya sosyalizmi için yeni bir perspektif kurmaya adamış ve süreçten tam anlamıyla uluslararası bir lider olarak çıkmıştı.

 

Emperyalizm, yalnızca sarsıcı etkisini bugün bile hissettiğimiz bir yönelimler katliamının ortasında değil, savaşın patlak vermesiyle ortaya çıkan enternasyonal sosyalizmin çöküşünün yankıları arasında yazıldı. Alman SPD’sinin [Alman Sosyal Demokrat Partisi] ve en önemlisi İkinci Enternasyonal’in en büyük teorisyeni Karl Kautsky’nin aldığı pozisyon, hiş kuşkusuz en çok Lenin’i etkilemişti.1

 

Hatırlayalım, Kautsky, gerçek anlamda Kayzer’i desteklemiyordu. Bununla birlikte, Enternasyonal’in sadece barış dönemlerine ait bir araç olduğunu, tedrici güç birikiminin ancak kapitalizm kaçınılmaz çöküş noktasına ulaştığında iktidarı alabileceği için o süreçte sınıf mücadelesinin sona erdiğini, dolayısıyla savaşın devrimci bir fırsat olmak şöyle dursun, tarihin bu ileriye doğru kaçınılmaz yürüyüşünden trajik bir sapma olduğunu söylüyordu. Dahası, emperyalizmin kapitalizme içkin bir şey olmaktan ziyade yanlış yola sapmış kapitalistlerin izlediği bir siyaset olduğunu ve devrime gerek kalmadan barışı restore edebilecek yeni bir “ultra-emperyalizm” aşamasıyla devam edebileceğini ileri sürüyordu. Kautsky, politik anlamda bu yanlış çıkarsamalarından asla kurtulamadı çünkü o ana kadar savaş öncesi dönemde sahip olduğu “ortodoksi”nin içinde gizli kalan muğlaklıklar ve yanılsamalar, artık masaldaki kral gibi çıplak kalmıştı. Politik yaşamının geri kalanını, her şeyden öte Leninizm’e sövüp sayarak geçirecekti.

 

Emperyalizm’de de görüldüğü üzere, Lenin’in bugün bile yoğunluğu hissedilecek şekilde sürekli olarak Kautsky’yi hedef almış olması ise şöyle açıklanabilir: Birincisi, Kautsky ve Ortodoks Marksizm’inin 1914 öncesinde sahip olduğu büyük prestij ve nüfuz, ki birikmiş tereddütlere rağmen Lenin’in üzerinde de etkiliydi; ve ikincisi, Lenin’in diplomatik nezaketi lüks sayarak, devrimci durumun aciliyetine duyduğu inanç.

 

Hiçbir şey Kautsky’yi saf dışı bırakmaktan daha elzem olamazdı, Emperyalizm’in merkezinde de bu vardır. Lenin, İkinci Enternasyonal’in Çöküşü adlı kitapçıkta, Kautsky’yi Marksizmin Britanya’daki lideriyle kıyaslayarak, bundan daha kötü bir hakaret etmiş olamazdı:

 

“… Hyndman, savaştan önce emperyalizmi savunmaya giriştiği zaman, bütün saygıdeğer sosyalistler onun dengesiz bir sersem olduğunu düşünüyor ve hepsi de ondan aşağılayıcı bir üslupla söz ediyordu. Bugün bütün ülkelerin en gözde sosyal demokrat önderleri, yalnızca bir mizaç ve nüansla kendilerini tamamen Hyndman’ın konumuna düşürmüş oldular.”
 

“Şayet Hyndman’ın şovenizminin haince ve yıkıcı olduğuna inanıyorsanız, devamında eleştirilerinizi ve saldırılarınızı bu görüşlerin en etkili ve daha tehlikeli savunucusuna, Kautsky’ye yöneltmeniz gerekmiyor mu?”

 

Emperyalizm, her şeyden önce Kautsky’ciliğin teorik dayanak noktalarını çürütmeyi hedefleyen; bir yandan uluslararası işçi hareketinin bölündüğü, öte yandan dünya kapitalizminin karşısında demokratik ve milliyetçi hareketlerin gündeme gelmekte olduğu bu yeni durumda, dünya devriminin siyasal temellerini yeniden formüle etmeyi amaçlayan bir polemik olarak görülmelidir. Bu, Lenin’in 1914-1917 döneminde yazdığı hemen her şeyin ortak noktasını da oluşturmaktadır. Komünist Enternasyonal’in ilk kongreleri sürecinde yaptığı konuşmalar ve yazdıklarıyla birlikte, bu çalışmalar, onun uluslararası sosyalist hareket için yeni bir siyaset yaratma mücadelesinin tepe noktasını temsil eder.

 

Lenin, savaşın başlangıcından Rusya’da Şubat Devrimi’nin meydana geldiği sürece uzanan 1914-17 döneminde, Leninizmi tanımlayan ve bugün bile bizi esas duruşa geçiren üç belirgin ve özgün konum aldı. Doğal olarak, bu üç konumlanış da emperyalizmle ilgiliydi. Bu yazıda, ikisine kısaca değinip geçebilirim.

 

Birincisi, hiçbir nüansa imkân vermeyecek kadar bariz bir şiddetle, hareketin içindeki sosyalistlerin oportünizmden, yani savaşta kendi hükümetlerini destekleyen şovenistlerden ve Kautsky gibi merkezcilerden tamamen kopması gerektiğini savunuyordu. İkinci Enternasyonal’in Çöküşü’nde şöyle yazıyordu:

 

“Sosyal şovenizm, o derece olgunlaşmış, kapitalizmin görece uzun süren ‘barışçıl’ dönemi boyunca öylesine güçlenmiş ve pişkinleşmiş, siyasal ideolojisinde o kadar çıplak kalmış ve burjuvazi ve hükümetlerle olan ilişkisini o derece yakınlaştırmış bir oportünizmdir ki, sosyal-demokrat işçi partileri içinde böyle bir akımın varlığına müsamaha gösterilemez.”

