TKP LGBT Komisyonu Çalışma Raporu

1.ÖNSÖZ

 

2014 ortasında örgütsel bir kriz yaşayan Türkiye Komünist Partisi üyesi LGBT’ler bir bildiri yayınlayarak blok olarak Atılım Kongresi’ne katılacaklarını ilan etmişlerdi.
Atılım Kongresi’nin bülteninde yayınlanan çağrı metni şöyleydi:

 

LGBT Komünistlerden Atılım Kongresi'ne Çağrı

Sevgili yoldaşlar,

LGBT komünistler olarak bizlerin Türkiye Komünist Partisi'nin siyasi hattını sosyalist iktidara, Haziran Direnişi'nin devrimci potansiyelini yeni Ekimlere taşıyacak bir kadro birikimine sahip olduğuna yönelik güvenimiz tamdır. İçine girdiğimiz​ Kongre süreciyle birlikte kolektif aklımızın ve örgütsel işleyişimizin sağlam temeller üzerinde yeniden inşa edileceğine, bizleri Parti çatısı altında birleştiren komünist kimliğimizin pekişeceğine inanıyoruz. ​

Bu güven ve inançla 13 Temmuz tarihinde düzenlenecek Atılım Kongresi'nin örgütleyicileri olduğumuzu açıklıyor, tüm yoldaşlarımızı Kongre sürecinin parçası olmaya davet ediyoruz.

 

Atılım Kongresi’nden çıkan kararlardan biri de LGBT başlığına ilişkindi:

 

Bir süredir onurlu bir yaşam talebiyle hareket eden LGBT’ler, Haziran Direnişi’nin öne çıkan toplumsal kesimlerinden biri olarak mücadele meşruiyetlerini artırmış, direnişin dayanışmacı, eşitlikçi ideolojik öğelerini güçlendirmişlerdir. LGBT’ler tarafından yürütülen mücadelenin önemli başlıklarından biri olan “eşit vatandaşlık” talebi, her şeyden önce yurttaşlık hukukunu yok sayan uygulamaları nedeniyle İkinci Cumhuriyet’le kavgalıdır. AKP iktidarının körüklediği gericilik koşullarında, bu kesimin “eşitlik” talebinden öte, yaşam hakkının tanınmaması söz konusudur.

Türkiye’de özellikle Haziran’dan önce büyük ölçüde liberal bir çerçeveye sıkıştırılmak istenen LGBT mücadelesi, AKP iktidarının yarattığı yeni siyasal ve ideolojik ortamda, belli oranda bu çerçeveyi terk etme işaretleri vermektedir. Parti, başta metropoller olmak üzere tüm ülkede önemi göz ardı edilemeyecek bu dinamiğin sosyalizmle buluşmasını sağlayacak kanallar yaratacaktır.

Atılım Kongresi sonrası kurulan Komünist Parti, alınan bu kararı yaşama geçirmek üzere Komünist LGBT’ler adı altında, dışa dönük yeni bir çalışma başlattı. Komünist LGBT’ler çalışması, Türkiye’deki ve bölgemizdeki komünist örgütler içerisinde bir ilki ifade ediyor. LGBT kurtuluş mücadelesini simgeleyen gökkuşağı bayrağı ile uluslararası komünist hareketin simgesi olan orak-çekici aynı bayrakta buluşturan simgemiz ise, tarihsel bir anlam ve misyon taşıyor.

Komünist LGBT’ler, Türkiye Komünist Partisi’nin bu alana yönelik müdahale ve örgütlenme kanalıdır. Temel vurgu, LGBT’lerin ancak sosyalizmde eşit ve özgür olabilecekleri, cinsiyetsiz topluma sınıfların ortadan kaldırılarak ulaşılabileceğidir. Komünist LGBT’ler sınıfsal temelleri sağlam, cüretkâr ve kalıcı bir çalışma olmaya aday.

LGBT Çalışma Komisyonu tarafından kısa sayılamayacak bir hazırlık evresinin ardından hazırlanan bu rapor, LGBT alanına yönelik hem yoldaşlarımızı bilgilendirme hem de Parti’nin bu alanda önünü görebilmesi için genel bir çerçeve çizmeyi amaçlıyor.

 

2. GİRİŞ

 

Burjuva düzenini yıkarak işçi sınıfı iktidarını kurmak için mücadele eden komünist hareket ile önceliği LGBT’lerin kimliklerini ve haklarını savunmak olan LGBT hareketi arasındaki açının varlığı, giderilmesi gereken bir problem olarak görülemez. Bu açının yalnızca LGBT hareketi ile bizim aramızda olduğu da düşünülmemeli. Kimlik temelli hareketlerin yanı sıra, gençlik/öğrenci hareketi, sendikal mücadele ve hatta diğer sosyalist partilerle dahi komünist hareket arasında bir açı vardır, olmalıdır. Dolayısıyla biz de yola çıkarken bu açıyı veri alıyoruz.

Kimlik sorunlarının toplumu dikine kestiği, bir kimliğe her sınıftan insanın mensup olmasından hareketle “ortak çıkar” yanılsamasının yaratılmasına müsait bir zeminde yükseldiği göz önünde tutulmalı. Komünistler için toplumun tarihsel çıkarları ortak olan birimi kimlik değil sınıftır. Aynı sınıfa mensup insanların kimlik sorunları üzerinden bölünmesi, hatta karşı karşıya getirilmesi sermaye sınıfının iktidarını korumak için kullandığı enstrümanlardan birisi. Dolayısıyla hem farklı sınıflara mensup ancak aynı kimliği taşıyan kesimlerin ortak çıkarlara sahip oldukları yönündeki algıyla hem de aynı sınıfa mensup ancak farklı kimliklere sahip emekçilerin bölünmesine karşı ideolojik bir mücadele yürütmek gerekli.

Komünistleri ertelemeci olmakla itham eden “yeni toplumsal hareketler” sosyalizmi uzak bir gelecek olarak resmediyor, buradan hareketle düzen içi arayışlara yöneliyorlar. Yakın geçmişte düzenlenen “anayasada cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği” kampanyası bunun en somut örneğini sergiledi. Siyasal ve toplumsal alan hızla dinselleştirilirken, LGBT’lerin payına tanınmanın ve eşit yurttaşlığın düşmesi bekleniyordu. Oysa biliyoruz ki, tüm yasal düzenlemeler o ülkede verilen sınıf mücadelesinin gücü ve etkisi doğrultusunda şekillenir. Komünistlerin “LGBT’ler AKP anayasasına sığmaz” tezi bir kehanet değil, olgulara belirli bir kimliğin değil bir sınıfın perspektifinden yaklaşmanın kaçınılmaz ve isabetli sonucuydu.

Komünist LGBT’ler yola, burjuva düzeninde tedrici kazanımlar elde etmekle sınırlandırılmamış bir politik tahayyülle, işçi sınıfı iktidarı ile LGBT’lerin özgürleşmesi arasındaki tarihsel bağa dair güçlü bir kavrayışla, Yeni İnsan’ı yaratacak koşulların bugünden verilecek mücadele sayesinde olgunlaşacağının bilinciyle çıkıyor. Sıfırdan başlamıyoruz, elimizde yıllara yayılan Gökkuşağının Kızılı pratiğinin birikimi ve kazanımları var. Şimdi bu birikimi daha kurumsal bir çalışmaya evriltirken, kazanımlarımızı ileriye taşıma kararlılığı taşıyoruz.

Çalışmamızın dışarıya “Komünist LGBT’ler” imzasıyla seslenmesi, siyasi bir tercihin ürünü. Partimizin yeniden inşa sürecinde üniversite, lise ve kadın örgütlenmelerinin komünist kimliği öne çıkaran bir tarzı benimsemesiyle uyumlu bir biçimde, bizler de Komünist LGBT’ler adıyla yola koyulduk. Aynı şekilde LGBT kısaltmasını kullanmamız da tamamen siyasi bir tercih. Post-modern kimlik siyasetinin kavramları kendi önceliklerine göre değiştirmesini (LGBT, LGBTT, LGBTQ, LGBTİ, LGBTQİ vs.) veri almak zorunda değiliz. Toplumda, akademide ve basında en yaygın ve kalıcı kullanımı olan LGBT, tüm ezilen cinsel kimlikleri kapsar. Kapsayıcılığı harf sayısında değil, toplumsal ve siyasi karşılığındadır. Tüm bu nedenlerle biz kısaltma olarak LGBT'yi kullanmayı tercih ediyoruz.

Öne çıkardığımız kızılını çark-çekiçle taçlandırdığımız gökkuşağı bayrağı, LGBT kurtuluşçuluğu ile sosyalist iktidar mücadelesi arasında kurduğumuz kopmaz bağı simgeliyor. Hem uluslararası komünist harekette hem de dünya LGBT hareketinde eşine az rastlanır bir örnek yaratmaya koyulduğumuzun farkındayız. Cesaretimizi, Parti’nin 1993’ten bu yana temsil ettiği komünist hattın, her kritik başlıkta tarihsel olarak haklı çıkmanın ötesine geçen etkili ve yaratıcı siyasi üretiminden alıyoruz. Bizler bu politik hattın LGBT alanındaki yapıcıları olarak, hem teorik hem pratik düzlemde bizleri bekleyen görevlerin bilincindeyiz.

LGBT görünürlüğünün/örgütlülüğünün ve buna karşıt olarak ayrımcılığın/gericiliğin eşzamanlı olarak yükselmesi, aydınlanma düşüncesi ile barışık bir siyasi arka plana sahip olmayan liberal LGBT oluşumlarını sıkıştırıyor. “Çokkültürcülük” adına dinci gericiliğe açıktan tavır almaktan imtina eden, enerjisinin bir bölümünü dinin eşcinsellikle barışık bir yorumunun genel kabul görmesi için harcayan, bu bağlamda dinin toplumsal yaşamı ve algıyı şekillendirmesine prim veren liberal oluşumların, ilerici LGBT’lerin aranışına yanıt üretmesi beklenemez. Laiklik LGBT’ler için yaşamsal önemdedir; liberaller ise bindikleri dalı kestiklerinin farkında bile değiller.

Çalışmamız, LGBT’lerin eşit yurttaşlık hakları için verilen mücadeleyi düzen karşıtı bir bağlamda sürdürmek isteyenlerin odağı olmayı hedefliyor. Toplumun büyük bir bölümünü kemiren örgütsüzlük, çoğu kimliğini gizleyerek yaşamaya mahkûm edilen LGBT’ler için katmerli bir kuşatılmışlık anlamına geliyor. Söz konusu kuşatılmışlığı reddeden, politik bir eylem olarak “açılmayı”, yani cinsel kimliğini deklare etmeyi ve başı dik yaşam sürmeyi seçen LGBT’lerin siyasi aranışına yanıt üretmek zorundayız. Aksi takdirde liberalizmin LGBT hareketinde yol açtığı deformasyonu gidermek, gizliliğe rücu ile ana akım LGBT aktivizmi arasında sıkışan ilerici LGBT’leri kapsamamız mümkün olamaz.

Kadınları, gençleri, Kürtleri, hatta Alevileri dahi dinsel referanslarla oluşturulmuş bir yaşam tarzı sürmeye zorlayan sermaye düzeninin aynı mekanizmayı LGBT’ler için işletmesi söz konusu olamaz. Mevzu LGBT’ler ise düzenin bulduğu çözüm muhafazakârlaştırma ve gizliliğe mahkûm etmekten ibarettir. Dolayısıyla LGBT’ler, düzenin asimile etmek için bile olsa hiçbir biçimde kapsayamayacağı bir toplumsal kesimi oluşturmakta, bir kriz potansiyeli taşımaktadır. Ülkeye giydirilmeye çalışılan deli gömleğini parçalayıp atacak dinamiklerden biri de LGBT görünürlüğünün ve örgütlülüğünün yaygınlaşmasıdır. LGBT dinamiğinin sağlıklı bir zeminde güçlenmesi ise, komünistlerin alana yönelik müdahalelerinin etkili ve kalıcı olmasına bağlı. Gezi Direnişi’yle birlikte görünürlükleri zirve yapan, hemen akabinde ise gözle görülür bir durgunluğa ve siyasetsizliğe gömülen LGBT örgütlerinin, üzerlerinde komünistlerin basıncını hissetmeleri sağlanmalıdır.

Dinamik bir yapısı olan cinsel kimliği sınıfsal kimliği gölgede bırakacak şekilde referans alan, görünür olma cesaretini sağlıklı siyasi bir konumlanıştan bile daha değerli gören ana akım LGBT aktivizmi, özünde kimlikçidir. Siyasi aktörlerle mesafesini her bir aktörün program ve söyleminde LGBT’lerin sorunlarına ne ölçüde yer verildiğine bakarak belirleyen, sosyalistlerin pozisyonunu ise koşulsuz desteğe indirgeyen liberal oluşumlar, bir yanıyla sınıf işbirlikçisidir. Çalışmamız, LGBT hareketine yönelik girdilerde bulunurken bu gerçeği her zaman göz önünde bulunduracaktır.

Komünistler her alanda kendi açtıkları boşluğu doldurarak ilerler. LGBT alanı bu anlamda bir istisna oluşturmuyor. LGBT hareketinde Gökkuşağının Kızılı ile açtığımız ideolojik cepheyi Komünist LGBT’ler çalışması ile tahkim ediyoruz. Ülkenin biricik sosyalist LGBT örgütlenmesini daha yaygın ve güçlü kılmak bizim elimizde. Çark-çekiçli gökkuşağı bayrağının elden ele dolaşması, onurlu bir yaşam arayışının sınıf bilinciyle buluşması bizim elimizde. Sosyalist toplumun Yeni İnsan’ını yaratma mücadelesinin yolunu açmak, sınıfsız ve cinsiyetsiz bir toplumun inşası için bugünden güç biriktirmek bizim elimizde. Çünkü bunları biz yapmazsak, başkaları yapmayacak.

 

3. SORUNLU ALAN SAPTAMALARI VE ÇIKIŞ YOLLARI

 

3.1. Sınıfsal bir bakış mümkün mü?

LGBT mücadelesi, ezilen cinsel kimliklerin siyaset sahnesine çıkmasıyla, modern bir siyasi kimlik olarak inşa edilmesiyle başlar. İnsanlık tarihi boyunca LGBT’lerin bulunması, modern LGBT kimliğinin veya LGBT hareketinin varlığına işaret etmez. LGBT kimliğinin oluşum sürecinin ayak izleri bizleri 19. yüzyılın sonlarına yani Endüstri Devrimi’nin hemen ertesine götürür. Endüstri Devrimi ve kapitalizmin gelişmesi, yok sayılan cinsel kimliklerin modern ifadesini bulmasına olanak sağlamıştır. Bunun en önemli nedenlerinden biri Endüstri Devrimi ile birlikte bireylerin aile dışında yaşama potansiyellerini ortaya çıkartmasıdır. Geleneksel büyük ailenin yerini çekirdek aileye bırakması, kırdan kente göç, proleterleşme gibi etkenler heteroseksüellik dışı cinsel pratiklerin yaşanabileceği koşulları yaratmıştır. Feodalizmle birlikte geleneksel aile de çözülmüş, bununla birlikte bu durum kendiliğinden eşcinselliğe bakışı olumlu yönde değiştirmemiştir. Modern trans kimliğinin oluşması ise 20. yüzyılın sonunu bulmaktadır. Özetle, modern LGBT kimliğinin feodalizmden kopuşla, yani kapitalizmle birlikte ortaya çıkması rastlantı değildir; kentleşmenin ve modern sınıfların ortaya çıkmasının eseridir.

