Yeni Anayasa mı? Yeni Toplumsal İlişki ve Yapı mı?

AKP yönlendirmesindeki yeni anayasaya özel bir anlam ve önem yüklemek, bunu da toplumun gündeminde ön sıralarda tutmak saplantı haline getirildi. “Daha demokratik ve özgürlükçü bir anayasa” hedefinin başlangıç noktası ise “12 Eylül 1980 darbesi” ürünü 1982 Anayasası olarak gösteriliyor. Böylece, “en kötüden”, “en baskıcıdan” hareket edilerek yeni anayasanın meşru zemininin hazırlığının yapılması, toplumsal uzlaşmaya dayalı bir “rıza” yaratılması amaçlanıyor. Kalkış noktası “darbe anayasası” olunca, Meclis’teki muhalefet partileriyle birlikte liberallerin ve soyut demokrasi sevdalılarının desteği de kendiliğinden sağlanmış oluyor. Hem de “12 Eylül Anayasası’ndan kurtulmak için yeni anayasa girişimini bozan biz olamayalım” basit yaklaşımıyla…

Yeni anayasacılar, toplumsal ilişkilere anayasanın ürünü olarak bakıyorlar. Anayasanın, toplumsal ilişkilerce belirlendiği gizleniyor, söz konusu edilmiyor. Aksi halde, anayasaya özel bir önem yüklemenin ve soyut kavramlarla toplumu yönetme girişimlerinin anlamı kalmayacak. Anayasa ve hukuk1 için ilk görev de burada başlıyor: Gerçeğin üstündeki örtüyü kaldırmak ve “işitmek istemeyenden daha kötü sağır yoktur”2 sözcüklerini anımsatarak toplumun gerçek sesini duyurmak…

AKP ve yeni anayasa birlikteliğinin ortaya ne çıkaracağı ve doğacak olanın toplumun mevcut durumunu nasıl etkileyeceği tartışması bir yana, toplumun içinde bulunduğu ilişkilerin ve yönetim tarzının nasıl bir anayasa yaratacağına ve bu eylemin nasıl toplumsal rıza konusu yapılacağına en tipik örnek 1982 Anayasası; Anayasa’da yazılanların değil, onların kullanımının asıl olduğuna en tipik örnek de AKP iktidarıdır. 1982 Anayasası’nda farklı iktidarlar tarafından yapılan değişikliklerin hangi ilişkilerden ileri geldiği de bu tipik örnekleri besler. Bu besleme en yaygın ve etkili şekilde AKP döneminde görülür.

AKP’nin, hem kural koyuculuğu hem de uygulama ve denetimi kapsayan, uluslararası egemen güçlerin isteklerine de uyan hukuk ve anayasa anlayışı dört temel üzerine kuruludur: (i) İstediği zaman, istediği şekilde ve boyutta kurallarla oynamak; sınır tanımaz liberalizme, eş-dost kapitalizmine ve toplumu geriletici yaşam tarzına uygun kuralları getirmek. (ii) Tarihi kazanımlarla elde edilen haklar ve kurallarla birlikte, kendi değiştirdiği ya da koyduğu kurallarda çifte standart uygulamak; Anayasa hükümlerini istediği gibi kullanmak, kimi hükümlere gözlerini yummak, gözlerin yumulmasını sağlamak. (iii) Bu doğrultuda, Anayasa’nın yürürlükteki hükümlerini ihlal eden yasalar ve diğer hukuk belgelerini çıkarmak. (iv) Başta Anayasa Mahkemesi olmak üzere, denetleyici ve yorumlayıcı yargıyı da bu modele uyarlamak.

İşte yeni anayasaya adım, bu örneklerin karması bir modelle atılmaktadır. 1982 Anayasası örneği, toplumun geniş kesimini militarist baskı altında tutan egemen yönetim modelinde, kapitalist rejimde, anayasaya yüklenen işlevin görünümüydü. Anayasayı keyfi kullanma ya da hiç kullanmama örnekleri ise AKP tarzı “anayasanın anlamsızlığı”nın görünümleridir. AKP’nin yeni anayasa oyununun bozulması denklemi de anlamsızlığın anlamında yatmaktadır. AKP, hukuku ve anayasayı şekilden şekle sokma ve istediğini dayatma becerisiyle, sermayenin sınırsız taleplerini de yedeğine alarak, “gerici toplumsal ilişkiler” ve “Cumhuriyet kırıcılığı” özel görevleri için “düzensizlik içinde keyfiliğin” hukuk ve anayasa maskesi altında meşrulaştırıldığı “kendi rejimini” dayatmaktadır.