 

Bu oportünist ve şovenist akımı emperyalizmin gelişimine atfediyordu. Dönemin bir başka broşüründe, Emperyalizm ve Sosyalizmde Bölünme’de ise şöyle diyordu:

 

“İngiltere’nin tekeli, oportünizmin İngiltere’deki (geçici) zaferini neden açıklıyor? Çünkü tekel aşırı kâr, yani kapitalistlerin tüm dünyada normal ve alışılagelmiş olan kârlarının yanı sıra fazladan kâr elde eder. Kapitalistler, verili ulusun işçileriyle kapitalistleri arasında diğer ülkelere karşı bir tür ittifak … yaratmak amacıyla bu aşırı kârların bir kısmını (pek de öyle az olmayan bir kısmını!) kendi işçilerine rüşvet olarak ayırabilir. İngiltere’nin sınai tekeli, 19. yüzyılda zaten yıkılmış durumdaydı. Burası tartışma götürmez. Ama … tüm tekeller yok oldu mu?”

 

Aslına bakılırsa, geniş sömürge holdingleri hâlâ devam ediyordu. Lenin, aynı bağlantıyı Emperyalizm’in son kısmında da yapıyor. Ancak, bugün hepimizin çok iyi bildiği gibi, oportünizmin zaferi maalesef ‘geçici’ olmaktan uzak olduğunu gösterdi.

 

Lenin, bu ‘kopuşçu’ pozisyonu alırken, savaş karşıtı sosyalistler arasında bile savaş sonrasında eski tarafların restorasyonunu gözeten etkili ‘birlik’ argümanları ve düşünceleriyle de mücadele etmek durumunda kaldı. Fakat Lenin, sosyalizm tarihinde bir dönemin geçip gittiğinin farkındaydı. Emperyalizmi, komünistleri ve sosyal demokratları birbirlerinden keskin bir biçimde ayıracak şekilde karşıt kamplar haline getiren bir mesele olarak da ele alıyordu. Bu, uluslararası komünist hareketin gerçek kuruluşuydu. Emperyalizm konusundaki farklılaşma, o süreçten itibaren komünistlerle sosyal demokratlar veya liberaller arasındaki temel sınır çizgisi olageldi.

 

Lenin’in 1914 sonrası yaklaşımındaki ikinci büyük özgünlük, demokratik sorunlara yaptığı vurgu oldu; Buharin ve Piyatakov gibi, ulusal bağımsızlık mücadelesinin bağıntısını veya önemini göz ardı eden yoldaşlarıyla polemiğe giriyordu. Bu görüşlerini, en açık haliyle Emperyalist Ekonomizmin Yeni Eğilimi başlıklı yazısında ifade ediyordu:

 

“Bütün ‘demokrasi’, kapitalizmde ancak çok ufak derecede ve yalnızca göreli olarak elde edilebilen ‘haklar’ın ilanını ve gerçekleştirilmesini içerir. Fakat bu hakları ilan etmeksizin, bu hakları hemen şimdi sağlamak için mücadele edilmeksizin, kitleleri bu mücadele ruhuyla eğitmeksizin sosyalizm olanaksızdır.”

 

Daha da ileri giderek, ulusal bağımsızlık mücadelelerinin emperyalizmin devrilmesinde etkili olacağını ve işçi sınıfı hareketinin desteğini alması gerektiğini ileri sürüyordu. Savaş öncesinin İkinci Enternasyonal’inde bile sömürge politikasına dair bolca kınamalar bulunabilecekken, günümüzde beylik bir laf olacak ama bugün büyük güçlerdekiler dahil olmak üzere bu tür mücadelelerin sosyalist hareketin organik bir parçası olduğunu söyleyen bir görüş aramak beyhude bir çaba olacaktır. Lenin, Sosyalist Devrim ve Kendi Kaderini Tayin Hakkı’nda şunu yazıyordu:

 

“İnsanlık, nasıl ki sınıfların ortadan kaldırılışı evresine ancak ezilen sınıfın diktatörlüğünün hüküm sürdüğü bir geçiş evresinden geçerek ulaşabilirse, aynı şekilde ulusların kaçınılmaz bütünleşmesine de, ancak bütün ezilen ulusların tam kurtuluşu evresinden, yani ayrılma özgürlüğünü elde ettiği bir geçiş evresinden geçerek varabilir.” 
 

“Sosyalistler karşılık beklemeksizin, sömürgelerin özgürlüğünü … acil ve koşulsuz olarak savunmakla kalmamalı, bu ülkelerdeki burjuva demokratik ulusal kurtuluş hareketleri içinde yer alan daha devrimci unsurları kararlı bir biçimde desteklemeli ve onların kendilerini ezen emperyalist güçlere karşı ayaklanmasına –ya da böyle bir şey olması halinde, devrimci savaşına– yardım etmelidir.”

 

Bu yıldönümleri senesinde, Lenin’in bu kavrayışına Dublin’deki Paskalya Ayaklanması’nın değerlendirilmesinde de başvurulduğunu işaret etmek yersiz olmayacaktır. Büyük James Connolly, idamından kısa süre önce kızına “sosyalistler benim niçin burada olduğumu anlamayacaklar” derken haksız değildi. Pek çok Britanyalı sosyalist, ayaklanmanın bastırılmasını ya sevinçle kutladı ya da utanç verici bir şeymiş gibi görmezden geldi; Lenin’in yoldaşlarından Radek ve Trotskiy ise, onu kadim geçmişin bir yankısı olarak hiçe saydı.

 

Lenin, olağanüstü bir istisnaydı. Ayaklanmayı eleştiren sosyalistleri “büyük ukalalar” olarak görmezden geldi ve sosyalizmle emperyalizmin boy ölçüştüğü hiçbir saf devrime tanık olunamayacağı konusunda uyarılarda bulundu. Şöyle diyordu:

 

“Toplumsal devrimin, sömürgelerde ve Avrupa'daki küçük ulusların ayaklanmaları olmadan, bütün önyargılarıyla küçük-burjuvazinin bir kesiminin devrimci patlaması olmadan, siyasal bakımdan bilinçsiz olan proleter ve yarı-proleter kitlelerin toprak beyliği, kilise ve krallığın boyunduruğuna karşı, ulusal baskıya vb. karşı hareketi olmadan düşünülebileceğini sanmak, toplumsal devrimi reddetmektir. … Ancak böylesine ukalaca ve gülünç bir görüş açısından hareket ederek İrlanda ayaklanmasına ‘darbe’ diye kara çalınabilirdi. ‘Saf’ bir toplumsal devrim bekleyenlerin ömrü, bunu görmeye yetmeyecektir. Bunlar, devrimin ne olduğunu anlamayan sözde devrimcilerdir. … Kapitalizm, ayrı ayrı isyan kaynaklarının kendiliklerinden ve bir tek anda başarısızlıklar, yenilgiler olmadan birbiriyle kaynaşabilecekleri ölçüde uyumlu bir şekilde kurulmuş değildir.”