Kapitalizm koşullarında LGBT’lerin eşit ve özgür yurttaşlar olabileceği savı, buna örnek olarak birtakım gelişkin kapitalist ülkelerdeki hakların gösterilmesi, burjuva toplumun eşitlik anlayışı kadar ikiyüzlüdür. Kapitalizm doğası itibari ile heteronormatiftir; üremeye ve mülkiyete dayalı çekirdek aile düzenin yapıtaşıdır. Aile, yeni işçi kuşaklarının yaratılması, üretimin ve tüketimin devamı açısından kritik bir öneme sahiptir. Modern çekirdek aile içerisinde kadının ev içi emek gücü, ailedeki işçilerin ve işçi adaylarının kendilerini yeniden üretebilmeleri için gerekli işlerin yapılmasına harcanır.

Endüstri Devrimi’nden sonrası bir yandan eşcinsel kimliğinin oluşmasının şartları oluşurken, bir yandan da eşcinselliğin baskı altına alınması ve “sodomizm” çerçevesinde cezalandırılması gündeme gelmiştir. Üremeye dayalı olmayan cinsellik hazcılık olarak damgalanmış, geyler erkeklik normlarının, lezbiyenler kadınlık normlarının, translar ise her ikisinin de dışına çıktıkları için sapkın olarak yaftalanmıştır. Geylerin ve trans kadınların toplum tarafından daha “anormal” karşılanması, öte yandan lezbiyenliğin o denli tepki çekmemesi, sistemin erkek egemen yüzünü sergilemektedir.

Kapitalizmin ikiyüzlü tutumunun bir diğer göstergesi, görece gelişkin ülkelerde ortaya çıkan ve “pembe ekonomi” olarak adlandırılan sistemdir. Pembe ekonomi, yani LGBT’lere hitap eden tüketim kalıpları ile piyasa LGBT’leri gettolara sürmekte ve tüketim üzerinden özgürlük yanılsaması yaratmaktadır. LGBT’leri çocuk sahibi olmayan, eğlenceye düşkün, para harcamayı seven bir topluluk olarak resmeden pembe ekonomi, meta ekonomisinin doğal bir sonucudur. Bu durum aynı zamanda LGBT’ler arasındaki sınıfsal farklılıkların derinleşmesi anlamına gelmektedir.

Bu bağlamda, kapitalist sistem içerisinde LGBT’lerin piyasa ekonomisinin belirlenimi dışında özgür ve eşit yurttaşlar olarak kabul görmesi mümkün değildir. Bunun alternatifi olan sistemin, yani sosyalist toplum modelinin temel prensiplerinden biri insanların cinsel açıdan özgürlüğünü sağlayacak maddi ve kültürel dönüşümlerin gerçekleştirilmesidir. Sosyalizm, her türlü istismarı dışladığı, rızaya dayalı olduğu ve insanlık onuruyla bağdaştığı sürece insanların cinsel ihtiyaçlarını özgürce karşıladıkları bir sistem olmalıdır. Bunun ön koşullarından biri, emekçiler arasındaki cinsel önyargıların ortadan kaldırılması için mücadele etmektir.

LGBT’ler, toplumun diğer kesimleri gibi içlerinde farklı sınıfları barındırırlar. Her meslek ve sınıftan LGBT’ler olmakla birlikte, nüfusun ezici çoğunluğunun yaşamak için emek gücünden başka bir araca sahip olmadığı göz önüne alındığında, LGBT’lerin çoğunluğunun işçi sınıfına mensup olduklarını söylemek zorlama değildir. Beyaz veya mavi yakalı da olsalar, tam veya kısmi zamanlı da çalışsalar, hatta işsiz de olsalar, LGBT’lerin çoğu işçi sınıfının bir parçasıdır. Bu durum, LGBT işçilerin diğer işçilerle ortak sınıfsal çıkarlara sahip oldukları anlamına gelir.

 

3.2. Sınıfları aşan bir LGBT hareketi mümkün mü?

Komünistlerin feminizmden ayrılarak, kadın meselesinin sınıfsal temellerine inen yaklaşımları ile LGBT mücadelesinde aldıkları tavrın ayakları hemen hemen aynı zemine basmaktadır. Bazı sorular üzerinden meseleyi somutlamak faydalı olacaktır. Bir kadın patron ile tekstil fabrikasında çalışan bir kadın işçinin ortak sorunları nelerdir? İkisinin de kadın olması sınıfsal çelişkileri göz ardı etmek için yeterli olabilir mi? İkisi de kadın olduğu için aynı zorlukları mı yaşamaktadır? Bu soruları çeşitlendirmek ve LGBT hareketine uyarlamak mümkün. Örneğin, gey bir patron ile fabrikada mavi yakalı olarak veya bir plazada beyaz yakalı olarak çalışan lezbiyen bir emekçinin ortak çıkarları olabilir mi? Bu kişilerin tarihsel çıkarlarının ortak olduğu iddia edilebilir mi? Olay ve olgulara sınıfları aşan bir kimlik üzerinden bakılabilir mi?

Liberal kimlik hareketleri doğası gereği işçi sınıfı mücadelesinin üzerinden atlar yahut sınıfsal kimliği diğer kimliklerle aynı düzlemde ele alır. Komünistler içinse, kimlikler sınıfsal aidiyetlerden ve çıkarlarından azade toplumsal kümeler değildir. Bir fabrikada veya plazada ücretli emek sömürüsüne tabi olarak çalışan emekçiyle patronu arasında, her koşulda uzlaşmaz bir sınıfsal çelişki vardır. Mesai bitimi jipiyle villasına dönen gizli eşcinsel bir işadamı ile, lezbiyen olduğunun duyulması üzerine fabrikasından kovduğu konfeksiyon işçisinin çıkarları ortak değil, zıttır.

Dolayısıyla işçilerle patronların, salt ortak bir kimliğe sahip olmalarından ötürü ortak çıkarlara da sahip oldukları savı, sınıf uzlaşmacılığıdır. Bu bağlamda kimlik sorunlarına bile sınıfsal bakış açısıyla yaklaşmayan, ezilenlerin kurtuluşunu işçi sınıfı iktidarına bağlamayan her yaklaşım, sistemin sınırları içerisinde kalır ve çıkışsızdır.

LGBT hareketinin “her türlü politikadan sıyrılmış, politika üstü” ve tüm LGBT’lerin çıkarlarının ortak olduğu önermesinin bizatihi kendisi açık siyasi bir tercihi dışa vurur. Liberal yaklaşım LGBT’lerin yaşadıkları sorunları açıklar ve çözüm önerileri getirirken, LGBT’ler arasındaki sınıfsal farklılıkların işin içine sokulmasının, buradan hareketle eşitsizlikleri üreten kapitalist sistemin sorgulanmasının önüne geçmeye çalışır. Aslına bakılırsa bunda şaşılacak bir durum yok; her unsur kendi dünya görüşünün hareketin bütününe egemen olması için çabalar. Liberaller bunu “politika üstücülük” kılıfı ile gizlemeye çalışırlar, komünistler ise LGBT hareketinin farklı ideolojik ve sınıfsal bölmelerden oluştuğu gerçeğinden yola çıkarlar, bunu yüksek sesle ifade etmekten çekinmezler.

Ayrımcılık karşıtı mücadelenin farklı ideolojik ve örgütsel aidiyetlere sahip unsurlardan oluşması, hareketin “politika üstü” olduğunu değil, bileşenlerini bir arada tutan belirli siyasi ilkeleri olduğunu gösterir. Komünistler için özgürlük ve eşitlik talebini diğer ezilen ve sömürülen kesimlerle dayanışma tamamlar. İddia edilenin aksine salt LGBT olmak tek başına birleştirici değildir; tüm LGBT’lerin çıkarlarının ortak olduğu tezi sorgulanmaya mahkûmdur.

 

4. REEL SOSYALİZM PRATİKLERİ

 

4.1. Marksist homofobi miti ve Sovyetler Birliği

Sınıf siyaseti ile LGBT mücadelesini ayrı tutan, farklı yollardan ilerlemesi gerektiğini düşünen liberaller, marksistlerin LGBT’lerin uğradığı baskıya karşı duyarsız olduğunu ya da cinsel özgürleşmeyi sosyalist iktidar sonrasına ertelediklerini söylüyor. Bu söylem günümüzde de popülerliğini koruyor.

1960’lardan sonra güçlenen LGBT hareketleri ile feministlerin ve liberal eğilimli politik hareketlerin daha yakın bir temas geliştirmesi, LGBT hareketlerinde de toplumsal özgürlük yerine bireysel özgürlüğün ön plana çıkmasına ve kimlik siyasetinin ağırlık kazanmasına neden olmuştur. Bugüne kadar LGBT hareketi liberalizmin etkisinden kurtulamamış, demokrasi ve özgürlük kavramlarını mücadelenin asli ekseni olarak tarif edegelmiştir. Oysa sermaye düzeninde demokrasi patronların demokrasisi, özgürlük ise patronların ve zengin sınıfın özgürlüğüdür. Apple’ın CEO’su Tim Cook eşcinsel olduğunu kamuoyuna açıklayabilirken, bir işçi işini kaybetme korkusu ile ya da en iyi ihtimal baskı görecek olması, arkadaş çevresinden dışlanacak olması nedeni ile eşcinsel olduğunu kendisine bile itiraf edemeyecek durumdadır.

Öyleyse kapitalizmin getirdiği özgürlük kimedir? ABD’nin bütün eyaletlerinde eşcinsel evliliğin yasallaşmasını sevinçle karşılayan liberaller ABD'yi demokrasi ve özgürlükler ülkesi ilan ederken aynı ABD eşcinselleri infaz eden Irak-Şam İslam Devleti’ni yaratmıştır.

Marksizmin sınıfa öncelik verdiği için LGBT’lerin hak mücadelelerini görmezden geldiğini iddia edenler, emekçileri LGBT, Kürt, kadın demeden ücretli emek sömürüsüne tabi kılan sermaye düzeni karşısındaki sessizliklerini koruyorlar. Gerçek mücadelenin, sorunları yaratan bu düzeni hedef tahtasına oturtmaktan geçtiğini göz ardı ediyorlar. Mücadele sorunun kaynağına yönelmedikçe, kapitalizmi yıkmaya yönelik adımlar atılmadıkça, sistem kadın ve trans cinayetlerini, intiharları, işsizliği, eğitim ve sağlığın alabildiğine piyasalaşmasını beraberinde getirmeyi sürdürüyor. Tüm bu sorunların yok edilmesi kaynağın kurutulması ile mümkün. Liberal LGBT oluşumlarının “dayanışmacı” yaklaşımları ise, sorunları ortadan kaldırmaya yönelik olmaktan çok uzak.

Kapitalizmde egemen olan sınıf iktidarını sürdürmek adına, emekçilerin örgütlenmesini ve ayaklanmasını engellemek zorundadır. Emekçileri kendi içinde bölen cinsiyetçilik, homofobi, ırkçılık, milliyetçilik, ümmetçilik gibi ayrımcılığı körükleyen tüm ayrımcılık türleri sermaye sınıfına hizmet eder. Dolayısıyla ayrımcılığın temelli ortadan kaldırılabilmesi için kapitalizmin yıkılması, özel mülkiyetin ortadan kaldırılması gereklidir. Sömürünün yok edilmesi, sermaye düzeninin alaşağı edilmesi hayalini ete kemiğe büründüren Ekim Devrimi, insanlığın ileriye doğru attığı dev bir adım olmuş, cinsel devrim ve Yeni İnsan’ın yaratılması başlıklarında ilham verici uygulamalara imza atmıştır. İşçi sınıfının iktidarı aldığı Ekim Devrimi, insanlığı ileriye sıçratmış, insanı özgürleştirmiştir. Kadını özgürleştiren sosyalist devrimin, LGBT'leri özgürleştirmemesi düşünülemezdi.

Bolşevikler iktidarı ele geçirdikleri gibi aile hayatındaki ataerkil gücü yasaklamışlardır. Erkeğin elindeki egemen konumunu elinden almış, kadına cinsel kaderini kendisinin tayin hakkını veren maddeler uygulanmıştır. Eşcinselliğe karşı bütün yasalar kaldırılmıştır. Eşcinsellerin hayatlarını özgürce yaşamalarının koşulları sağlanmış, Sovyet mahkemeleri eşcinseller arasındaki evlilikleri onaylamıştır. Tüm bu gelişmeler ve büyük toplumsal devrim üstelik “özgürlükler ülkesi” Amerika’nın 1920 yılında kadınlara oy hakkı tanımasından 3 yıl önce gerçekleşmiştir.

Totaliterlikle suçlanan Sovyetler’de 1918-1923 yılları arasında Dışişleri Halk Komiserliği görevini yürüten Georgiy Çiçerin açık kimlikli bir eşcinseldi. Yöneticilik yapan Inesse Armand ise Komünist Parti’de yaptığı eşcinsel özgürlüğü üzerine olan konuşmaları ile bilinmektedir. Kızıl Ordu’da trans erkekler birtakım görevlere de getirilmişti.

1920’lerde ise cinsiyet geçişi ile ilgili ameliyatların kayda geçtiği görülmüştür. 1922 yılında yapılan düzenlemelerle, fuhuş bir suç olmaktan çıkarılmış, kamu sağlığı meselesi haline gelmiş ve cinsel yolla bulaşan hastalıklar için bir sağlık komisyonu kurulmuştu. Sosyal yardım politikaları, istihdam ve yaşam gibi alanlarda yapılan düzenlemelerle seks ticaretine karşı kadın ve erkeklere alternatifler sunuldu.