Önce birinci örneğe bakalım… 24 Ocak 1980’le başlayan, 12 Eylül 1980’le “amaca ulaşma” uğruna rayına oturtulan emperyalizmin neoliberal politikalarına uyum süreci, özellikle sıkıyönetim ve militarist baskı döneminden kurtulmaya yönelik olarak, cazibesi yüksek deyişle, “demokrasiye geçiş”i bekliyordu. 24 Ocak’tan 12 Eylül’e kadar, kendi deyişleriyle “demokratik olan” yönetimin yaptıkları, “faşist darbe” ile unutturulmuştu; militarist yönetimden kurtulmak adına yeniden demokrasiye ve sivil yönetime geçmek gerekiyordu. Bunun için ilk yapılması gereken, askıya alınan “1971 damgalı 1961 Anayasası” yerine yeni bir anayasaya sahip olmak ve bu anayasa üzerinden yürümekti. Ardından, seçimler yapılacak ve “demokrasi”ye geçilecekti. Böylece yeni anayasa saplantısına düşüldü. 1981-1982’de anayasayla yatıldı anayasayla kalkıldı; demokrasi rüyaları görüldü. Anayasa’nın içeriği gerilere atıldı.

12 Eylül belasından kurtulma rüyasıyla geniş kesimlerin umuduna dönüştürülen 1982 Anayasası, onun ilk ürünü olan ANAP iktidarı tarafından, iktidarın çıkarları doğrultusunda yapılan iki değişiklik dışında, 1991 yılındaki iktidar değişimine kadar ana yapısını korudu. 1991-2002 koalisyonlar dönemi bu ana yapı üzerinde oynandığı, Başlangıç Bölümü dahil kapsamlı değişikliklerin yapıldığı dönem oldu. Başta temel hak ve özgürlükler olmak üzere, yapılan değişikliklerde “Batı baskısı” hep hissedildi. Diğer deyişle, yapılan kimi değişikliklerde toplumsal baskı hissedilse de ağırlık hep burjuva/liberal demokrasi çizgisinde kaldı. 2002 yılı sonunda AKP iktidarına gelindiğinde ikisi ANAP, beşi koalisyon hükümetleri olmak üzere üzerinde yedi kez değişiklik yapılan bir anayasa vardı.

AKP, 1982 Anayasası’na en çok el atan iktidar oldu. 9,5 yıllık iktidar döneminde 14 el atma girişimi yapıldı. Bunlardan üçü dönemin Cumhurbaşkanı’ndan, biri de Anayasa Mahkemesi’nden geri döndü; 10’u ise yürürlükte… Bu değişikliklerden birincisinin, Recep Tayyip Erdoğan başkanlığındaki partiyi iktidar partisi yaptığı gözden uzak tutulmamalıdır. Tek başına bu örnek, Anayasa’nın hangi amaçlarla, hangi dayanaklarla nasıl değiştirilebildiğinin ve kullanılabileceğinin göstergesidir.

12 Eylül Anayasası’nı değiştirme savı, AKP’nin kendi anayasa değişikliklerine ve özellikle de 2010 Anayasa referandumuyla yapılan değişikliklere dokunma yasağı getirdiği göz önünde bulundurulduğunda da tam bir aldatmacadır. AKP’nin, 12 Eylül politikalarını pekiştiren anayasa değişikliklerine dokunmadan 12 Eylül’ün otoriter anayasası değiştirilmiş olmaz.

Kaldı ki, Türkiye’nin anayasa hareketleri ve tarihi de bize bu konuda önemli ipuçları vermektedir. Cumhuriyet öncesi döneminden bu günlere gelen süreçte anayasalar ve değişiklikleri, hep maddi temelin kağıda dökülen sözcükleri olarak yerlerini almışlardır.3

Anayasa Nasıl Kullanılıyor ya da Kullanılmıyor?