 

Bu hususların üstünde duruyorum, çünkü Lenin yalnızca etkili sosyal şovenistlere değil, aynı zamanda Luxemburg, Radek ve Trotskiy gibi hareketin solunda duran pek çok kişiye de meydan okuyordu. Trotskiy, toplumsal devrimi bir noktaya kadar hâlâ Kautksy ile aynı açıdan, üretici güçlerin olgunlaşmasının, işçi sınıfının büyümesinin ve kapitalist krizin kaçınılmazlığının bir sonucu olarak görüyordu.

 

Lenin ise toplumsal devrimi, yalnızca gelişmiş kapitalist ülkelerdeki işçilerin ve kapitalistlerin çatışmasının bir ürünü olarak değil, emperyalizme karşı demokratik devrimci hareketler de dahil olmak üzere eş zamanlı kalkışmaların bir sonucu olarak görüyordu. Bu, çok genel ve soyut bir slogandan ziyade dünya devrimine dair gerçekçi olan ilk kavramsallaştırmaydı. Asya, Orta Doğu ve genel olarak sömürgelerdeki köylü yığınlarına merkezi bir rol veriyor ve emperyalizmin devrilmesini, işçi sınıfı ile ezilen halkların ve ulusların ortak eseri olarak görüyordu. Dünya devrimi düşüncesi, işte bu ideolojik potada doğdu.

 

Bu, bizi Lenin’in savaş dönemindeki üçüncü kalkış noktasına, kapitalist dünya ekonomisine dair yeni bir formülasyona götürüyor. Bir bakıma, içlerinde en az özgün olanı da buydu. Pek çok araştırma ve analitik ön çalışma, başka isimler tarafından halihazırda tamamlanmış durumdaydı. Lenin’in Emperyalizm’iyse, o çalışmaları, Kautsky’nin savaş sonrasında ortaya çıkacağını düşündüğü bir kapitalizm aşaması olarak, oportünizme bir kat daha boya atacak olan ultra-emperyalizm teorisinin aksine, genel anlamda gelecekte bir zamanda değil, tam da şimdi ve burada olacak şekilde sosyalist devrim programına tercüme ediyordu.

 

Ultra-emperyalizm, Lenin’in bile istemsizce kabul ettiği gibi, tekelci eğilimin büyük kapitalist güçleri birleştireceğini öngören, soyut anlamda kusursuz bir biçimde uygulanabilir bir kapitalist ilerleme çizgisidir. Bu olasılığı ekarte etmeye çalışan Lenin, bir yerde, ultra-emperyalizmin artık laboratuvarda gıda üretmekten farklı olmadığını -ki uzun zamandır ortada olan bir şeydi- ileri sürüyordu. Buna hırsla karşı çıkmasının nedeni, işçi sınıfı iktidarının ertelenmesi, savaş ve savaşla ilgili anlaşmazlıklar sona erdikten sonra oportünistlerle yeniden uzlaşılması ve de mevcut kriz içinde devrimci eylemin aciliyetinin reddedilmesi anlamında Kautsky’ciliğe savaş sonrasında yeni bir temel kazandıracak olmasıydı. Bu durum, Lenin’in, kendi kitabından kısa bir süre önce yayımlanan Buharin’in dünya ekonomisiyle ilgili kitabına yazdığı önsözden de bellidir.

 

Bugün Lenin’in Emperyalizm’ini bu bağlamın dışında, onun eli kulağındaki sosyalist ve demokratik dünya devrimi ve oportünizmden kopuş projesinin dışında duran, çağdaş kapitalizm üzerine bir ekonomi analizi olarak okumaya kalkışmanın sorunlu olacağını düşünüyorum.

 

Lenin’in Emperyalizm’i, onun eserinden yaklaşık on beş yıl önce geliştirilen radikal ve sosyalist emperyalizm eleştirilerinden oldukça yararlanmıştı. Aslında, Lenin’in Emperyalizm’i matematiksel olarak özetlenecekse, %50’si Rudolf Hilferding, %20’si J. A. Hobson, geri kalanı da uluslararası sosyalist kuruluşlara yöneltilen devrimci diyalektiktir.

 

Lenin, asalaklaşma, kapitalist endüstrinin ana merkezlerinde çürümesi ve sermaye ihracının bir sonucu olarak emperyalist aşırı-sömürüye dayalı bir rantiye sınıfının oluşması düşüncesini, açık ve bariz bir biçimde bir İngiliz radikali olan Hobson’dan ödünç almıştı. Hobson’un bir ölçüde hak ettiği itibarı, onun yazdığı dönemde Britanya’da Marksist anti-emperyalizmin neredeyse hiç olmadığı gerçekliğinden kaynaklanıyor; ki bu da, radikalizmin İngiliz işçi hareketinde var olan her meseleye el attığı bir zamanda, radikal fikirlerinin yükselen işçi hareketinde önemli bir yer kazanmasını sağlayacak bir alan açıyordu.

 

Hobson, yeni emperyalizmi, birikimin iç mantığı gereği hür teşebbüsün geride kalacağı kaçınılmaz bir kapitalist gelişme olarak değil, “[İngiliz] Milletler Topluluğu’nun aleyhine kendi özel ticari ve finansal kazanımlarının peşinde koşan bir emperyalist politikanın … ana aktörleri olarak çıkar gruplarının” basıncının bir ürünü olarak görüyordu.

 

Bu, Marksist tarihçi Victor Kiernan’ın söylediği “kapitalizm … silah tedarikçilerinin, savaş müteahhitlerinin, finansörlerin ve borsa komisyoncularının öz çıkarlarınca baştan çıkarılmıştı” durumuna, bir tür emperyalist komploya işaret ediyordu.

 

O yüzden, Hobson, emperyalizmin bütün bir ilerleyişinin, daha demokratik ve aydınlanmacı bir kapitalizme dönüşle engellenebileceğine inanıyordu. Burjuvazinin mülksüzleştirilmesi veya bir bütün olarak kapitalist sınıfın emperyalizmin toplumsal hamisi olduğu gibi bir düşünce, onun bakış açısında yer tutmuyordu. Dahası, finansörlere yapılan vurgu, daha sonra bu tutumunu geri çekmiş olsa da, Hobson ve arkadaşlarını anti-Semitizmin sığlıklarına sürüklemişti.