Moskova Toplumsal Hijyen Enstitüsü müdürü Dr. Grigoriy Batkis'in yazdığı 1923’te yayımlanan Rusya’da Cinsel Devrim broşürü saptırma ve yalanlara en güzel cevap niteliğindedir. Broşürün bir kısmında şunlar yazar:

 

Sovyetler Birliği’ndeki mevcut cinsel yasalar Ekim Devrimi’nin eseridir. Bu devrim sadece politik bir fenomen olarak değil, işçi sınıfının politik hakimiyetini koruyan bir fenomen olarak önemlidir. Fakat hayatın tüm alanlarına ulaşan ve ondan doğan tüm devrimler için de… Rus komünist devriminin toplumsal yasaları salt teorik bir bilginin ürünü olmayı amaçlamaz, daha ziyade deneyimin sonucunu temsil eder. Başarılı devrimden sonra, pratiğin teori üzerindeki zaferinden sonra, insanlar ilk önce ekonomik çizgide yeni düzenlemelerin peşine düştü. Bununla beraber halkın ihtiyaçlarına ve doğal taleplerine karşılık vermek üzere aile hayatını ve cinsel ilişki biçimlerini düzenleyen modeller yaratıldı.

Sovyet yasaları, yeni hedefleri ve toplumsal devrimin görevlerini yerine getirmek üzere yeni ve daha önce izinde gidilmemiş bir yolda ilerliyor. Sovyet yasaları, geçiş döneminin tüm veçhelerini dikkate alarak kendini şu ilke üzerinde oturtuyor: Kimse hakarete uğramadığı sürece ve kimsenin çıkarlarına tecavüz edilmedikçe devletin ve toplumun cinsel meselelere kati surette müdahale etmeyeceğini beyan eder.

 

Sovyetlerde cinsel devrim bütün ihtişamı ile hayata geçirilmişken bu kültürün yerleşiklik kazanması ve devrimin içselleştirilip geliştirilmesi geniş çaplı ve uzun süreli bir mücadeleyi gerektiriyordu. 1940’larda kendini dayatan savaş koşulları Sovyetler’de büyük bir yıkımı başlatmış, açlık, yoksulluk, endüstriyel faaliyetlerin gerilemesi gibi birçok sorunla uğraşmak zorunda kalınmıştır. Bu dönemde savaşın ve yıkımın götürdüklerinden LGBT’ler de payına düşeni almıştır. İşgücüne olan ihtiyacın artmasına neden olan savaş koşulları ve Sovyet ekonomisinin durumu, çekirdek aileye olan ihtiyacın da artmasına sebep olmuş ve nüfus artışını teşvik edici adımlar atılmıştır. Cinselliği, üremeye dayalı cinselliğin sınırlarından çıkaran cinsel devrim, nesnel koşulların getirdiği etki ile uzun soluklu olamamıştır. Eşcinselliğin trajik biçimde yasaklanması ve SSCB çözülene kadar bu yasağın sürmesi, şüphesiz ki reel sosyalizmin hatalı uygulamalarından birisidir.

Sovyet pratiği yanlışlara rağmen, sevabı ile günahı ile insanlık adına ileri bir adımdır. Bir bütün olarak sahiplenilmesi ve yanlışlardan dersler çıkarılması gerekmektedir. Bir diğer sosyalizm pratiği Küba ise, bu alanda oldukça farklı bir yol izlemekte. İşçilerini, kadınlarını, çocuklarını mutlu etmek, daha mükemmel bir sosyalizm kurmak için sürdürdüğü arayışı hiç bırakmayan Sosyalist Küba, bir süredir yeni bir LGBT politikasının temellerini atmakta.

 

4.2. Sosyalist Küba’da LGBT hakları mücadelesi1

Sosyalist Küba’da LGBT hakları denince ilk akla gelmesi gereken kurum Centro Nacional de Educación Sexual (Ulusal Cinsellik Eğitimi Merkezi) veya CENESEX’tir. Maçoluğun ve homofobinin geniş ölçüde yaygın olduğu bir ülkede, CENESEX’in halkın ve hükümetin cinsel çeşitliliğe bakış açısında yarattığı değişim kayda değer. Son yıllarda Havana ve diğer Küba şehirlerinde homofobi karşıtı gösteriler yapıldı, eşcinsel film festivalleri düzenlendi ve cinsiyet geçiş operasyonları sağlık hizmetinin bir parçası haline geldi. Ülke parlamentosu LGBT toplumunun haklarını korumak ve güçlendirmek için Ulusal Aile Yasası’nda değişiklikler yapmayı dahi değerlendiriyor.

Bu bağlamda Fidel Castro’nun iki demeci epey çarpıcıdır. Castro, 1965’te, “Küba’nın liderleri, bir eşcinselin, onu gerçek bir devrimci saymamızı sağlayacak davranış koşul ve gerekliliklerini bünyesinde barındırabileceğine asla inanamaz.” demişti. Fidel yirmi yedi yıl sonra bu tutumunu değiştirdi: “Eşcinsellere yönelik baskı, horgörü, aşağılama veya ayrımın her türlüsüne kesinlikle karşıyım.” Bu alıntılar, Küba’da cinsel çeşitliliğe bakıştaki değişimi açıkça resmetmektedir.

 

Küba’da homofobinin tarihçesi

CENESEX’in gelişimini irdelemeden önce, CENESEX’in doğuşu ve sonrasındaki misyonunun tanımlanmasındaki rolünden dolayı, ilk olarak Küba’da homofobinin erken tarihini bir parça anlamak gerekir. Devrim sürecinde, özellikle erkekler arasında, cinsel çeşitliliğe karşı takınılan olumsuz tutumun iki ana nedeni vardır. Küba’da, her eski İspanyol sömürgesinde olduğu gibi “maçoluk” kemikleşmiştir. Ataerki ile sıkça karıştırıldığından, bu iki terimi birbirinden ayırt etmek önemlidir. Ataerki, erkek üstünlüğünü veya bir toplum içinde erkeğin toplumsal ayrıcalığını yücelten ve kadınların çeşitli düzeylerde sömürülmesini ve dışlanmasını kapsayan bir toplumsal tabakalaşma biçimini anlatır. Buna karşın maçoluk, bu toplumsal tabakalaşmanın, Latin Amerika ve Karayip sömürge tarihinden önemli unsurlar içeren, daha karmaşık bir sürümüdür. Aslında, Küba’da maçoluk, derinlere kök salan bir Katolik değer sistemiyle desteklenen neredeyse dört yüzyıllık İspanyol sömürü egemenliğinin sonucudur. Aşırı eril, yiğit, güçlü, babacan, saldırgan, cinsel baskın ve aldatan olarak idealize edilmiş erkeği anlatır. Terim, ayrıca, kadın bekâretinin kutsanmasını içerdiği gibi, cinsel çeşitliliğin reddini de kapsar.

Sosyalist Küba’da eşcinsellere karşı olumsuz tutum yaratan ikinci ana etken, eşcinselliğin kapitalist çürümeyle ilişkilendirilmesiydi. Özellikle 1950’lerde uyuşturucu, kumar ve fuhuş Havana’da yaygın biçimde bulunmaktaydı ve büyük çapta Küba burjuvazisi ve ABD suç örgütlerinin elemanları tarafından denetlenmekteydi. Eşcinsel erkekler, ABD’li askeri personel ve turistlerin fuhuş “gereksinimlerini” gidermek için sıkça kullanıldıklarından, turizm işkolunda daha büyük iş olanakları edindiler. Eşcinsellik böylelikle, devrimci hükümet tarafından devrim öncesi hastalıkların bir uzantısı ve kökünün kazınması gereken bir akım olarak görüldü.

Homofobi 1960’lar boyunca tüm şiddetiyle devam etti. İktidar, eşcinsellik dahil olmak üzere yozlaşmış veya ahlaken bozuk olduğuna inanılan her şeyden ülkeyi arındırmaya çabaladı. Artan iç ve uluslararası gerginlikler, eşcinsellere yönelik kuşku havasını ağırlaştırdı, eşcinsellik karşı-devrimci faaliyetlere “kanıt” olarak gösterildi. İktidarın cinsel çeşitliliğe karşı dogmacı konumu, eşcinselliğin bilinen hiçbir biyolojik nedeni olmadığını bildiren 1965 tarihli Halk Sağlığı Bakanlığı resmi tutanağında kendini dışa vurdu. Batı biliminin o dönemki ortodoksluğu da eşcinselliğin bir akıl hastalığı olduğunu onayladı ve eşcinselliğin “tedavi” olasılığını onayladı.

 

Küba kadın hareketinin rolü

1960’ların sonunda ve 1970’lerin başında, küçük değişimler gerçekleşmeye başladı. Bazı araştırmacılar tarafından bu değişimlerin Doğu Almanya’nın 1968’de yetişkinler arasında eşcinsel ilişkileri yasallaştırmasına ve bunun Küba’ya sonrasındaki etkisine dayandığı ileri sürüldü. Güncel bir analiz, cinsiyet ve cinselliğe ilişkin tutumların özgürleşmesinde en büyük etkisi olan şeyin, Küba kadın hareketinin ve eğitim uygulamalarının yarattığı değişim olduğunu ileri sürmektedir. Küba’da, Vilma Espín’in ve Kübalı Kadınlar Federasyonu’nun öncülüğünde (Mariela Castro Espín’i ve CENESEX’i büyük ölçüde etkileyecek olan girişim) güçlü bir kadın hareketi olgunlaşıyordu.

Devrimin başarılarından biri de, 1960’ta kurulan Kübalı Kadınlar Federasyonu’nun (FMC) öncülük ettiği, eşit cinsiyet haklarının desteklenmesi ve geliştirilmesi mücadelesi oldu. FMC, öncelikle kadınları işgücü içerisine hareketlendirmeyi sağladı; ama çok geçmeden cinsiyet eşitliğini teşvik üzerinde yoğunlaşan bir örgüte evrildi. Vilma Espín’in 1971’de açıkladığı gibi, “FMC’nin bütün etkinlikleri kadınları harekete geçirmek, onları örgütlemek ve koşullarını iyileştirmek için tasarlanmaktadır.”

FMC, kadınlar için koşulların iyileştirilmesinde birçok bakımdan başarılı oldu. Gerek cinsel eğitim, gerekse cinsel sağlık, eşitlik istemlerinin bütünleyici unsurları durumuna geldi. FMC’nin 1962’de gerçekleşen Birinci Kongre’sinden bir örnek vermek gerekirse, ulusal sağlık hizmeti düzenlemesinde güvenli kürtaj işlemlerinin kurumsallaşmasının gerekliliği vurgulandı. Küba’da kadınların rolündeki önemli değişimlerin bir sonucu olarak, 1975 yılında, geniş ölçüde FMC tarafından geliştirilen Aile Yasası çıkarıldı. Aile Yasası, çocuk bakımına ve ev sorumluluklarına her iki cinsiyetin de eşit katılımını getiriyordu. Aile Yasası’nın yürürlüğe girmesi cinsiyet eşitliğinin değerine vurgu yaptığı gibi, kadınların ev ve işyerindeki önemini resmen yasallaştırdığından, cinsiyet rolleri anlayışının değişmesi için de son derece önemliydi. Aile Yasası, cinsiyet rollerindeki anlayışı değiştiren ilk devlet bildirgesi olmasının yanı sıra, LGBT toplumu için tarihsel açıdan önemliydi. Ancak aynı zamanda, aile birliğini erkek ile kadın arasında kurulan heteroseksüel aileye indirgiyordu.

 

CENESEX’in doğuşu ve gelişimi

Sosyalist Küba’da cinsellik eğitimi 1977’de, daha sonra CENESEX olarak adlandırılacak olan Ulusal Cinsel Eğitim Çalışmaları Grubu’nun (GNTES) kuruluşu ile resmen kurumsallaştı. Kurumun amacı, cinselliğe ilişkin en yeni bilgi ve kuramları araştırmanın yanı sıra, kapsamlı bir ulusal cinsellik eğitimi girişimi olan Ulusal Cinsellik Eğitimi Programı’nı düzenlemek ve denetlemekti. Örneğin 1979’da Doğu Almanyalı seksolog Siegfried Schnabl’ın Cinsel İlişkide Erkek ve Kadın’ın İspanyolca çevirisi yayınlandı. Kitap cinsel davranış, psikoloji ve cinsel eğitimi irdeliyordu ve son bölümü olan “Erkek ve Kadında Eşcinsellik” özellikle tartışmalıydı. Bu cinsel sağlık ders kitabının geniş dağıtımı, Küba’da cinsel eğitimin gelişimin önemli bir göstergesi oldu.

1979 yılı ayrıca Kübalı trans yurttaşlar için önemli bir yıldır. FMC’den gelen istekler ve GNTES’in çeşitli girişimleri sonrasında, Halk Sağlığı Bakanlığı trans yurttaşlara yardım sağlayacak uzmanlaşmış bir takımın kurulmasını onayladı. Bu yardım başlangıçta kendini hormon terapisi, tanı yöntemleri ve diğer sağlık destekleri biçiminde gösterdi. Konunun araştırılması ve anlaşılması ilerledikçe, program çok geçmeden psikolojik destek ve sosyal uyum yardımı içeren bir modele evrildi. Adalet, Halk Sağlığı ve İçişleri Bakanlıkları yeni tamamlayıcı modele katıldı. İlk cinsiyet geçiş ameliyatı ise 1988’de gerçekleştirildi.

GNTES, 1989’da Ulusal Cinsellik Eğitimi Merkezi (CENESEX) olarak yeniden kuruldu. Merkez, Eğitim Bakanlığı ile birlikte çalışarak, eğitim sisteminin tüm düzeyleri için geliştirilmiş kapsamlı bir cinsel eğitim modelini yürürlüğe koydu. Yeni sistem cinsel sağlığın yanı sıra, toplumsal cinsiyet sorunlarına da odaklandı. CENESEX yöneticisi Mariela Castro cinsel eğitimin önemini şu sözlerle vurgulamıştı: “Öğretmen okulları ve üniversitelerle birlikte çalışmanın gerekli olduğunda ısrar ediyoruz. Eğer öğretmenler homofobik ise homofobilerini bulaştıracak, kadın düşmanı ise kadın karşıtı ayrımcı yaklaşımlarını yayacaktır.” Başlangıçta CENESEX tarafından belirlenen on dört çalışma alanından yalnızca biri olmasına karşın, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği alanı önemli ölçüde genişledi ve zamanla merkezin başlıca odak noktalarından biri durumuna geldi.

 

CENESEX’in eylem ve başarıları

Merkez, cinsel kimlik ayrımcılığına karşı kalıcı bir değişim oluşturmak için sayısız etkinliğe imza attı. Çeşitlilik Doğaldır kampanyası ve Özgür Cinsel Yönelim ve Cinsiyet Kimliğine Saygı için Ulusal Eğitim Kampanyası’nın yanı sıra 2005’te başlayan Eşcinsel Film Festivali ve 2007’de başlayan Uluslararası Homofobi ve Transfobi Karşıtı Gün kutlamaları örnek olarak sayılabilir. Tüm bu girişimler devam etmekte ve Küba halkı tarafından gittikçe artan oranda desteklenmektedir.