 

Bu ırkçı metafor bir kenara, Hobson’un ekonomik ve siyasal yaşamdaki yeni aşamayı sunuş biçimi, hemen herkese bir şey sunuyordu: [servetin] Yeniden bölüşümünü savunan sendikal taleplere zemin; demokrasi savunusu ve ‘sağlıklı’ bir Britanya milliyetçiliğine davetiye; yerel tüketimin ve dolayısıyla yerel endüstrinin geliştirilmesi; ve üretim araçlarının toplumsallaştırılmasına gerek bırakmayan bir toplumsal reform ilerleyişi. Pek kabul görmese de dünya komünist hareketinin kimi bölmelerinin daha sonraları geliştirdiği ‘tekel karşıtı ittifak’ teorisi Hobson’a borçludur.

 

Alman Rudolf Hilferding ise özellikle Lenin’in dönemin Alman emperyalizmini herkesten daha iyi açıklamasına kaynaklık etmesi bakımından, emperyalizm konusundaki en önemli biricik analiz kaynağıydı. Bununla birlikte, Hilferding’in 1910’da yayımlanan Finans Kapital kitabı, Eduard Bernstein’ın revizyonizmi haricinde, Marx’ın çalışmasından bu yana kapitalizmdeki değişimleri görme anlamında ilk kusursuz girişimdi. İlk yayımlandığı sırada sosyalist hareket üzerinde o kadar büyük ve olumlu bir etki bırakmıştı ki, Lenin, kendi görüşlerini popüler bir biçimde ortaya koymaya çabaladığı dönemde de, istatistikleri ve örnekleri güncellerken çokça Hilferding’in çalışmasına başvurdu.

 

Emperyalizmin gelişiminin hür girişimci kapitalizminin içinden çıktığını işaret eden Lenin’in meşhur beş maddesinin hepsi, Hilferding’de bulunabilir. Hilferding, finans kapitalin bankacılık ve sınai sermayenin birleşiminden doğduğunu, sermaye ihracının önemini ve dünyanın tekeller ve emperyalist güçler arasında bölüşüldüğünü ortaya koymuştu. Tüm bunlar, köken anlamında Leninist olmaktan ziyade Hilferding’cidir.

 

Ancak Hilferding, finans kapitali, ‘emperyalizm’ değil, çalışmasının son bölümüne ekstradan bir polemik darbesi koyma amacı taşıdığı izlenimi veren bir terim olarak tarif ediyordu. Yine de, aşağıdaki türden pasajlarda yeni çağın özünü kavramaya çok yaklaşmıştı:

 

“Vahşi yöntemler sömürgeci siyasetin özüdür, onlar olmadan kapitalist rasyonalitesini yitirmiş olurdu. O kadar iç içedirler ki, proletaryanın mülksüzlüğü, genel anlamda kapitalizmin olmazsa olmaz bir koşuludur. Vahşi yöntemlere başvurulmayan bir sömürgeci siyaset izleme fikri, kapitalizm varlığını sürdürürken proletaryayı ortadan kaldırma fikri kadar bile ciddiye alınamayacak bir yanılsamadır.”
 

“Yayılmacı politika istemi, burjuvazinin tüm dünya görüşünü kökünden sarsar; barışçıl ve insani olmaktan çıkartır. Eskinin serbest tüccarları, serbest ticaretin yalnızca en iyi ekonomik siyaset olduğuna değil, bir barış döneminin başlangıcı olduğuna da inanıyorlardı. Finans kapital ise … kapitalist çıkarların uyumuna inanmaz ve rekabetin gittikçe siyasal bir iktidar kavgasına dönüştüğünü çok iyi bilir. Barış düşüncesinin cilası dökülmüştür ve insanlık fikrinin yerine devletin büyüklüğünün ve gücünün yüceltilmesi geçmiştir. … Şimdiki ideal, bir ulusun dünyaya hâkim olmasını sağlamaktır, bu da kapitalist kâr hırsı kadar sınırsız bir özlemdir. … Başka uluslar zor yoluyla boyun eğdirildiği için … yöneten ulusa göre, bu hâkimiyet bazı doğal özelliklerden, yani kısacası ırsi karakterinden kaynaklanmaktadır. İşte tam orada, ırkçı bir ideoloji içinde, doğal bilim kisvesi altında finans kapitalin kâr hırsına dönük mazeretler ortaya çıkar. … Oligarşik hâkimiyet ideali, demokratik eşitlikçilik idealinin yerini alır.”

 

Hilferding, burada komünist hareketin birçok analizini ve Lenin’in Emperyalizm’de “emperyalizm, siyasal açıdan şiddet ve gericilik için çabalar…” dediği durumu önceden görüyordu. Hilferding, bu fikirleri devrimci bir potansiyel içinde geliştirmedi; Weimar Cumhuriyeti’nde sosyal demokrat bir bakan olarak hizmet vermeye devam etti, Hitler iktidara geldikten sonra sürgüne gitti ve nihayet Gestapo tarafından Paris’te öldürüldü. Boyun eğdirilen halkın bağımsızlık mücadelesinin “Avrupa sermayesini tam da sömürünün en değerli ve gelecek vaat eden alanlarında tehdit ettiği”ni yazarken bazı noktalarda dünya-devrimci bir sonuca yaklaşmış görünse de, emek hareketi ve ulusal kurtuluş hareketleri arasındaki devrimci dayanışmayla ilgili bir argüman geliştirmedi.

 

Dolayısıyla, bu konuda bir özet yaparsak, Lenin’in Emperyalizm’inden önce, uluslararası sosyalist hareket, kapitalizmin yeni aşamasını etkili bir biçimde analiz edememiş veya siyasal sonuçlarını görmezden gelmiş değildir. 1914’ün ispatladığı gibi, yapılmayan, bu değişen koşulları yansıtan bir dünya programı geliştirememek, patlak vereceğini öngördüğü savaşa boyun eğmek yerine karşılık vermemek ve de dağılan mekanizmayı tekrar toparlamak istememekti. Soyut değeri ne olursa olsun (ki biraz vardı), Kautsky’nin ultra-emperyalizm teorisi, İkinci Enternasyonal’in alamet-i farikası olan kaçınılmaz ama pasif sosyalist ilerleyişin yaşamını bir kez daha uzattı.

 

Bilimsel bakış açısıyla, Lenin, kendi çalışmasının meseleye dair son söz olmasını amaçlamıyordu. Bunu kısmen bize aktardıklarından biliyoruz. İkinci Enternasyonal’in Çöküşü’nde şöyle diyordu:

 

“… emperyalizmin kapsamlı incelemesi bir şeydir, ki bu inceleme daha yeni başlıyor ve doğası gereği öz olarak bilim kadar sonsuzdur … Kapitalizm, yağmacı doğasının tüm görüngüleri ve tarihsel gelişimiyle ulusal özelliklerinin dallanıp budaklanması anlamında hiçbir zaman tam anlamıyla ve etraflıca incelenmiş olmayacaktır.”

 

Aslında, kendisine ait emperyalizm analizinin her soruna uygun bir doktrin olamayacağını kendisi de kabul etmişti. 1916’da birçok yerde, Rus emperyalizminin “askeri-feodal” bir yapısı olduğunu yazarken, Emperyalizm’de onun “özellikle kapitalizm öncesi ilişkilerin kapalı ağına… düştüğünü” not ediyordu. Aynı analiz, tekelci sermayenin pek belirleyici bir unsur olmadığı virane ve yarı-feodal bir yapı olan (savaşı başlatan güç) Avusturya-Macaristan emperyalizmine de bir ölçüde uygulanabilir elbette. Sınai sermayenin zayıf olması nedeniyle, Fransız emperyalizmi bile bankalar ve sanayi arasında aynı ilişkiye sahip değildi.

 

Yani Lenin, 1916’nın ana muharipleri içinden, kendi tezinin en çok Alman ve Britanya kapitalizmine uyduğunu, Britanya’nın dünya pazarı üzerindeki uzun erimli egemenliği rekabetçi baskıları ve dolayısıyla bir ölçüde de sermaye yoğunlaşmasını hafiflettiği için, bu iki emperyalistin yapısal olarak neredeyse hiç özdeş olmadığını görüyordu. Broşüründe bankaların rolü ve tekellerin oluşumu üzerine ilk bölümlerin daha çok Almanya’yı ele alırken, sermaye ihracı ve asalaklıkla ilgili kısımların daha çok Britanya’nın üstünde durduğu görülebilir. Bu, onun incelemesinin siyasal ve koşullara ve senteze dayalı yapısının önemini gösteriyor.

 

Lenin’in Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması olan kitabının tam adını vermekten kaçındım şu ana kadar. İlginçtir, Lenin’in hiç de tam anlamıyla istemediği bir ağırlık verilmiş olabilirdi kitabın başlığına. Moira Donald, Rus devrimcilerinin Kautsky ile ilişkilerini ele alan çalışmasında, kitabın en başta Emperyalizm, Kapitalizmin En Son Aşaması olarak basıldığına ve kabul edilebilir çevirisinin de “kapitalizmin çok yüksek bir aşaması” olduğuna işaret ediyor. Aslında Lenin, sansürden geçebilecek olsaydı kitabına Güncel Kapitalizmin Özellikleri demeye hazırdı; ancak Kautsky’nin ultra-emperyalist seçeneğini bertaraf etmeyi arzuladığını varsayarsak, aslında büyük olasılıkla “en yüksek”i ve nihai’yi kastetmiş olmalıdır.

 

Gerçekte, Lenin, Emperyalizm’de birkaç yerde kapitalizmin emperyalist aşamasının nihai olacağını açık bir biçimde belirtiyor:

 

“Emperyalist aşamasında kapitalizm, üretimin tamamen toplumsallaşmasına doğru ilerlemektedir; … kapitalistleri, kendi iradeleri ve bilinçlerine aykırı olacak şekilde bir tür yeni toplumsal düzene sürüklemektedir.”

 

Çokça bilindiği gibi, 1920’de yayımlanan Almanca baskıya önsözde, emperyalizmin proleter devriminin arifesi olduğunu yazıyordu. Bu, o zaman zarfında tam anlamıyla doğruydu; fakat tarihe şöyle uzun uzun bakılırsa, bunun günümüzde yalnızca teselli edici bir soyutlama olduğu gerçeği görülecektir. Emperyalizm, bütün bir “en yüksek aşama” argümanını anlamsızlaştırmaya yetecek ölçüde, o zamandan beri iç yapısı ve siyasal ifadesi açısından birçok dönüşümden geçti. Lenin’in 1916’da bertaraf etmeye can attığı “daha da yüksek aşama”, yani ultra-emperyalizm, bugün öyle kolayca göz ardı edilemez.

 

Lenin, aynı sayfada bu formülün “yetersiz” olduğunu söylese bile, emperyalizmin tekelci kapitalizm olduğunu da belirtir. Marx ise, Felsefenin Sefaleti’nde şöyle diyordu:

 

“Gerçek yaşamda yalnızca rekabeti, tekeli ve bunlar arasındaki uzlaşmaz karşıtlığı değil, bu ikisinin sentezini de buluruz ki bu bir formül değil, bir harekettir. Tekel rekabet, rekabet de tekel üretir. Tekelciler kendi aralarında yarışır, rakipler tekelci olurlar.”

 

Lenin, bu hususu çok zayıf bir biçimde olsa da kabul ediyordu. En büyük tekellerin –Google, Microsoft, Amazon- yirmi yıl önce var olmadığı bugünün dünyasında, Marx’ın konumu, tekelcilik sadece çürüyen, asalak kapitalizmdir diyen herhangi bir argümandan çok daha tutarlıdır; tabii argümandan kapitalizmin artık sosyalizmin daha iyisini yapamayacağı hiçbir şeyi gerçekleştiremeyeceği gibi genel bir ifade anlaşılmıyorsa.

 

Lenin’deki temel yenilik, eşitsiz gelişmenin ön plana çıkarılması ve endüstrinin farklı kolları arasındaki sürekli eşitsizlikle beraber Marx’ın kapitalizmin döngüsel büyüme tarifinin dünya sisteminin bir bütün olarak eşitsiz gelişimi ve diğer tahribatlarla beraber savaşlar açısından küresel bir formüle dönüştürülmesiydi. Lenin’in yeni bir devrimler çağının kalkış noktası olarak gördüğü ve elbette Rusya’ya müthiş bir şekilde uyguladığı meşhur “zayıf halka” teorisi buradan geliyor.

 

Ve buradan Emperyalizm’in gerçek amacı çıkıyor: Kautsky’nin ultra-emperyalizm teorisinin ya da sosyalizm ve dünya devrimi olmaksızın kapitalizmin sorunlarını çözebileceği düşüncesinin çürütülmesi. Çalışmanın merkezinde duran işte bu siyasal hedeftir. Emperyalizm, İkinci Enternasyonal’in Çöküşü ve 1917 Nisan Tezleri arasındaki köprüdür.