Bir diğer kazanım, trans yurttaşlara yönelik hizmetler alanında elde edildi. 2005 yılında CENESEX, Transların Tamamlayıcı Bakımından Sorumlu Ulusal Komisyon’u kurdu. Bu alanda önemli bir diğer kilometre taşı, Halk Sağlığı Bakanı José Ramón Balaguer’in 2008 yılında Önerge 126’yı imzalamasıdır. Önerge, trans yurttaşlar için ücretsiz cinsiyet geçiş ameliyatları ve tedavileri de kapsayan sağlık hizmetlerini sağlayacak bir merkezin oluşturulmasını onadı. Yine CENESEX ve FMC, Ulusal Halk İktidarı Meclisi’ne sunulan Aile Yasası değişikliği önerisinden sorumlu oldu ve hemcins çiftlerin yasallaşmasına odaklanıldı. CENESEX, tıpkı Aile Yasası örneğinde olduğu gibi, homofobi içeren yasaların değiştirilmesi için çalıştı. Ceza Yasası’nda yer alan, “alışkanlıkla eşcinsel ilişkiye giren” veya toplum içinde eşcinselliğiyle “övünen” birisi için altı aya kadar hapis cezası öngören Madde 490, bu kapsamdaydı.

Cinsel çeşitliliğin tanınmasına ilişkin yasal çerçevenin çarpıcı biçimde değişmemesine karşın siyasal alanda daha cesur adımlar atıldı. 2010 yılında eski devlet başkanı Fidel Castro, hükümetinin 1960’ların ortalarında eşcinsellerin gönderildiği eğitim kampları gibi ayrımcı uygulamalar için sorumluluk üstlendi. 1965 yılında açılan Üretime Yardımcı Askeri Birlik (UMAP) tugayları yalnızca eşcinseller için tasarlanmamış, yaklaşık olarak 60.000 tutuklu ağırlamıştı. Kamplar hükümetin gözünde “topluma aykırı” olan erkeklere ideolojik eğitim vermenin ve onları “erkekleştirmek” için tasarlanmıştı. Kamptakiler, asgari ücretle ve kötü koşullarda çalışmak zorundaydı; bir askeri denetmen eşliğinde olmaksızın kamptan ayrılmaları mümkün değildi. UMAP tugayları Küba homofobisinin bir simgesi olarak kalsa da eşcinsellere kötü muamele uygulandığının ortaya çıkmasının ardından 1968’de kapatıldılar.

Castro’nun özeleştirisinden bir yıl sonra, Komünist Parti’nin Ulusal Kongresi’nde Fundamentos del Partido (Parti’nin Temel İlkeleri) isimli belgede önemli değişiklikler yapıldı. Ulus, din veya cinsel yönelime dayanan ayrımcılığın, kamusal alanda çalışan, siyasal örgütlerde görev alan veya Devrim’in korunması için çalışan Partililer için bağışlanmayacağını açıklayan 54. madde özellikle dikkat çekicidir. 65. maddede ise tüm medya kuruluşlarının farklı cinsiyet, ten rengi, dinsel inanç ve cinsel yönelimleri kapsayan Küba çeşitliliğini yansıtmaları gerektiğine dikkat çekildi. Bu gelişme hem LGBT topluluğunun haklarının resmen tanınması hem de her türlü homofobik tavrın gayrimeşru ilan edilmesiydi. Bu başlıktaki devrimci tutum, böylelikle köklü biçimde yeniden yorumlandı.

 

LGBT mücadelesinin güncel durumu

Küba’nın cinsel çeşitliliğe olan bakışındaki süren değişim Kasım 2012’de trans kadın bir yurttaşın belediye yönetimine seçilen ilk trans olma unvanını kazanmasıyla belirginleşti. Trans kadın anlatıldığına göre, yaşamı boyunca tutuklamalar dahil çeşitli düzeylerde önyargı ve ayrımcılığa uğramıştı; seçimdeki zaferini ise Küba’nın cinsel çeşitliliğe karşı artan saygısının bir belirtisi olarak görüyordu.

Çarpıcı değişimin bir başka göstergesi, Uluslararası Homofobi ve Transfobi Karşıtı Gün etkinliklerinin önemli ölçüde artmayı sürdürmesidir. CENESEX’in ilkine 2007 yılında öncülük ettiği Uluslararası Homofobi ve Transfobi Karşıtı Gün etkinlikleri çoğu ülkede sadece geçit törenleriyle sınırlı kalırken, Küba’da asıl amaç homofobi ve ayrımcılığın olumsuz etkilerine dair farkındalığı arttırmak ve toplumu bilinçlendirmek. Diğer ülkelerde düzenlenen geçit törenlerinin, maçoluk ve homofobinin güçlü olduğu Küba’da tek başına etkili olmayacağı düşünüldü. Merkez, Havana’da LGBT hakları üzerine uzmanlaşmış kişilerin öncülük ettiği bir konuşma ve halk forumunun yanı sıra bir de film gösterimi (Boys Don’t Cry) düzenledi. 2007 yılında düzenlenen etkinliklerin başarısı nedeniyle Merkez, Uluslararası Homofobi ve Transfobi Karşıtı Gün etkinliklerini zenginleştirmek için alternatif yöntemler aramayı, diğer taraftan her sene etkinlik sayısını arttırmayı sürdürdü. 2008 ve 2014 yılları arasında etkinliklere katılan insanların sayısındaki artışla birlikte, etkinliklerin kapsamı artmayı sürdürdü. Diğer ülkelerdeki gibi bir geçit töreni (Pride Parade) hiç düzenlenmedi; ancak bunun yerine eylemlere homofobi karşıtlığını ve LGBT haklarını destekleyen Kübalıların katıldığı eylemler düzenlendi. Eylemlere, cinsel çeşitliliği temsil eden gökkuşağı bayrağının yanı sıra çeşitli pankartlar ve Küba bayrağı ile katılan Mariela Castro Espín ve CENESEX ekibi öncülük etti.

Etkinliklerin sayısındaki artışın yanı sıra, katılan ulusal ve uluslararası uzmanların sayısı da göze çarpar biçimde arttı. 2007’de etkinliklere yalnızca CENESEX uzmanları katılmışken, 2014 itibariyle çeşitli bakanlıklar ve gruplardan film ekipleri, şairler ve yazarlar, Martin Luther King Jr. Anma Merkezi (CMMLK) ve Küba Ulusal Spor, Beden Eğitimi ve Rekreasyon Enstitüsü (INDER) üyeleri de etkinliklerde yer aldı. Dahası Meksika, Uruguay, Şili ve Hindistan’dan gelen uzmanların yanı sıra; Latin Amerika ve Karayipler Uluslararası Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans ve İnterseks Birliği (ILGALAC) de panellerde, tartışmalarda hazır bulundular.

 

Küba’da evlilik eşitliği tartışması

Cinsel kimlik çeşitliliğini kapsayan ve güvenceye alan yenilenmiş bir Aile Yasası’nın Ekim 2012’de Ulusal Meclis’e sunulması, Küba’da LGBT haklarının gelişimi bakımından özel öneme sahiptir. Uluslararası Homofobi ve Transfobi Karşıtı Gün etkinliklerinin yaygınlaşması, yenilenmiş bir Aile Yasası’na duyulan gereksinimi daha görünür duruma getirdi. Heteronormatif olmayan, yani sadece karşı cinslerin birlikteliğine dayanmayan, hemcinsler arası birliktelikleri de kapsayan, hemcins çiftlerin ayrıca evlat da edinebilmelerine imkân sunan kanun taslakları hazırlandı. Evlilik eşitliğine ve hemcins çiftlerin evlat edinme haklarına ilişkin olumsuz yorumlar, zamanla evlat edinme değişikliğinin düşmesine ve “evlilik” teriminin “uygar birliktelik” terimine dönüşmesine yol açtı.

Yeni Aile Yasası önde gelen aktivistlerden Yamila González Ferrer tarafından Ekim 2012’de Ulusal Meclis’e sunuldu. Bilindiği gibi Küba’da değişikliklerin kararlaştırılması ve onanması süreci ayrıntılıdır; uzun süreli tartışma ve onay sürecine dayanır. 2017 itibariyle yasa tasarısı hala değerlendirilmekte ve tartışılmaktadır. Özellikle CENESEX cinsel çeşitliliğin tanınmasını destekleyen tüm yasal değişiklikleri desteklemeyi sürdürdüğü gibi, Aile Yasası’nın da bu yönde değişmesi için kamuoyu oluşturmayı sürdürüyor.

 

Mücadele sürüyor

1977’te Ulusal Cinsel Eğitim Çalışmaları Grubu adıyla çıktığı yolculukta çarpıcı bir performans göstererek dünyanın başta gelen LGBT hakları örgütlenmelerinden biri durumuna gelen CENESEX’in varlığı, Latin Amerika’nın genelinde bulunan kemikleşmiş homofobi gerçeği karşısında anlamlıdır. Kuruluşundan bu yana CENESEX, ayrıntılı bir Ulusal Cinsel Sağlık Programı’nın geliştirilmesi, eşcinselliğin bir cinsel kimlik olarak yeniden tanımlanması, homofobi ve transfobiye karşı yürüyüşler düzenlenmesi, trans yurttaşlar için kapsamlı sağlık hizmeti ve Parti’nin Temel İlkeleri içinde cinsel çeşitliliğin resmen tanınması gibi pek çok önemli başarıya imza attı. Şüphesiz bazı zorluklar sürüyor. Yeni Aile Yasası hala uygulamaya geçirilmeyi bekliyor, evlilik eşitliği ve evlat edinme henüz yasallaşmadı ve toplum ayrımcılıktan henüz tamamen arınmış değil. CENESEX’in evrimi, Sosyalist Küba’nın cinsel çeşitlilik başlığında değişime kapalı bir yapı olduğu görüşünü boşa çıkarmıştır. CENESEX çalışmalarını “yukarıdan” talimat beklemeden yürütmüş, bunun sonucu olarak Küba’nın LGBT politikası yukarıdan aşağıya kurulmamış, Merkez’in yeni düşünceler geliştirerek bunları topluma ulaştırmasıyla inşa edilmiştir.

 

5. TÜRKİYE’DE LGBT HAREKETİ

 

5.1. LGBT hareketinin dünü bugünü

Eski TİP’li İbrahim Eren’in öncülüğünde 1987’de kurulmaya çalışılan ancak girişim olarak kalan Radikal Demokrat Yeşil Parti, bünyesinde LGBT’leri, yeşilleri ve anti-militaristleri bir araya getirmeyi hedefliyordu.

Aynı yıl 37 LGBT aktivisti, kendilerine yönelik polis baskısını protesto etmek için açlık grevi yaptı.

1993’te Türkiye’de yapılması planlanan ilk uluslararası LGBT etkinliği İstanbul Valiliği tarafından engellenince, bir grup aktivist Lambdaistanbul ismi altında bir araya geldi.

1994 yılında Kaos GL fotokopiyle çoğaltılan bir fanzin formatında Ankara’da yayınlanmaya başladı.

Kaos GL, 2001 1 Mayıs’ında ilk defa kendi pankartıyla alana çıktı. Onu 2002’de Lambdaistanbul izledi.

10 yıllık aranın ardından 2003 yılında İstanbul Onur Yürüyüşü 30 kişinin katılımıyla ilk kez düzenlendi.

Kaos GL dernekleşmek için 2005’te resmi başvuruda bulundu. Ankara Valiliği, Türk Medeni Kanunu’nun 56. maddesinde yer alan “Hukuka ve ahlaka aykırı dernek kurulamaz” hükmüne dayanarak dernek tüzüğünün ve isminin ahlaka aykırı olduğu gerekçesiyle Cumhuriyet Savcılığı’na başvurdu. Savcılığın dava açılmasına gerek görmemesiyle birlikte Kaos GL Türkiye’de tüzel kişilik kazanan ilk LGBT derneği oldu. Benzer bir süreci 2006 yılında Lambdaistanbul da yaşadı.

Uluslararası Homofobi ve Transfobi Karşıtı Buluşma’nın ilki 2006 yılında Kaos GL tarafından gerçekleştirildi.

İzmir Siyah Pembe Üçgen Derneği, 2006 yılında öldürülen yazar Baki Koşar’ın adını yaşatmak için 2009’da “Baki Koşar Nefret Suçlarıyla Mücadele Haftası”nın ilkini düzenledi.

Tahminlere göre 2010 yılında 5 bin kişiye ulaşan İstanbul Onur Yürüyüşü, 2011 yılında 10 bin, 2012 yılında 20 bin ve sonraki yıllarda 50 bin kişiyi aşarak dünyanın en kitlesel LGBT yürüyüşleri arasına ismini yazdırdı. 2015, 2016 ve 2017 yürüyüşleri ise 22 yıl sonra yeniden polis saldırısına tanıklık etti.