 

Öyleyse, dünyanın hâlâ tümüyle kapitalist sistemin tahakkümünde olduğu bir dünyada, şiddetli değişimlerin, ilerlemelerin ve gerilemelerin yaşandığı bir yüzyıldan bugüne kalan nedir? Bu noktada yoldaşlar, genellikle Lenin’in yüzyıl önceki yeni aşamayı karakterize eden beş kriterini üstünkörü geçip halen işlevsel olduklarını göstermek adına yanlış olmayan veriler bularak, Lenin’in teorisinin hiç olmadığı kadar geçerli olduğunu ilan ediyor ve böylece kendi analitik çalışmalarının tamamlandığını düşünüyorlar.

 

Bana kalırsa, böylesi bir yaklaşım, Lenin’in değil Kautsky’nin yaklaşımıdır. Yeni olanı görmezden geliyor ve bayatlamış siyasi stratejilere zemin hazırlıyor. Kesinlikle günümüzde geçerliliğini kaybetmemiş olsalar da, o faktörlere bugün nasıl bir ağırlık verilmesi gerektiği meselesine hitap etmiyor.

 

Örneğin, önemli bir komünist partisinin lideri, yakın bir dönemde yapılan röportajda Lenin’in analizinin her zamankinden daha doğru olduğunu söylüyor. Sanki bu ülkelerin ve özerk iktidarlarının oynadığı uluslararası rol önemsizmiş gibi, Danimarka, Belçika ve Brezilya dahil olmak üzere çok sayıda ülkeyi emperyalist olarak tarifliyor. Garip gelecek ama bu analiz apolitiktir, tekelci kapitalizm eşittir emperyalizmse ve bu ülkeleri gerçekte tekeller yönetiyorsa o zaman hepsi emperyalisttir gibi bir bakış açısı itibariyle ‘Leninist’ bir duruş olabilir ancak. Oysa bu, Leninizmi siyasal açıdan sterilliğe indirger. Lenin’in bakış açısının merkezinde duran güncel küresel siyasi mücadeleleri ve güç ittifaklarını dışarıda bırakır. O, 1916’da, gerçek düşmanı, dünyaya hakim olan ve onu savaşa sürükleyen üç-dört büyük güç olarak tanımlıyordu. Hepsi eşit rol üstleniyormuş gibi, güncel emperyalizm hiyerarşilerini bir tekelci kapitalistler çorbasına çevirmek yanlış olacaktır. ABD, yeni savaş tehlikelerinin kaynağıdır. Britanya, Fransa, Japonya ve Rusya da öyle. Danimarka ve Belçika değil.

 

Oysa Lenin’in analizinin canlılığına dair güncel bir değerlendirme, onun başladığı noktadan, sermaye birikiminin yapıları ve ritimlerinden başlatılmalıdır. Sermaye yoğunlaşmasının kontrolü ve aşırı kârların devamlılığını sağlamak için yapılan siyasal müdahaleler, üstünde durulması gereken kilit konular olmaya devam ediyor. Bu bağlamda, Hilferding ve Lenin’in odaklandığı kimi kriterlerin yeni bir perspektifle ele alınmasına ihtiyaç var.

 

Örneğin sermaye ihracını ele alalım, bu artık dünya ekonomisinin yaygın bir özelliğidir ve bugünün dünyasında farklı sermaye hareketlerini temsil ederken, yeni birikim merkezlerini de ortaya koyar.

 

Lenin’in yazdığı süreçte bile bu durum, belki de yalnızca Britanya’da belirleyici olan bir faktördü. Tüm büyük güçlerdeki sermayenin büyük bölümü, bir şekilde bir aşırı kâr kaynağı olarak değil ama kâr oranlarını eşitleyici bir rol oynadığı gelişmiş ülkeler arasında dolaşıma girdi. Ancak hiç kuşkusuz, sadece 1916’da değil İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna doğru da önemli yankılarla beraber emperyalizmin siyasetinde büyük bir rol oynadı.

 

Sermaye ihracı, Britanya’daki fabrika üretiminden elde edilip dönüş oranlarının daha yüksek olacağı, yeniden yatırıma ihtiyaç duyan yerel üretici ekonomiyi açlığa sürüklerken rantiyecileri zengin eden dünyanın daha az gelişmiş bölgelerine ihraç edilen basit bir artı değer konusu değildir artık. Pek çok ülkenin yönetici sınıfları arasında dağıtılan olağanüstü ödüllerle beraber, sermaye, Londra, New York, Hong Kong vs. merkezli yeni pan-nasyonal finans oligarşisi tarafından dünyada dolaşıma çıkarılmıştır, ki küreselleşmenin özü de budur. Bütün bunlar ise, en nihayetinde Amerikan süper-emperyalizmine dayanan bir dünya gücü tarafından korunmaktadır.

 

Günümüzde, tekellerden ayırt edilemeyecek olan Çin şirketlerinin son on yılda Afrika’ya 40 milyar dolar yatırım yapmış olması, Çin devletinin Afrika ülkelerine yaptığı müdahale çok sınırlı olsa da Çin’in emperyalist olduğu anlamına mı gelir?

 

Ya da petrol üretiminden elde edilen değerin büyük kısmına sahip olan, Körfez kleptokrasilerinin şu an 100 milyar sterlini aşan Britanya’daki yatırımları klasik emperyal ilişkiyi tersyüz mü etmiş oluyor, yoksa (kendi halklarından bile) kendilerini korumak için Batılı askeri güçlere bel bağlamaya devam ediyor oluşları bağımlı kaldıkları anlamına mı geliyor?

 

Yeni sermaye çevrimlerinin oluşumu, sınır ötesi aşırı kârlar için geliştirilen yeni projeler, en azından sermaye ihracı (tartışmasız bir biçimde her yere nüfuz eden yapısı anlamında değil) açısından siyasal önem gerektiren devlet formalitelerinin ardındaki yeni siyasal ittifaklar yeni baştan değerlendirilmelidir.

 

Lenin’in döneminde olduğu gibi, dünyanın genel olarak gümrük duvarları aracılığıyla rakip tekeller arasında bölünmesi gibi bir faktör yok bugün. Ama büyük kapitalist devletlerin kendi ulusal tekellerini rakip tekellerin önüne geçirmek için müdahalede bulunduğu örnekler hâlâ var; ancak bu durum, neoliberalizm döneminde büyük emperyalist güçler arasında ortak pazar erişimini dünyanın her yerinde herkese açmak için yapılan işbirliğine bağlı durumdadır.

 

Nüfuz alanları için verilen mücadele, genel olarak belirli bölgeler üzerindeki küstah ve tekil bir hegemonya biçiminde yürümüyor. Bu bakış açısına göre, Ukrayna ve Uzak Doğu’daki mücadeleler bile (elbette ki büyük güçler çatışıyor), 1914 öncesindeki (hatta bu anlamda 1945) sömürge durumuyla bir karşılıklılık içermiyor. Dolayısıyla, bir yandan bütün gücüyle şiddetli ve sömürgen özünü koruyan emperyalist dünya düzeninin pek çok kilit özelliği konusunda mutasyon geçirdiğini inkâr etmek güçtür.

 

Elbette bu yeni düzenin kimi özellikleri oldukça tanıdık gelecektir. Lenin, şöyle yazıyordu:

 

“… kapitalizmin gelişmesi öyle bir noktaya varmıştır ki, meta üretimi henüz egemenliğini korumak ve ekonomik yaşamın temeli sayılmakla birlikte, aslında sarsılmakta ve kârların büyük kısmı para oyunları yapan "dehalara" akmaktadır. Bu manipülasyonların, bu düzenbazlıkların temelinde ise üretimin toplumsallaşması vardır; ancak bu toplumsallaşmaya değin yükselmiş insanlığın böylece gerçekleştirdiği büyük ilerlemeden yararlananlar spekülatörlerdir.”

 

Bu, o tarihten beri her dönem için geçerli olmadı. İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen otuz yılda bir şekilde engellendi ama bugün için alabildiğince geçerli elbette. Ülkelerdeki asalak rantiye sınıfının gelişiminin dünya hiyerarşisinin zirvesine doğru ilerlemesinin bugün de kapitalizmin temel bir özelliği olduğundan kimsenin şüphesi yoktur.

 

Neoliberal aşama, tekelci kapitalist emperyalizmin üçüncü büyük gelişim dönemidir. Birincisi, tekelleşme, Lenin’in zamanındaki emperyalistler arası rekabet dönemine yol açtı; bu döneme, siyasal anlamda dünyanın büyük güçler arasındaki bölüşümü ve yeniden bölüşümü ve tabii ki savaş damga vurdu. 1945’ten sonra, dünyanın, sosyalist sistemler ile kapitalist tarafta emperyalistler arası rekabetin yatıştığı bir süper-emperyalizm arasında bölündüğü bir dönemde, sosyalizme meydan okumak ve dünyanın geri kalanını sömürmek için ortak kurumsallıklarla beraber geleneksel yöntemlere başvuran bir pan-emperyalist blok ilk kez gelişiyordu.

 

Ve üçüncüsü, günümüzde ultra-emperyalizmin güçlü unsurlarıyla birlikte küreselleşmiş, neoliberal bir dünya düzenine sahibiz. Lenin, ‘ultra-emperyalizm’ ve ‘süper emperyalizm’i birbirinin yerine kullanıyordu. Bugün ise, tek bir emperyal gücün -süper emperyalizm, ABD- hakimiyeti ile Kautsky’nin sözünü ettiği yapı olarak bütün rakip güçleri bir mekanizma içinde tek bir blok halinde eriten bir ultra-emperyalizm arasındaki farklılığı göstermek için kullanılabilir. Bu iki kavram elbette birbirinin zıddı değil ve kendi gelişimleri içinde iç içe geçmiş durumda. Aslında, ultra-emperyalizmin gelişim biçimi, her şeyden önce böyle bir projeyi zorlayabilecek tek devlet olan ABD süper-emperyalizminin gücüne yaslanmaktadır.

 

Dolayısıyla, en yüksek olsun olmasın, emperyalizm değişken bir olgudur. Peki, bugün hangi özgün özellikleri not etmeliyiz?

 

Birincisi, ücretli emek, günümüzde neredeyse evrensel bir koşuldur: SSCB’nin dağılması, Doğu Avrupa’nın emperyalist sisteme entegre edilmesi, Çin’de kapitalizme geçiş ve Hindistan’daki değişimler, Lenin’in döneminde henüz olmayan bir biçimde milyarları ücretli emeğe sürükledi. Bu, elbette kapitalizme yeni bir soluk verdi ama aynı zamanda çok yavaş ilerlediğini kabul etmek gerekse de emek gücü değerinin eşitlenmesi eğilimi karşısında uzun dönemli aşırı kâr arayışını da karmaşıklaştırmış oldu.

 

İkincisi, dünya sisteminin entegrasyonu ve NATO, IMF, AB, DTÖ vb. ile dolayımlandırılmasıyla beraber, dünya, mantıken 1916’da öngörülemeyecek bir biçimde ultra-emperyalizme doğru daha da ilerlemiş durumdadır. Bu, elbette Kautsky’nin öngördüğü dünya barışı anlamına gelmedi. Sonsuz bir döngü içinde yeniden ve yeniden yaratılan sürekli savaşlarla, hiçbir halkın hiçbir yerde çomak sokamadığı küresel sermaye birikim süreci açısından sürtünmesiz bir sürecin yaşandığı bir distopya yarattı. ABD’nin 1991 öncesinde dünyanın kapitalist bölmesinde sahip olduğu süper-emperyalist hegemonyasını gerçek bir küresel hegemonyaya dönüştürme girişimi elbette başarısız olsa da yankıları sürüyor ve Clinton ya da Trump, ultra-emperyalizmi daha çok ABD’ye özgü çıkarlara göre şekillendirmek gibi bir karar alabilir.

 

Üçüncüsü, süper-emperyalizme dayanan bu ultra-emperyalizm içinde yeni rekabetler ortaya çıkıyor: ultra-emperyalizmin unsurları, emperyalistler arası rekabet ve süper-emperyalist ABD hegemonyası, artık sürekli değişen yeni bir güç dengesi içinde etkileşime giriyor. Yeni savaş merkezleri doğuyor: Rus emperyalizminin çıkarlarının ABD ve müttefiklerinin çıkarlarıyla çarpıştığı Orta Doğu, ABD’nin doğuya doğru genişlemesinin yeniden canlanan Rus gücüyle karşı karşıya kaldığı Doğu Avrupa ve ABD ve müttefiklerinin Çin’in güç ve egemenlik iddiaları karşısında mevcut hegemonik ilişkileri savunmaya çalıştığı Pasifik.