 

Türkiye’deki LGBT örgütlenmeleri

Ahura LGBT (Türkiye)
AhTamara LGBT (Van)
Afyon LGBT İnisiyatifi
BİZ Cinsel Yönelim ve Cinsiyet Kimliği Araştırmaları Topluluğu (Antalya)
Edirne LGBT Çalışmaları Grubu
Eğitim-Sen İstanbul 3 ve 6 No.lu Şube LGBT Komisyonları
Engelli Eşcinseller (Türkiye)
Gökkuşağı Giresun
Gökkuşağının Kızılı (Türkiye)
Genç LGBT – LGBT Gençlik Çalışmaları ve Dayanışma Derneği (İzmir)
Hebûn (Diyarbakır)
Hêvî – Hak, Eşitlik, Varoluş için LGBT Derneği (İstanbul)
İnterseksüel ŞaLaLa (Türkiye)
İstanbul LGBT Dayanışma Derneği
Kaos GL Kültürel Araştırmalar ve Dayanışma Derneği (Ankara)
Kars Homofobi ve Transfobi Karşıtı Platform
Kaws Kuzah (Antakya)
KeSKeSoR (Diyarbakır)
Kırmızı Şemsiye Cinsel Sağlık ve İnsan Hakları Derneği (Ankara)
Komünist LGBT’ler (Türkiye)
LADEG – LGBT Aile ve Yakınları Destek Grubu (Türkiye)
Lambdaistanbul LGBT Dayanışma Derneği
LezBiFem – Lezbiyen Biseksüel Feministler (İstanbul)
LİSTAG – LGBT Aileleri ve Yakınları İstanbul Grubu
Malatya Homofobi ve Transfobi Karşıtı Gençlik İnisiyatifi
Mersin LGBT 7 Renk Eğitim ve Araştırma Derneği
Mor Balık (Trabzon)
MorEl (Eskişehir)
Özgür Renkler Derneği (Bursa)
Pembe Caretta (Antalya)
Pembe Hayat LGBT Dayanışma Derneği (Ankara)
Roştîya Asmê (Dersim)
Queer Adana
Siyah Pembe Üçgen Cinsel Yönelim ve Cinsiyet Kimliği Ayrımcılığa Karşı Dayanışma Derneği (İzmir)
SPoD – Sosyal Politikalar, Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği (İstanbul)
T-Der – Trans Danışma Merkezi Derneği (Ankara)
T-Kulüp – Trans Erkek Kültür Üretim Platformu (Türkiye)
Voltrans Trans Erkek İnisiyatifi (Türkiye)
ZeugMADİ (Gaziantep)

 

Öğrenci LGBT toplulukları

Ankara Homofobi, Bifobi ve Transfobi Karşıtı Öğrenci Ağı
Ankara Üniversitesi – DTCF Toplumsal Cinsiyet Topluluğu
Bahçeşehir Üniversitesi – Bahçeşehir Gri
Balıkesir Homofobi ve Transfobi Karşıtı Öğrenciler
Bilgi Üniversitesi – Bilgi Gökkuşağı Homofobi, Bifobi, Transfobi ve Heteroseksizm Karşıtı Öğrenci Kulübü
Bilkent Üniversitesi – BiRD Bilkent Renkli Düşün Topluluğu
Boğaziçi Üniversitesi – LuBUnya LGBT Çalışmaları Kulübü
Çukurova Üniversitesi – Gökkuşağı Kulübü
Dokuz Eylül Üniversitesi – Eşit Şerit Toplumsal Cinsiyet Araştırmaları Topluluğu
Ege Üniversitesi – LeGeBiT Cinsel Yönelim ve Cinsiyet Kimliği Araştırmaları Topluluğu
Galatasaray Üniversitesi – Lion Queer
Hacettepe Üniversitesi – Homofobi ve Transfobi Karşıtı Öğrenci Topluluğu
İstanbul Teknik Üniversitesi – Cins Arı (Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Kulübü)
İstanbul Üniversitesi – Radar Homofobi ve Transfobi Karşıtı Öğrenci Topluluğu
İÜ İstanbul Tıp Fakültesi – Arcus LGBT Çalışmaları Topluluğu
Kadir Has Üniversitesi – LGBT’lere Özgürlük Cephesi
Koç Üniversitesi – Koç Kuir LGBT Topluluğu
Liseli LGBT Oluşumu (Türkiye)
Marmara Üniversitesi – MadiMar Homofobi, (Bifobi ve Transfobi Karşıtı Öğrenci Topluluğu)
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi – Flu Baykuş
ODTÜ LGBT Dayanışması
Özyeğin Üniversitesi – Prizma LGBTİ
Sabancı Üniversitesi – Cins Kulüp (Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Kulübü)
Uludağ Üniversitesi – Özgür Renkler
Yeditepe Üniversitesi – 7tepe 7renk LGBT Dayanışma Topluluğu
Yıldız Teknik Üniversitesi – YTÜ ODA (Oğlancılar, Dönmeler ve Ablacılar Topluluğu)

 

5.2. Türkiye solunun LGBT algısı

Türkiye sosyalist hareketinin, giderek yükselen bir ivme yakalayan LGBT hareketi karşısında uzun yıllar değişmeyen tutumunu kabaca ikiye ayırmak mümkün: Kişiliksiz bir dayanışmacılık veya bazı örneklerde homofobiye kadar varabilen kayıtsızlık.

İlk tutumu benimseyen çevreleri liberal/ özgürlükçü solun ana gövdesinin oluşturduğunu söyleyebiliriz. Söz konusu çevrelere göre solun görevi LGBT hareketine akıl vermek değildir. Sol, LGBT gündemli meselelerde LGBT oluşumlarının yanında durmakla, onlardan bir şeyler öğrenmekle mükelleftir.

İkinci tutumu benimseyen çevreler için ise, solun LGBT gibi bir gündemi yoktur; onca mesele arasında buna zaman ayırmak adeta lükstür. LGBT örgütleri kendi mücadelesini verirken, biz de sosyalizm mücadelesi veririz. Kendiliğinden sola kayarlarsa, yollarımız kesişebilir…

Dayanışmacılık da kayıtsızlık da komünistler için doğru bir seçim olamaz.

LGBT hareketi ülkemizde tarih sahnesine çıktığından beri, doğrudan veya dolaylı olarak solla temas halindeydi. Bu temas kimi zaman örgüt tabanları üzerinden kurulurken, kimi zaman da örgütlerin merkezleriyle kurulan eşit kurumsal ilişkilerle sağlandı. Fakat tüm bu temaslara rağmen Türkiye solunda LGBT hareketine ve kimliğine dair yaklaşımlarda bir ortaklık söz konusu olmadı.

LGBT hareketi ve sosyalist sol arasındaki soğukluğun kabaca iki nedeni olduğu söylenebilir. Solun liberal olmayan kesimleri uzun süre LGBT hareketini görmezden gelmişti. Dolayısıyla LGBT hareketi de temas halinde olmadığı solla sağlıklı bir ortaklık yakalayamamıştır. Bunun yanında LGBT hareketi de sosyalist solun ortak gündemlerine uzun süre mesafeli durmuştur, bunun yanında çeşitli düzen kurumlarıyla ortak işlere imza atmıştır. Bu durum soldaki antipatiyi güçlendirmiş ve ortaya bir kısırdöngü çıkmıştır. Bu kısırdöngü ancak, solun kimlik sorunlarına sınıfsal bir perspektifte çözüm önerisi sunmasıyla, devrimci bir mücadele kanalı yaratmasıyla kırılabilir. Sol devreye girmezse, kimlik hareketlerinin kendiliğinden düzen dışı siyasete yaklaşması hiçbir zaman mümkün olmayacaktır.

Türkiye'deki LGBT oluşumlarının önemli bir kısmını liberal oluşumlar oluşturmaktadır. Hareketin ilk günlerinden itibaren Avrupa solunun yaklaşımlarını ve yöntemlerini (fonculuk, lobicilik, yatay örgütlenme vs.) benimsemiştir. Bu tutum, hareketin omurgasız ve tutarsız olmasının temel nedenlerindendir. Örneğin teması “Direniş” olarak belirlenen ve Haziran Direnişi'nden sonra gerçekleşen 2013 Onur Haftası'nın hazırlık aşamasında bu omurgasızlık en net biçimde kendini sergilemiştir. Basın açıklamasında anti-mili-tarizm, anti-emperyalizm, anti-kapitalizm gibi başlıkları sık sık vurgulayan Onur Haftası komisyonu, Suriye ile savaş gündemdeyken savaşın destekçilerinden ve silah tedarikçilerinden olan Hollanda'dan yüklü miktarda fon almıştır. Solun liberal kesimleri için, LGBT hareketinin liberal kesimleriyle dayanışmak için bunların hiçbiri engel teşkil etmemektedir.

Solda homofobi ise birbirini bütünleyen iki temel argümana yaslanmaktadır. Bunlardan ilki eşcinselliği, uzlaşmaz sınıfsal çelişkilerin aşırıya varması sonucunda ortaya çıkan, köleci ya da kulluk sisteminin egemen olduğu eski toplumlardan sonra varlığını günümüz kapitalist toplumlarında sürdüren bir olgu olarak tanımlar. İkincisi ise şöyle özetlenebilir: “Eşcinsellik bir cinsel sapkınlık ve hastalıktır. Kapitalizm, cinselliği, aşkı sadece bir haz duygusuna indirgemiş ve bunu teşvik ederek sapkınlığı kanıksattırıp yaygınlaştırmaktadır. Bu sorun, kapitalizmin insanı kendisine, doğaya ve değerlerine yabancılaştırmasının ürünlerinden biridir. Bu, alkışlana-cak, meşrulaştırılacak bir şey değildir; tedavi edilmeli, ama daha önemlisi, ekonomik, sosyal, kültürel koşulların değişmesiyle, eşcinselliğe ve benzeri sapkınlıklara zemin hazırlayan koşullar yok edilmelidir.”

Sol açısından çıkmaz sokak, eşcinselliğin kökenini araştırmak, insanların neden eşcinsel oldukları sorusuna yanıt aramaktır. Elbette birileri bu soruları soracak, yanıt bulmak ümidiyle antropoloji, arkeoloji, biyoloji, psikoloji gibi bilim dallarına, hatta mitolojiye başvuracaklardır. Sonuç ne olursa olsun bizim için defter kapanmış olmayacaktır.

Solu asıl ilgilendiren cinsel kimlik ayrımcılığı ve LGBT’lerin yükselttiği eşitlik talebidir. Cinsel kimlikleri sürekli olarak aşağılanma konusu yapılan, hasta veya sapık ilan edilen, toplumsal hayattan ve üretim süreçlerinden dışlanan, bir kısmı öldürülmeleriyle sonuçlanan saldırılara maruz kalan LGBT’lerin haklarını savunmak, eşit yurttaşlık taleplerini sahiplenmek ve her türlü cinsel yönelim ayrımcılığına karşı mücadele etmek, solun görevidir. Sol LGBT meselesini böyle kavrar ve gündemine alırsa ancak tartışmalar ana yola, tüm ezilenlerin kurtuluş bayrağı olan sosyalizme çıkabilir.

 

5.3. Haziran Direnişi: Zirve mi, eşik mi, kırılma mı?

Pek çok insanın belki de ilk kez Haziran Direnişi’nde gördüğü gökkuşağı bayrağını2 Türkiye’de LGBT hareketi 20 yıldan uzun zamandır yükseltiyor. 1980’lerin sonuna kadar uzanan görünür olma ve örgütlenme mücadelesi, Haziran Direnişi’yle birlikte yepyeni olanaklarla karşı karşıya geldi.

Girizgâhtan da görebileceğiniz üzere Türkiye’de LGBT hareketi Haziran Direnişi ile başlamış değil. Bununla birlikte Haziran tüm toplumsal dinamikler açısından, öncesindeki süreçleri önemsizleştirmek anlamına gelmemekle birlikte, bundan sonrası için sürekli hesaba katılması gereken bir faktör olarak karşımızda duruyor. LGBT hareketi açısından bunun çıktısı, bir dönemin artık kapanması, bu dönemde kazanılmış bazı alışkanlıkların da terk edilmesi gerekliliği oluyor. Toplumun cinsel kimlik çeşitliliğine dair farkındalığının ve saygısının marjinal düzeylerde olduğu, müttefik namına ortalıkta pek kimselerin görünmediği günlerde “dışavurumculuk” diz çökmemenin belki de tek yoluydu. Yok sayılan, görünür oldukları an yok edilmek istenenlerin “Alışın buradayız gitmiyoruz” restini çekmesi her daim meşruydu.

Öncesinde verilen emekler ve ödenen bedeller sayesinde, Haziran’la birlikte bir dönemin kapandığı rahatlıkla söylenebilir. LGBT görünürlüğünün yaygınlaştığı, hareketin yükseldiği, aktivist sayısının çoğaldığı, örgütlenmelerin coğrafi düzlemde giderek yaygınlaştığı bu yeni dönem, Türkiye’de adlı adınca gökkuşağı devriminin filizlendiği günlerin habercisi. LGBT’ler, yaşamın ve mücadelenin farklı alanlarında kendi kimlikleriyle görünür olmaları, sorun ve taleplerini gündeme taşımaktaki ısrarları, dayanışma örgütlerini inşa etmeleri sayesinde başlarda kendilerine dudak büken kesimler tarafından artık toplumsal muhalefetin asli bileşenlerinden biri olarak görülüyorlar.

Yirmi yılı arkasında bırakan LGBT hareketinin tarihini kabaca üç döneme ayırmak mümkün: Dolaptan çıkış ve kuruluş (1993-2002), sokağa çıkış ve kamuoyu oluşturma (2003-2012), kitleselleşme ve yaygın örgütlenme (Haziran, 2013). Önceki dönemin izlerini her bir yeni dönemin başlarında bulmanın mümkün olduğu bu onar yıllık dönemler hareketin eşik atladığı gerçeğini değiştirmiyor.

 

Sokak sola çekiyor

Haziran Direnişi, LGBT hareketinin temas yüzeyini genişlettiği, uzun süredir diyalog içinde olduğu kesimlerin (liberaller, anarşistler, feministler, Kürt muhalefeti vs.) çok ötesine geçen bir toplumsallıkla birlikte devindiği yeni bir dönemi de beraberinde getirdi.

Cumhuriyetçilerden taraftar gruplarına, liselilerden beyaz yakalı emekçilere kadar geniş bir kesim, LGBT varoluşunu yansıtan sembollerle belki de ilk kez bu kadar yakın ve dönüştürücü bir ilişki kurma fırsatı yakaladı. Haziran Direnişi’nde sağlanan söz konusu görünürlük ve meşruluk, aynı zamanda 2010’ların başında yakalanan yükseliş eğiliminde yaşanan sıçramanın, LGBT hareketinin büyürken yaşadığı dönüşümün ve kimlik siyasetinde yaşanan kırılmanın da habercisi.

Haziran Direnişi ile açıldığını söylediğimiz “kitleselleşme ve yaygın örgütlenme” parantezi, toplumsal muhalefeti oluşturan bileşenlerin (sosyalist partiler, sendikalar, demokratik kitle örgütleri vs.) cinsel kimlik ayrımcılığı başlığında gözle görülür ölçüde yol kat ettikleri, LGBT hareketi ile aralarındaki mesafenin kısaldığı bir döneme denk düşüyor. Söz konusu mesafe, ideolojik düzlemde kimlik siyaseti/sınıfsal bakış geriliminin, pratik olarak ise “herkes kendi yoluna” yaklaşımının ürünüydü büyük ölçüde. Haziran, öncesinde azalma eğilimine giren bu mesafeyi hızla ve radikal bir biçimde kapattı.

Haziran’la birlikte çevresiyle etkileşimi muazzam ölçüde genişleyen, milyonlara hitap ederken on binleri harekete geçirebilen bir LGBT hareketinin yükselişini kabuğunu kırmadan devam ettirme şansı yok. Kimlik siyasetinin bu potansiyeli kapsamasının nesnel sınırları var. Dolayısıyla LGBT hareketi barındırdığı düzen karşıtı eğilimlerinin kendilerini daha özgürce ifade edebilmelerinin yolunu açmalı.

 

Haziran Direnişi sonrası durum

Haziran Direnişi tüm ülke siyasetinde çeşitli değişimlere neden olduğu gibi, LGBT hareketinin izlediği politikada da kimi değişikliklere yol açmıştır. Bu değişimler sadece LGBT hareketinin kendi iç politikasında olmadı. Hem toplumsal düzeyde hem de ülke solunun LGBT’lere yaklaşımında da farklılaşmalara neden oldu. LGBT hareketi görünürlük hedefine büyük ölçüde ulaşıp kendine yeni hedefler belirlerken, Türkiye solu da LGBT hareketini bir dinamik olarak görmeye başladı.