 

Tüm bu çatışmaları emperyalistler arası bir şey olarak da başka bir şey olarak da tanımlayabilirsiniz (sol, genel olarak Lenin’in formülasyonunu modern Rusya ve Çin’le ilişkilendirme konusunda isteksiz davranıyor), ancak hiç kuşku yok ki, tüm bunlar büyük savaş tehlikesini içinde barındırmaktadır ve mevcut hiçbir güç büyük devlet milliyetçiliğine karşı sosyalizmle hareket ettiğini iddia edememektedir.

 

Victor Kiernan’ın önerdiği emperyalizm tanımı iyi bir tanım:

 

“Günümüzde emperyalizmin basit ticari mübadelelerle elde edilebilecek kârların üstünde kâr gasp etmek amacıyla, kendisini şu ya da bu araçla ülke dışında zorla dayattığı söylenebilir.”

 

Devlet şiddetiyle aşırı kâr arayışının ilişkilendirilmesi, kesinlikle meselenin odak noktasıdır.

 

Veya çağdaş finansı emperyalizm analizinin ve dahası Britanya emperyalizminin içine yerleştiren Tony Corfield’ın son kitabı Kent’i (The City] alın:

 

“Günümüzde emperyalizm dünya ekonomisi içinde tekelci sanayi, ticaret ve finansın yönetimiyle pekiştirilen ve doğrudan ya da dolaylı olarak güçlü devletlerce desteklenen ekonomik imtiyazlarla nitelendirilmektedir.”

 

İçinde dünyanın her yanından pek çok ekonomik aktörün gelişebileceği, fakat yönetimin ABD’nin başını çektiği hegemonik bir dünya sistemi aracılığıyla gerçekleştirildiği bir küresel güç hiyerarşisinin ortaya çıkışından söz ediliyor burada. Bu sistem, merkezde duran hegemonik ilkeye meydan okunmadığı sürece, ABD’nin yalnızca kendi çıkarlarını değil başkalarının da çıkarlarını kollayacağı bir dünya sistemi yaratacağından söz eden 1991 sonrası dönemin ilk ABD’li strateji analistlerinin ruhunda işlemektedir.

 

Elbette artık Rusya ve Çin o sisteme meydan okuyor. Bir yandan ilkesel bir itiraz geliştirmeseler de entegrasyona dair daha iyi koşullar talep ediyorlar, öte yandan alternatif birikim ve güç merkezleri yaratarak sisteme basınç uyguluyorlar.

 

Kitleler de çeşitli yollardan meydan okuyorlar, küresel emperyal elitlere, onların savaşlarına ve krizlerine isyan ediyorlar. Anti-emperyalist kimliğiyle bilinen birinin tarihsel bir biçimde, yüz yıl boyunca sosyal emperyalizmin öncülüğünü yapan İngiliz İşçi Partisi’ne lider seçilmesi bunun bir göstergesidir.

 

Dünya işçi sınıfı, bu oluşum süreci içinde, yeni bir küresel tekelci sermaye entegrasyonu düzeyine ve ultra-emperyalizmin birçok özelliğini taşışa da her şeyden öte tek bir devletin gücüne dayalı emperyal bir dünya sistemiyle karşı karşıyadır. Halkların bu sisteme karşı verdiği bütün mücadeleleri desteklememiz ve sistem ekonomik kriz koşullarında dağılırken zayıf halkaları bulmamız, fakat işçi sınıfını şu ya da bu emperyalist gücün yoluna sokmaktan kaçınmamız gerekiyor.

 

Sonuç olarak: Lenin böyle bir dünyayı nasıl karşılardı? Evrensel ücretli emeğin geçerli olduğu, kapitalist otoritenin bölünmüş durumda olmadığı ve yeni hegemonik yapıların küçük ama küresel savaşlar doğururken çok daha büyük çatışmalarla tehdit ettiği bu dünyada, Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması nasıl olurdu?

 

Lenin, demokratik soruna ve hangi bayrak altında olursa olsun emperyalizm karşıtı tüm mücadelelerin desteklenmesi gerektiğine vurgu yapardı, bu yeni dünya düzeninin tekelci kapitalizme dayansa da barış ve uyum getireceğine dönük yanılsamaları, ki çok var, ifşa ederdi ve işçi hareketinin yeni düzenin desteklenmesini savunan bölmeleriyle ideolojik bir kopuş yaşanması gerektiğinin altını çizerdi.

 

Dünya devrimi ihtiyacını son dönemlerin oldukça ağır yenilgileri ve küreselleşmenin doğuşu ışığında yeniden kavramsallaştırmanın yolunu arar ve kapitalizmin bir önceki aşamasına denk düşen tüm programların ve ilkelerin çok dikkatli bir biçimde elden geçirilmesini isterdi.

 

Kısacası, her şey daha da kötüye gitmeden önce, uluslararası işçi hareketini kendi içlerindeki Kautsky’lerle, geçmiş dönemin formüllerine ve yasallığa ve barışçıl ilerlemeye dönük konformist varsayımlarla hesaplaşmaya zorlardı.        

Dipnotlar

  1. çn. Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD), 20. yüzyılın başında Avrupa’nın ve İkinci Enternasyonal’in en güçlü Marksist kökenli partisiydi. Milyonlarca işçi üyeye sahip Alman partisi, Enternasyonal’in önceki yıllarda düzenlediği kongrelerde alınan, savaşa karşı Avrupa proletaryasının ortak mücadele vereceğine, savaş çıkması durumunda ise bunun işçi sınıfının iktidarı için kullanılacağına ilişkin kararları hiçe saydı. Eski Marksist teorisyen Karl Kautsky’nin başını çektiği SPD, 4 Ağustos 1914 tarihinde Alman parlamentosu Reichstag’da yapılan oylamada imparatorluğun savaş kredilerine destek verdi. SPD’yle birlikte Avrupa’dan pek çok “sosyalist” ve sosyal demokrat partinin burjuva milliyetçi bir pozisyona sürüklenerek emperyalist savaşı desteklemesi, İkinci Enternasyonal’i tarihsel anlamda çöküşe götürdü. İzleyen süreçte Lenin, Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması adlı eserini kaleme aldı. 1914, yalnızca ilk büyük savaşın başladığı tarih olarak değil, aynı zamanda komünistlerle sosyal demokratların tarihsel olarak ayrışmasına da zemin hazırlaması bakımından önemlidir.
Not ekle
Yükleniyor...
İptal
İşaret/Notlar
Yükleniyor...
İşaretle
Kapat
Okur Giriş

Parolanızı mı unuttunuz
×
Signup

Already have an account? Login
×
Kayıp Parola

×