LGBT’lerin görünürlük sorununu örgütlü bir biçimde aşıp, kendilerini ifade etmiş ve tanıtmış olmalarının ilk meyvesi yüzü sola dönük insanların büyük katılım gösterdiği 2013 Onur Yürüyüşü’nde alındı ve yürüyüş daha önce hiç olmadığı kadar kalabalık ve politik gerçekleşti. Bu kitlesellik LGBT hareketinin özgüvenini arttırdığı gibi, sol da “zorunlu olarak” LGBT sorununa dair söz söylemeye başladı. Bu görünürlüğün önemli bir yansıması da büyük şehirler dışında kalan LGBT’lerin örgütlenmesi ve var olan örgütlerin de daha aktif hale gelmesi şeklinde gözlendi.

LGBT’ler, Gezi’den aldıkları enerjiyle birlikte artık açık kimlikleriyle siyasi partiler içinde örgütlenme iradesi göstermeye başladı. Hareketin güncel siyaset içindeki rotasının çizildiği uzun tartışmalardan sonra, çeşitli siyasetlerden LGBT’ler açık kimlikleriyle 2014 yerel seçimlerinde belediye başkan adayı ve belediye meclis üyesi adayı oldular. Aynı seçimlerde SpoD’un hazırladığı LGBT Dostu Belediyecilik Protokolü de imzaya açıldı ve içlerinde TKP’nin de belediye başkan adaylarının bulunduğu 30 kadar siyasetçi bu protokolü imzaladı. Seçimlerin ardından Beşiktaş, Şişli ve Mersin-Akdeniz belediyelerinde açık kimlikli LGBT’ler önemli görevlerde yer aldılar.

Gezi’den aldıkları enerjiyi örgütlenmek yerine sadece siyasi temsil alanına ve lobiciliğe aktaran LGBT hareketinin bu tutumu 2014 Onur Yürüyüşü’nün politik olarak zayıf geçmesine neden oldu. Sandıktan özgürlük bekleyen LGBT’ler, yerel seçimlerde olduğu gibi cumhurbaşkanlığı seçiminde de kimlikçi ve popülist bir tutum sergilemiştir ve birçok örgütün imzasının bulunduğu bir açıklamayla Demirtaş’a destek olunmuştur. Siyasetini lobicilik ve parlamentarizmle kısıtlayan LGBT hareketi 2015 genel seçimlerine kadar ses getirecek bir eyleme imza atamadı. Örgütlenme hedefinin olmayışı yıl içerisinde yapılan eylemlerin sönük ve çok küçük bir toplamla gerçekleşmesine neden oldu. Seçim odaklı siyasi rotasından ısrarla sapmayan LGBT hareketi, 2015 genel seçimlerinde de ağırlıklı olarak HDP’ye ve CHP’ye destek oldu. 2015, 2016 ve 2017 yıllarında düzenlenmesi planlanan Onur Yürüyüşlerine yapılan polis müdahalesi, hareketin bir nebze politikleşmesine neden olsa da, liberal geleneğinden kopamayan LGBT hareketi, bu politik enerjiyi tekrardan iç ve dış siyasette lobiciliğe döndürmeye başladı. .



 

MİTLERE KARŞI GERÇEKLER

 

Mit: Eşcinsellik hastalıktır

Eşcinsellik uzun yıllar boyunca bilim çevreleri de dahil olmak üzere çeşitli gruplar tarafından bir cinsel kimlik bozukluğu, hastalık, sapıklık gibi olumsuz ifadelerle tanımlanmıştır. 1973 yılında Amerikan Psikiyatri Birliği, Ruhsal Bozuklukların Tanı ve İstatistiksel El Kitabı IV (DSM-IV) ile ve daha sonra 1992 yılında Dünya Sağlık Örgütü de Uluslararası Hastalık Sınıflandırması (ICD) ile eşcinselliğin ruhsal bir bozukluk olmadığı kararını almış ve bu kavramı hastalık sınıflandırmalarından çıkarmıştır.

Eşcinselliğin nedenine ilişkin yapılan hiçbir araştırma eşcinselliğin, heteroseksüelliğin, biseksüelliğin nedenini açıklayamamaktadır. Pozitif bilimler, açıklayamadıkları olgular için “çoklu neden kuramı” ile hareket etmektedirler. Yani eşcinselliğin, biseksüelliğin, heteroseksüelliğin nedeni genetik, çevresel, psikolojik vs. olabilir ya da hiçbiri olmayabilir.

Cinsel yönelim, biyolojik ve çevresel faktörlerin her bir kişi özelinde farklı bileşimlerinin ürünüdür. Bu yüzden genel bir açıklaması yapılamaz.

 

Mit: Heteroseksüellik dışı cinsel yönelimler tercih meselesidir

Tercih, insanın seçim yapabilme özgürlüğünün bulunduğu çok seçenekli çevre şartlarında özgür iradesiyle mantıklı bulduğu seçenektir. Eşcinsellik meselesinde seçenekler heteroseksüellik ve bunun dışındaki diğer cinsel yönelimler, tercih ise eşcinselliktir. Sanki birey ergenlik veya olgunluk dönemindeki herhangi bir anda “Acaba benimle aynı cinsiyetten kişilere mi ilgi duysam, farklı cinsiyete mi ilgi duysam?” diye düşünüp karar veriyormuş algısı yaratılmıştır.

Tercihin zaman içerisinde kolayca değişebileceği düşünüldüğünde bir bireyin bazen heteroseksüel, bazen biseksüel, bazen eşcinsel ilişkiler yaşayacağını kabul etmemiz gerekir. Öyleyse heteroseksüellik de bir tercihtir ve heteroseksüeller de zaman zaman başka cinsel yönelimleri tercih edebilmektedir. Ayrıca heteroseksüellere heteroseksüelliği ilk ne zaman tercih ettikleri sorulduğunda tutarlı bir cevap verememektedirler. Bireyler heteroseksüelliği ne zaman tercih ettiklerini hatırlayamazlar ve gayret etseler bile heteroseksüellik dışı cinsel yönelimlere ilgi duyamazlar, zira heteroseksüellik bir tercih değildir. Aynı mantık diğer cinsel yönelimler için de geçerlidir.

Cinsel yönelim birçok insanda henüz cinselliği yaşamamışken, ergenliğin ilk dönemlerinde ortaya çıkar. Bazı insanlar uzun süre eşcinselliğini heteroseksüelliğe dönüştürmeye çok çalıştığını fakat başarısız olduğunu belirtmiştir. Bu sebeplerden dolayı psikologlar cinsel yönelimin birçok insan için, istediğinde değiştirebileceği bilinçli bir seçim olmadığı görüşündedirler. Cinsel yönelim konusunda tercih yapamazsınız. Sadece, cinsel kimliğinizle barışık bir hayat yaşayıp yaşamamayı tercih edebilirsiniz.

 

Mit: Heteroseksüel olmayanlar ahlaksızdır

TDK’ya göre ahlak: Belli bir dönemde belli insan topluluklarınca benimsenmiş olan, bireylerin birbirleriyle ilişkilerini düzenleyen törel davranış kurallarının, yasalarının, ilkelerinin toplamı. Çeşitli toplumlarda ve çağlarda kapsamı ve içeriği değişen ahlaksal değerler alanı. Bir kişi ya da bir insan öbeğince benimsenen eyleme kurallarının toplamı.

Türkiye’de toplumun benimsediği değerlere, geleneklere uymamak ahlaksızlık ise şunu sormak meşrudur: Türkiye’deki toplumsal değerler, tabular çok mu özgürlükçü ve ahlakidir ki tabulara
uymayan davranışlar gayriahlaki olsun? Sapık/sapkın suçlaması egemenler tarafından düzeni değiştirmek isteyen, yerleşik “dini ve milli” normlara uymayan, toplumsal cinsiyet rollerini reddeden herkese yöneltildiği gibi LGBT’lere yöneltilmektedir.

Gerçek şu ki, her ülkede egemen olan ahlak anlayışı, iktidardaki sınıfın bakış açısı doğrultusunda biçimlenmiş ve topluma benimsetilmiştir. Kadınların ve gençlerin yaşantısını kısıtlayan normlar, ülkemizde burjuva ahlakını karakterize eden başlıca özellikler arasında yer alır. Cinsellik üzerindeki kısıtlamalar, eşcinselliğe yönelik olumsuz tutumu da kapsar. Buna karşın aynı burjuva ahlakı aile içi tecavüz, çocuk istismarı, kadın bedeni üzerinde tahakküm gibi konularda sessizliğini korur. Aslında gerçek ahlaksızlık, burjuva ahlakıdır. İnsanın özgür gelişimi üzerindeki tüm engelleri kaldırma mücadelesinde şekillenecek “Yeni Ahlak” ise ancak bizlerin eseri olabilir.

 

Mit: İnsanlar sırf fuhuş yapmak için trans oluyor

Eğitim ve istihdam süreçlerinden dışlanan trans kadınların başka iş olanakları varken fuhuş sektöründe çalışmayı tercih ettiklerini söylemek mümkün değil. Doğrusu, buna itildikleri, kendilerine başka seçenek bırakılmadığıdır. Cinsel kimlikleri ile eğitim kurumlarına gidemeyen, hiçbir mesleğe kabul edilmeyen transların büyük bölümü sadece hayatta kalmaya çalışıyor. Hiç kimse, can güvenliği başta olmak üzere her türlü temel haktan yoksun bir şekilde fuhuş sektöründe çalışmayı, eğer bu işten büyük kazançlar elde etmiyorsa istemez. Hal böyle iken insanların sırf bunun için cinsiyet değiştirdiğini söylemenin herhangi bir mantıklı tarafı bulunmuyor.

Trans Hakları Avrupa Haritası 2015’e göre trans haklarını tanıma konusunda çok büyük eksiklikleri olan Türkiye, dünyada en fazla trans cinayeti işlenen dokuzuncu ülkedir.

 

Mit: LGBT’ler ezildikleri için kendiliğinden sola açıktır

Ülkemizde LGBT’ler, Onur Yürüyüşlerine katılan, LGBT örgütlenmelerinde yer alan, açık kimliği ile mücadele eden kişilerden ibaret değil. LGBT’ler nüfustaki oranları sabit bir “doğal azınlık” olmamakla birlikte Türkiye gibi büyük bir ülkede sayılarının milyonlarla ifade edilmesi zorlama bir yorum olmayacaktır. Hal böyle iken, neredeler?

LGBT’ler, emekçilerin diğer kesimlerinden farklı bir toplumsallıkta yaşamıyor, farklı dinamiklerden etkilenerek yetişmiyorlar. Dolayısıyla LGBT’lerin siyasi profili büyük ölçüde halkınki ile örtüşüyor. Çoğunluğu sağcı partilere oy veren, milliyetçi ve dinci partilere oy veren LGBT’lerin açık kimlikli olmaları ise düşünülemez. Dolayısıyla ülkemizde yaşayan LGBT’lerin çoğunluğunun gizli olduğunu, cinsel kimliklerini çevrelerinden sakladıklarını tahmin etmek zor değil. Peki, bir LGBT neden sağcı olur?

Cinsel kimlikler üzerindeki baskının kamusal değil “özel” bir mesele olarak görüldüğü, bundan öte cinselliğin tabu olarak kabul edildiği ülkemizde, siyasi tercihler büyük ölçüde egemen ideolojinin farklı görünümleri (milliyetçilik, İslamcılık, liberalizm, sosyal demokrasi vs.) üzerinden yapılıyor. Bunun sonucu olarak, LGBT’ler de çoğunlukla sağcı ideolojileri benimsiyor, sağcı partileri destekliyorlar.

Açık kimlikleri ile siyaset yapan, kamusal alanda görünür olan LGBT’lerin ise çoğunlukla sola yatkın olduklarını tahmin etmek zor değil. Ancak bu tüm LGBT’lerin sola kendiliğinden yatkın oldukları anlamına gelmiyor. Komünistler, tüm ezilen ve sömürülen kesimlere siyaset ve bilinç taşımakla yükümlü oldukları gibi, LGBT’leri de cinsel baskılar ve gericilik konusunda aydınlatma, Parti saflarına kazanma göreviyle karşı karşıyalar.


 

6. TEZLER: PARTİ VE LGBT'LER, PARTİLİ LGBT'LER

6.1. Tarihçe

1993’ten günümüze kadar kesintisiz bir biçimde Partili mücadele yürüten hareketimizin LGBT dinamiğine dair siyasi ve pratik tutumu büyük ölçüde son yıllarda şekillenmeye başlamıştır. Yaklaşık 20 yıl boyunca süren sessizliğin nedenleri arasında, cinsel yönelimler konusunda sosyalist harekete de sirayet eden önyargıların yanında LGBT hareketinin ideolojik kompozisyonundaki liberal belirlenimi saymak mümkündür.

Parti uzunca bir süre LGBT dinamiği ile mesafesini korumuş, bu alandaki liberal hegemonyaya karşı eleştirel dahi olsa siyaset üretmemiş, cinsel yönelim ayrımcılığı hususundaki ilkesel tutumunu deklare etmemiştir. Bu süre zarfında Partili LGBT’ler büyük oranda gizliliği tercih etmişler, Parti’ye açılmaya yönelik yapılan az sayıda girişim tanımlı olmayan örgütsel mekanizmalar veya kişisel inisiyatiflerle boğulmuştur.

Bu başlıkta Parti’nin iç yaşantısında görülen yanlışlar, dışa dönük sessizlik ile birleşince sol kamuoyunda Parti’nin homofobik olduğu yönündeki algının zamanla yerleşiklik kazanmasıyla sonuçlanmıştır. Bununla birlikte söz konusu algının arka planında asıl olarak Parti’nin reel sosyalizm pratiklerini sahiplenen tavrının bulunduğu söylenebilir. İşin gerçeği, Parti reel sosyalizm pratiklerinin doğrularını ve yanlışlarını kendi mirası olarak görürken, cinsel yönelimler başlığında yapılan hataları meşrulaştırmaya çalışmamış, “burjuva toplumunun kalıntısı” retoriğine prim vermemiştir.

LGBT dinamiği ile Parti arasındaki mesafenin kapatılmasına yönelik ilk girişim 2011 yılının Mart ayında José Martí Küba Dostluk Derneği (JMKDD) Ankara Şubesi tarafından düzenlenen “Küba’da LGBT Hareketi” başlıklı sunum ve “Çilek ve Çikolata” filminin gösterimi olmuştur. Kaos GL’den ve LGBT öğrenci kulüplerinden de katılımcıların olduğu etkinlik, Parti ile LGBT hareketi arasındaki etkileşimsizliği aşmaya yönelik ilk girişim olması yönünden anlamlıdır. Yine aynı dönemde soL Haber Portalı’nda yayınlanan “Küba’da eşcinsel hareketi” başlıklı yazı, buzkıran işlevi görmüştür. Reel sosyalizm pratikleri arasında cinsel yönelimler başlığı ile sonradan barışmış bir örnek olarak Küba pratiği, Parti’nin bu başlıktaki tutukluğunu aşmaya başlamasında ilham kaynağı olmuştur.

JMKDD etkinliğinin soL’da ve Kaos GL’de haber olmasıyla birlikte uyanan ilgi, uzun zamandır Partili olan ve kimliğini gizleyen sınırlı bir Partili toplamının bir araya gelmesini sağlamıştır. Farklı yerelliklerde bulunan yoldaşlar arası irtibatı sağlamak için kurulan Facebook grubu, sonrasında sosyalist bir LGBT örgütüne evrilecek olan “Gökkuşağının Kızılı”nın temelini atmıştır. LGBT alanındaki sosyalist siyaset boşluğunu doldurma, bu alanda siyaset üretme ve siyaseti sokağa taşıma ihtiyacı kendini hızla dayatmış, 2011 yılının Mayıs ayında bir avuç Partili, Gökkuşağının Kızılı (GK) adı altında Ankara’da düzenlenen “Homofobi ve Transfobi Karşıtı Yürüyüş”e katılmıştır. LGBT mücadelesinin evrensel simgesi olan gökkuşağı bayrağındaki kırmızıyı öne çıkaran bayraklarla katıldığımız bu yürüyüş tarihimizde bir ilk olmuş, komünistler bir LGBT yürüyüşüne kendi siyasi kimlikleri ile katılmışlardır.

Siyaset üretmeye ve görünür olmaya başladıkça hem Parti tabanında, hem de LGBT hareketinde dikkat çekmeye başlayan GK, bir yandan da LGBT yoldaşları açılmaya teşvik etmiş, onlara bulundukları yerelliklerde yalnız olmadıklarını hissettirmiş, Parti’deki LGBT potansiyelinin varlığını açığa vurmuştur. 2012 yılının Haziran ayında “Eşit yurttaşlık sosyalizmde!” pankartının arkasında ilk kez katıldığımız İstanbul Onur Yürüyüşü, liberallerin pankartımıza müdahale etme girişimlerine tanıklık etmiş, LGBT hareketindeki liberal hegemonyayı ancak komünistlerin kırabileceğini göstermiştir. Partililerin ve sempatizanların katılımıyla etkili bir LGBT örgütüne dönüşen GK, pek çok yerellikte yürüyüşlere katılmış, paneller ve film gösterimleri düzenlemiş, okuma toplantıları örgütlemiştir. GK bu çalışmalarıyla hem Parti tabanındaki homofobinin zeminini zayıflatmış, hem de Parti’ye bu başlıkta sınıfsal temelde bir çalışma yapılabileceğine dair güven aşılamıştır.

GK’nın yarattığı pratik ve siyasi birikim, TKP’nin 2014 yazında geçirdiği likidasyon girişimini boşa çıkaran Atılım Kongresi’ne devrolmuş, “LGBT Komünistlerden Atılım Kongresi’ne Çağrı” metnine imza koyan toplam Komünist Parti’de yer almıştır. Parti’nin bu yeniden kuruluş döneminde komünist kimliğe vurgu yapma tercihi ile GK’nın yarattığı birikimi tanımlı bir çalışmaya dönüştürme ihtiyacı kesişmiş, Türkiye komünist hareketinde bir ilke imza atan Komünist LGBT’ler çalışması yola koyulmuştur.

 

6.2. Sorunlar

Akıl ortaklığı ve liberal etki

Sınıfsal zeminde yürüyecek bir LGBT çalışmasının karşı karşıya kalacağı handikaplar arasında, güncel başlıklarda yaşayacağı sıkışmalar ile sosyalist iktidar hedefi arasındaki gerilimi ve bu alana dair yoldaşlar arasında henüz yeterli düzeyde akıl ortaklığının yaratılamamış olmasını sayabiliriz.

Komünist LGBT’ler çalışması, yaklaşık 25 yıllık bir mücadele geçmişi olan ana akım/libe-ral LGBT hareketinin yarattığı siyaset anlayışıyla, eylem tarzıyla, hareketin ideolojik yapısının bir yansıması olan “geleneği” ile hesaplaşmadan ilerleyemez. Liberal LGBT oluşumlarının söylem ve pratiklerine soldan cila çekerek veya bunları radikalleştirerek bu görevin altından kalkılamaz. Liberal LGBT oluşumlarının mottoları terk edilmeli, sosyalist bir yorumun buradan devşirilemeyeceği görülmelidir. Sosyalizm mücadelesinin ana hatlarını oluşturan kavram setleri, LGBT mücadelesinin özgünlüğü ile harmanlanmalı, ortalamacılıktan uzak, yaratıcı ve özgüveni yüksek bir tarz hızla kendini hissettirmelidir.

Liberal LGBT oluşumlarının “Düzen seni neyle yaftalıyorsa onu elinden al ve benimse” ola-rak özetlenebilecek tutumunun bir çıktısı olarak ortaya çıkan “İbneyiz, dönmeyiz, travestiyiz, orospuyuz vs.” dışavurumculuğu, çalışmamızın sahiplenebileceği bir tarz olamaz. Kimlikleri inkâr edilen, varoluşları aşağılama konusu yapılan LGBT’lere seslenirken öne çıkaracağımız unsurlar ayrımcılığa karşı eşitlik ve gericiliğe karşı aydınlanmacılık olabilir. Günümüzde eşitliğin ve laiklik mücadelesinin tek adresi ise sosyalizmdir.

Liberal LGBT oluşumlarının fuhuş, pornografi, uyuşturucu kullanımı gibi pek çok başlığı bireysel tercih gibi sunarak özgürlük kapsamında değerlendiren, bireyi tarihselliğinden ve sınıfsallığından kopararak mutlaklaştıran, temel çelişkiyi sivil toplum ile devlet arasında kuran yaklaşımı reddederken, diğer taraftan bu yaklaşımdan türeyen popüler söylemi, sloganları, kodları kullanmaya devam edemeyiz. Komünist LGBT’ler çalışması kendi bağımsız siyasi hattını yaratırken, LGBT hareketinin dünyada ve ülkemizde mücadele ederek elde ettiği kazanımlarla barışık olmalı, liberal basınç karşısında kendini rahat hissetmelidir. Örgütlülük ve tarih bilinci, liberaller karşısındaki en büyük silahımız olmaya bu başlıkta da devam etmektedir.

Komünist LGBT’ler çalışması, olay ve olgulara “LGBT penceresinden” bakıp yorumlayan, dolayısıyla baktığı yerde kâh Obama’nın LGBT haklarını savunan demeçlerini, kâh HDP’nin “LGBT parti” vurgusunu gören liberal ekolden kopuşu göze almak zorundadır. Çalışmamız LGBT alanına “sosyalizm penceresinden” bakmalı, baktığı yerde homofobiyle meta üretiminin ilişkisini, ayrımcılığın ekonomi politiğini, LGBT’lerin sınıfsal kompozisyonunu, Sosyalist Küba pratiğini ve ötesini görmelidir. İkinci tercihin bizi etkisiz bırakacağı, LGBT’ler arasında örgütlenmemizi zorlaştıracağı yönündeki kaygılar yersizdir. Çalışmamız ancak kendi boşluğunu kendi yaratıp doldurarak ilerleyebilir. Asıl mevcut liberal LGBT oluşumlarının solumsu bir kopyasının hareketin içinde kendine yer açıp kalıcı olması düşünülemez.

 

Transların sorunlarına yaklaşım

Sorunlu bir diğer başlık, özellikle trans kadınların içine itildikleri fuhuş meselesine komünistlerin nasıl yaklaşması, Komünist LGBT’lerin bu başlığı hangi eksende ele almaları gerektiğidir.

Kapitalizmde sadece emek veya zihin gücü değil, bedenler ve beden üzerindeki bir takım haklar da metalaşmış, piyasanın konusu haline gelmiş durumda. Bir insanın bedeni üzerindeki kullanım hakkını cinsel ihtiyaçların giderilmesi için kiraya vermesi, çoğu durumda bu kişinin hayatta kalabilmek için bedeninden başka bir geçim aracına sahip olmamasının bir sonucudur. İnsanları bunu yapmaya mecbur bırakan koşulları ortadan kaldırmak için mücadele etmek yerine “cadı avına” çıkmak yanlıştır.

Komünistlerin kapitalizm koşullarında transların sorunları karşısında geliştirmeleri gereken yaklaşım ile sosyalist iktidar hedefi arasında bağ kurmakta yer yer sıkıntı yaşadıkları söylenebilir. Fuhşu kapitalizm koşullarında bitirmeyi hedeflemenin de onu sosyalizmle barışık bir çerçeveye yerleştirmenin de ortak yönü, olguyu tarihsel koşullardan koparması, mutlaklaştırarak lanetlemesi veya kutsamasıdır.

Bazı çevrelere göre “temizliğin” devrimden sonraya bırakılmaması, başta mahallelerden başlamak üzere düzenin bu “pisliğinin” görüldüğü her yerden kovulması gerekir. Trans kadın avına çıkan, onlara “devrimci şiddet” adı altında güç uygulayan “sol” çevreler, gettoculuğun getirdiği çürümeden muzdariptir.

Diğer taraftan, kapitalizm koşullarında trans kadınların fuhuş yapmaya mecbur bırakıldıklarını söylemenin “ahlakçılık” olarak yaftası, düzenin aklanmasından başka bir şeye hizmet etmez. Trans kadınların eğitim ve istihdam süreçlerinden dışlanması, uygulanan neoliberal politikalar, esnek ve güvencesiz çalışmanın yaygınlaşması, fuhşun bir tercih değil adeta zorunluluk olmasının son derece nesnel dayanakları olduğunu gösterir. Olguyu tarihsel bağlamından koparan, meselenin ekonomi-politik boyutunu göremeyen liberal yaklaşımın, komünistlerin bu başlığa dair geliştirmeleri gereken perspektifi belirleme gücü yoktur.

Sosyalizmin isteyenin fuhuş yapmayı tercih edebileceği bir düzen olarak tanımlanması, fuhşu ortaya çıkaran tarihsel koşullarının ortadan kaldırılması gerektiği yönündeki ilkesel yaklaşımın “ahlakçılık” olarak damgalanması, fuhşun mutlaklaştırılmasıdır, dolayısıyla idealizmdir. Tarihsel olarak fuhuş sektörünü ortadan kaldırmayı hedeflemeyen, hatta kutsayan liberal yaklaşımın, sınıfları ve sömürüyü ortadan kaldırma mücadelesi karşısında herhangi bir meşruiyeti olamaz. Tarihsel çıkarları, tüm işçilik biçimleriyle birlikte sınıfları ortadan kaldırmaktan geçen işçi sınıfının bu misyonunu sınırlayan tüm yaklaşımlar, özünde gericidir.

Fuhşa itilmiş trans kadınların mevcut çalışma koşullarının iyileştirilmesini savunmak ile tarihsel olarak fuhşu ortaya çıkaran koşulları tasfiye etmek aynı programda yer alamaz. Komünist LGBT’lerin bu başlıkta siyaseten basınç uygulayabilecekleri kanal, trans kadınların eğitim ve istihdam süreçlerinden dışlanmalarına karşı durmak, eşitlik ve güvenceli iş talebini yükseltmek olacaktır. Böylece, “seks işçiliği” kavramı etrafında dönen tartışmaların bizi belirlemesine izin vermeden, liberal LGBT oluşumları ile bu başlıkta siyaseten ayrışabilir, kendi bağımsız siyasi çizgimizi oluşturabiliriz.

 

Ahlak başlığına yaklaşım

Çalışmanın LGBT hareketindeki liberal hegemonya karşı bağımsız duruşunu inşa ederken alternatif duruş sergilemesi gereken bir diğer başlık ahlak. Liberal LGBT oluşumlarının ahlak kavramına tarih ve sınıflar üstü bakan, her türlü ahlakı reddeden, “ahlaksızlık” vurgusunu öne çıkaran yaklaşımı ile hesaplaşılmalıdır. Burjuva ahlakı hem eşcinselleri, hem de kadınları ezmenin, heteroseksist ve cinsiyetçi toplumsal cinsiyet rejimi ayakta tutmanın, diğer taraftan toplumsal çürümeyi, tecavüzü, çocuk istismarını, cinselliğin metalaşmasını maskelemenin bir aracıdır. Komünist LGBT’ler bu bağlamda burjuva ahlakçılığının gerçek yüzünü teşhir etmeli, burjuva ahlakı yerine “ahlaksızlık” değil, yeni bir ahlakı savunmalıdır.

Solun geçmişte “devrimci” ahlak adı altında burjuva ahlakını, mevcut toplumsal cinsiyet kalıplarını, cinsiyete dayalı toplumsal rollerin yeniden ürettiği bir gerçek. Sol bu başlıkta da kolaya kaçmış, yeni bir ahlak anlayışı inşa etmektense, burjuva ahlakına eklemlenmeyi tercih etmiştir. Komünist LGBT’ler çalışması bu başlıkta cesur olmalı, Yeni İnsan’ın inşası sürecinin bütünlüklü ve çok boyutlu yapısını dikkate alarak incelikli bir siyaset üretmelidir.

 

“Devrimci” homofobi

Komünist LGBT’ler çalışmasının Parti tabanında doğru bir biçimde kavranmasını ve özümsenmesini sekteye uğratabilecek bir diğer tehlike, “devrimci” homofobidir. LGBT alanıyla ilgili her türlü siyasi çıkışı liberalizm ile yaftalayarak itibarsızlaştırmaya çalışan anlayış, LGBT alanını onların tekeline bırakarak aslında liberallerin hegemonyasını tahkim etmektedir. Sınıfsal bir LGBT çalışması mümkün ve gereklidir; LGBT alanında çalışma yapmanın kendiliğinden kimlikçilik üreteceği yönündeki görüş ise özcü ve tarih dışıdır.

Parti’de LGBT varlığının bilince çıkmasından önce yoldaşlar arasında görünen homofobinin, Komünist LGBT’ler çalışmasına uzanan mücadele sonucunda marjinalleşmesi, Parti tabanında kendisine hala yer bulabildiği gerçeğini değiştirmiyor. Homofobiyle mücadelenin yolu ise yoldaşlarımızla mücadele etmekten geçmiyor. Homofobiyi Parti hayatında “sıfırlamak” için yapılması gereken, Komünist LGBT’ler çalışmasının siyasi argümanlarını ve tezlerini tüm yoldaşlarımıza ulaştırmak ve özümsemelerini sağlamaktır.

 

Gökkuşağının Kızılı’nın birikimi ve çalışmanın geleceği

Sorunlu bir diğer başlık, Gökkuşağının Kızılı’nın yola nasıl devam edeceğidir. GK’nın “de facto” olarak, Parti’nin tanımlı kanallarının dışında yürüttüğü LGBT çalışması sınıfsal temelinden hiçbir zaman sapmamış, bu yönde içeriden ve dışarıdan gelen basınca direnmiştir. Bununla birlikte tanımlı bir çalışma olmayışı, GK’nın Parti’nin leninist yapısıyla uyumsuz bir öğe olmasına yol açmamakla birlikte, ürettiği siyasetin ve birikimin Parti’ye mal olmasını zorlaştırmıştır. Gelinen noktada bir LGBT çalışmasının bu tarz bir özerkliğe ihtiyacı kalmadığı gibi, Parti’nin yeniden inşa sürecinde buna yer de yoktur. GK’nın bundan sonraki işlevi, tanımlı çalışmamız olan Komünist LGBT’lerin önünü açacak merkezi bir planlamanın konusu olmalıdır.

Sınıfsal zeminden en ufak bir sapma göstermeden yıllarca bu alanda siyaset üreten Gökkuşağının Kızılı’nın yarattığı birikimi tanımlı bir Parti çalışmasına aktarmak, hala tamamlanmayı bekleyen bir görev olarak karşımızda durmaktadır. Komünist LGBT’ler çalışması, bu alan üzerine kafa yoracak, araştırma yapmaya hevesli, özgün yazılı üretimde bulunacak kadrolara ihtiyaç duymaktadır.

 

6.3. Sonuç yerine: Müdahale yolları ve önerileri

Sınıf mı, kimlik mi?

Komünist LGBT’ler çalışmasının önünde “Sınıf mı, kimlik mi?” gibi bir soru bulunmamalıdır. Çoğunluğu tam/yarı zamanlı işlerde güvencesiz çalışan veya işsizlikle boğuşan LGBT’ler, işçi sınıfımızın bir parçasıdır. Çalışma, kendisi için net olan bu gerçeği, LGBT hareketinin gündemine etkili bir biçimde sokmakla ve ideolojik bir yarılma yaratmakla yükümlüdür.

Ücretli emek sömürüsünün üretim sürecinde görünmez kılınması, diğer toplumsal kesimler gibi LGBT’lerin de örgütsüz olması, diğer taraftan LGBT’lere yönelik düşmanlığın ve saldırıların giderek artması nedeniyle, LGBT’lerde cinsel kimlik bilinci, büyük ölçüde sınıf bilincinin ötesindedir. Çalışmamız, cinsel kimlikler konusundaki uyanışı doğru yorumlamalı, bu dinamiği sınıf bilinci ile buluşturmanın araçlarını yaratmalıdır. Homofobinin, sınıfın birliğini parçalayıcı, ırkçılık ve gericilik gibi işçileri bölen karakteri vurgulanmalı, liberal LGBT oluşumlarının homofobiyi bireysel bir tutuma indirgeyen yaklaşımının ötesine geçilerek homofobinin ekonomi-politiği gözler önüne serilmelidir.

Bu bağlamda Komünist LGBT’ler katıldıkları eylem ve yürüyüşlerde, LGBT’lerde sınıf bilinci uyandırmaya yönelik olarak şu tarz dövizler taşımalıdır:

Eşcinseller de işçidir!
Eşcinsel işçiler örgütlü mücadeleye!
Homofobi böler, sosyalizm birleştirir!


 

Aydınlanmacılığa ve eşitliğe vurgu

İktidarın gündelik yaşamı dinsel dogmalara göre düzenleme, toplumu baskı altına alma ve insan ilişkilerini kısıtlamaya yönelik politikalarına duyulan tepkilerin militan ve kitlesel bir halk hareketine dönüşmüş hali olarak Haziran Direnişi, LGBT hareketi tarafından ilk günden sahiplenilmiş, LGBT görünürlüğü direnişin başat unsurlarından biri haline gelmiştir. Haziran Direnişi, ancak yeni bir aydınlanma dalgasının cinsel kimlikler üzerindeki kısıtlamaları ortadan kaldırabileceğini, LGBT’leri özgürleştirebileceğini göster-miştir.

Çalışmamız, LGBT dinamiğinin halk ayaklanmasıyla kaynaşmasında büyük rol oynayan aydınlanmacı ve eşitlikçi arayışlara hitap etmeli, liberal oluşumların dışavurumcu/kimlikçi tarzına karşılık gericilik karşıtlığına ve eşit yurttaşlığa vurgu yapmalıdır. Bu bağlamda, LGBT’lere gerçek laikliğin ve eşitliğin sosyalizmde mümkün olduğunu anlatmak boynumuzun borcudur.

 

Ertelemecilik ile aktivizm arasında sıkışmamak

Komünistlerin kimlik sorunlarına duyarsız oldukları, işçi hakları dışındaki meselelerle ilgilenmedikleri, ertelemeci oldukları yönündeki liberal mit doğru değildir. Doğru olan, iktidarın sınıf karakteri değişmeden de gerçekleşebilecek reformların kapsamının, o ülkedeki sınıf mücadelesinin gücüne ve etkisine bağlı olduğudur. Derin bir gericilik döneminden geçen Türkiye’de, farklı toplumsal kesimlerin en temel haklarını bile savunabilmelerinin yolu sosyalizm mücadelesinden geçiyor. Sosyalizmin LGBT’leri özgürleştirmesinin biricik teminatı, LGBT’lerin bugünden sosyalizm mücadelesinin bir parçası olmalarına bağlı.

Her kimlik temelli mücadelede olduğu gibi LGBT başlığında da eksik olmayan “acil” gün-demlerin bizi sıkıştırmasına, siyasetimizi geriye çekmesine izin veremeyiz. LGBT hareketine hâkim olan “aktivizm” kültürü siyaseti önemsizleştirmekte, solun hastalıkları arasında yer alan “acil gündemlerde koşulsuz bir araya gelme” alışkanlığını yeniden üretmektedir. Aktivizmi bir tür protestoculuğa indirgeyen, siyasetten soyutlayarak içeriğini boşaltan, diğer taraftan giderek bir kariyere dönüştüren anlayışla uzlaşamayız. “LGBT aktivisti” kartvizitinin komünist kimliğimizin, “acil gündemlerin” ise sosyalizm hedefimizin yerini alamaz.

Dinamik bir yapısı olan cinsel kimliği sınıfsal kimliği gölgede bırakacak ölçüde mutlaklaştıran, görünür olma cesaretini siyasi bir konumlanışla ikame eden, farklı sınıfların programları ile mesafesini LGBT’lerin taleplerine ne ölçüde yer verildiğine bakarak belirleyen, LGBT hareketi karşısında sosyalistlerin pozisyonunu koşulsuz desteğe indirgeyen ana akım LGBT aktivizmi bizlerden uzak olmalı.

 

İdeolojik mücadeleyi yükseltmek

Komünist LGBT’ler çalışması, sadece harekete egemen olan liberal ideolojinin hegemonyasını sarsmak için değil, aynı zamanda sınıfsal bir LGBT çalışmasının mümkün ve başarılı olabileceğini göstermek için çetin bir ideolojik mücadele vermek zorunda. LGBT hareketinin içinde komünist bir ekol yaratmak, kendi açtığımız boşluğu kendimiz doldurmak, bu başlıkta olabildiğince sabırlı olmak zorundayız.

LGBT hareketinde sıklıkla karşımıza çıkan “siyasetsizlik” dayatmasını, ancak güçlü bir ideolojik mücadele ile göğüsleyebiliriz. Gericiliğe açıktan tavır alamayan, LGBT’leri geleceksizliğe iten piyasa ekonomisine karşı alternatif öneremeyen, fon mekanizmasıyla göbekten bağlı oldukları emperyalist devletlerle ilişkileri bilinen liberal oluşumların etkili bir sınıf siyaseti karşısında komünistleri alt etmeleri düşünülemez.


KAVRAM SETİ

 

LGBT:

Lezbiyen, gey, biseksüel, trans, interseks ve her türlü cinsel çeşitliliği kapsayan kısaltma.


 

Cinsel yönelim:

Belli bir cinsiyetteki bireye karşı süregelen duygusal, romantik ve cinsel çekimi ifade eder. Yatakta hangi cinsten biriyle olmaktan hoşlandığınıza göre değişir. Kişinin kendi cinsiyetinden birine yönelmesi eşcinsellik, kişinin karşı cinsiyetten birine yönelmesi heteroseksüellik, kişinin her iki cinsiyete de yönelmesi biseksüelliktir. Biseksüeller her iki cinsten hoşlanabildikleri için hem eşcinseller hem de heteroseksüeller tarafından kararsızlıkla, doyumsuzlukla suçlanırlar (bifobi). Bunun gerçeklikle bir bağlantısı yoktur; yanlış bilgi ve önyargıdan kaynaklanır.

 

Cinsiyet kimliği:

Cinsel yönelimden farklı olarak, kendinizi hangi cinsten hissettiğiniz ile alakalıdır. Biyolojik olarak erkekseniz ancak kendinizi kadın olarak hissediyorsanız trans kadın, biyolojik olarak kadınsanız ancak kendinizi erkek olarak hissediyorsanız trans erkeksinizdir. Cinsiyet kimliği toplumsal cinsiyetten farklı olarak, bireyin ruhsal olarak kendini ait hissettiği cinsiyettir. Kişi kendisini kadın, erkek veya bunlar arasında bir cinsiyette hissedebilir. Cinsiyetin dışavurumu (cinsiyet ifadesi) davranışlar, giyinme tarzı, saç stili ve diğer bedensel özellikleri kapsar ve cinsiyetin dışavurumu cinsiyet kimliğine göre şekillenir.

 

Toplumsal cinsiyet:

Farklı kültürlerde, farklı coğrafyalarda ve farklı tarihsel zamanlarda kadınlara ve erkeklere toplumsal olarak yüklenen roller ve sorumluluklar bütününü ifade eder. Toplumsal cinsiyet, bireyin bedensel özelliklerinden ayrı olarak, yaşadığı toplumun ona yüklediği cinsiyettir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, bireyin kendini tanımladığı değil, toplumun bireyi tanımladığı cinsiyet olduğudur. Cinsiyet rolleriyle yakından ilgilidir. Toplumun kadın ve erkek tabirlerinden ne anladığı, kadın ve erkekten beklentileri, geleneksel anlamda kadın ve erkeğin nasıl davranması gerektiği, konuşma üslubu, giyilmesi gereken kıyafetler toplumsal vs. cinsiyet tanımına girer.

 

Homofobi/Transfobi:

Genel anlamıyla eşcinsellere ilişkin olumsuz duygu, tutum ve davranışlar olarak tanımlanır. Homofobi, kişisel bir korku ve irrasyonel bir inanç olmanın çok ötesinde kültür ve anlam sistemleriyle, kurumlar ve sosyal geleneklerle ilişkili olarak ele alınması gereken politik bir alanda oluşan, gruplar arası bir sürece işaret eder. Homofobi, daha bireysel (kişilik, benlik algısı, bilişsel yapılar vb.) süreçlerin de etkilediği, eşcinsellerin ve biseksüellerin bir dış grup olarak kavramsallaştırılması sonucunda oluşan ve belirli stereotiplerin eşlik ettiği bir gruplar arası ilişki ideolojisi olarak görülebilir. Homofobik ideoloji kendiliğinden kişisel bir özellik olarak değil, belirli bir sosyo-kültürel bağlam içinde oluşur. Kültürel ve bireysel koşullar ve süreçlere dayalı bütün köklerine rağmen pek çok sosyal psikolog, homofobinin ırkçılık ve seksizm (cinsiyetçilik) bağlantıları içinde anlaşılabileceğini düşünür. Homofobi bu anlamda seksizmin önemli bir uzantısıdır. Heteroseksüellikten farklı cinsel yönelimlere sahip insanlara karşı şiddet, erkekliğin, bir anlamda cinsiyetçi kullanımıyla “insanlığın korunması ve kontrolü” için bir mekanizma haline gelir. Transfobi ise translara yönelik önyargı ve nefreti anlatır. Biyolojik cinsiyetinden dolayı kendisinden beklenen seksüel ve toplumsal rollere uymayarak cinsiyet değiştirenlere karşı bir tür kaygı ve korku ifadesidir.

 

Heteroseksizm:

Heteroseksist toplumlarda üreme, cinsiyet, toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim, arasında şöyle bir nedensellik zinciri kurulur: Kadınlarla erkekler arasındaki üreme işleviyle bağlantılı bazı temel anatomik farklılıklar, cinsiyet olarak, dışlayıcı bir ikili karşıtlık biçiminde kategorize edilir. Bu dışlayıcı karşıtlık ekseninin iki yanındaki ortaklıklar ise bastırılır. Bu iki kategori arasında geçişkenlik arz eden ve aslında bir yelpaze oluşturan farklılıkların tümünün de bu kategorilere bölüştürülmesiyle, salt doğallıktan ibaret olan ama ayrıntılı bir biçimde işlenmiş iki cinsiyetli bir yapı elde edilir. Engels; Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni kitabında, “İlk iş bölümü, erkekle kadın arasında, döl verme bakımından yapılan iş bölümüdür” der ve ekler: “Tarihte kendini gösteren ilk sınıf çatışması, erkekle kadın arasındaki uzlaşmaz karşıtlığın karı-koca evliliği içindeki gelişmesiyle ve ilk sınıf baskısı da dişi cinsin erkek cins tarafından baskı altına alınmasıyla düşümdeştir.”

 

Heteronormativite:

Heteroseksüelliğin normal ve tek cinsel yönelim olarak görülmesi, toplumsal değerlerin, kuralların ve yaşam biçimlerinin herkes heteroseksüelmiş gibi kabul edilmesidir. İnsanların kadın ve erkek olarak ikiye ayrılmasını; cinsel ilişkilerin/evliliklerin sadece ve sadece karşı cinsiyetlere sahip kişiler arasında olabileceğini ve her cinsiyetin kendine has rolleri olduğunu iddia eden inançlar, düşünceler, normlar bütünüdür.

 

Dipnotlar

  1. Bu bölümün yazımında Dr. Emily J. Kirk’ün “Setting the agenda for Cuban sexuality: The role of the Cuba’s CENESEX” (Küba’da Cinselliğin Gündemini Belirlemek: CENESEX’in Rolü) başlıklı makalesinden ve kendisiyle yapılan röportajdan yararlanılmıştır.
  2. Sanatçı Gilbert Baker tarafından eşcinsel varoluşunu temsil edecek bir sembol olarak tasarlanan gökkuşağı bayrağı, dünyada ilk kez 1978 yılında San Francisco’da düzenlenen “Gey ve Lezbiyen Özgürlük Günü” yürüyüşünde taşındı. O gün bugündür LGBT yürüyüşlerinde gökkuşağı bayrakları taşınıyor.
Not ekle
Yükleniyor...
İptal
İşaret/Notlar
Yükleniyor...
İşaretle
Kapat
Okur Giriş

Parolanızı mı unuttunuz
×
Signup

Already have an account? Login
×
Kayıp Parola

×