AKP dönemi, özellikle üçüncü genel seçimden sonra, Cumhuriyet’in tasfiyesine koşut olarak İkinci Cumhuriyet’i kalıcı kılma yolunda adımlarını hızlandırırken, toplumun ve devletin taşlarını yerinden oynatırken, hukuku araçsallaştırmaya fazlasıyla başvurmuştur. Başta, 2010 Anayasa değişiklikleri olmak üzere, çeşitli yasalar ve 2011 kanun hükmünde kararnameleriyle önemli değişikliklere imza atmıştır. Değişim ve dönüşümlerin yapılmadığı ya da yapılamadığı alanlarda ise iki yöntem devreye sokulmuştur. Birincisi, yoruma ve denetime el atılmasıdır. Yargı ve diğer denetim kurumları, yanlı/güdümlü yorum ve denetim için yeniden şekillendirilmiştir. İkincisi ise, yine başta Anayasa olmak üzere hukuk kurallarının ve ilkelerinin ihlali ya da ihmalidir. İhlal ya da ihmal, iktidar ve yanlıları lehine, farklı düşünenlerin aleyhine çalıştırılan bir yöntemler zinciri olarak yerleşmiş ve yaygınlaşmıştır. Çifte standart, çifte uygulama olarak da adlandırılabilecek bu yöntem, yürürlükteki Anayasa’nın kullanımında da kendini göstermektedir. Temel hak ve özgürlüklerin önündeki engelleri kaldırıp toplum içinde devleti, devlet içinde de iktidarı sınırlandırması gereken Anayasa, AKP döneminde toplumun ve özellikle de emeğin sınırlandırılmasına dönüştürülmüştür. Kural ya da uygulamalarla yaşama yansıtılan bu politikanın adı, piyasa düzeninin selameti ve çıkarı için kuralsızlıktır, keyfiliktir. Bu, günümüzün kuralsızlaştırıcı neoliberal politikalarıyla da uyumludur.

Birkaç örnek, Anayasa kullanımında durumun vahametini göstermeye yetecektir. Bu kullanım örnekleri aynı zamanda yeni anayasanın da emareleridir.

“Laik hukuk devleti”, Anayasa’nın değiştirilemez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez temel ilkeleri arasındadır. Aynı ilke, Anayasa Mahkemesi’nin iptal davalarında ve siyasi parti kapatma davalarında, Danıştay kararlarında açıklanmış ve tanımlanmış, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM) tarafından da onaylanmıştır. AKP’nin bu ilkeyi değiştirme amacıyla Anayasa’nın 10. ve 42. maddelerinde yaptığı değişiklikler, Anayasa’nın değiştirilemez maddelerini değiştirdiği gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi tarafından 2008 yılında iptal edilmiştir.4 Laiklik ilkesinin AKP tarafından ihlali, kapatma davasında da Anayasa Mahkemesi tarafından karar altına alınmış ve “Devlet yardımından yoksun bırakılma” yaptırımı ile partiyi cezalandırılma yoluna gidilmiştir.5 Ancak bu anayasal denetimlerin bugün için bir anlamı kalmamıştır. Anayasa hükümlerini istediği gibi kullanan ya da kullanmayan AKP iktidarı, Anayasa Mahkemesi kararlarını da yok saymıştır. Bu yok sayma, “kullanımın” Anayasa kurallarının önüne geçmesinin kanıtıdır. Anayasa’nın kullanımında “yorum teknikleri”nden fazlasıyla yararlanılarak yargıdan da destek alınmakta iken, Anayasa Mahkemesi kararının yok sayılması, Anayasa’yı yorumlamakla görevli anayasal kurumun yok sayılmasıdır. Nitekim 2008 yılından sonra gelişen bu fiili durumun Anayasa’ya yansıması da gecikmemiş, 2010 Anayasa değişiklikleri ile yargı üzerinde büyük bir operasyon yapılmış, 1982 Anayasası’nın görünüşte bağımsız, gerçekte bağımsız olmayan, ancak geçmişten gelen birikimiyle bağımsızlık savaşımı vermeye çabalayan yargısı, başta Anayasa Mahkemesi olmak üzere dönüştürülmüş, güdümlü hale getirilmiştir.6 Sonuçta, “demokratik ve laik Cumhuriyet” için 2008 kararlarıyla birlikte birçok karara imza atan Anayasa Mahkemesi, yeni yapısıyla, Anayasa kuralları değişmediği halde eğitimin dinsel baskı altına alınmasına ve laiklik ihlaline evet diyerek 4+4+4 olarak adlandırılan Eğitim Yasası’nı, 20.9.2012 günlü kararıyla Anayasa’ya aykırı bulmamıştır. Artık bu konuda anayasa değişikliğine de gerek kalmamıştır. Laiklik ihlali konusundaki suskunluğun, daha birçok hak ve özgürlük alanında da yaşandığı görülmektedir.

Avrupa’da burjuva/liberal anayasaların çoğunluğunun, maddeleri arasına aynen monte ederek ya da eki sayarak benimsedikleri İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi (İHAS) ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi hükümleri, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda da madde, gerekçe ya da dayanak olarak yer alırken, vitrindeki bu “temel hak ve özgürlüklerin” dikkate alınmadığı ve ihlal edildiği birçok alanda açık seçik görülmektedir. Bu vahim durum, İHAM kararlarıyla belgelenmekte ve Türkiye İHAS ihlallerinde birinci sırayı kaptırmamak için elinden gelen her şeyi yapmaktadır. Başvuruların ve ihlallerin boyutundan ve yaygınlığından yakınan İHAM baskısıyla 2010 Anayasa değişikleri sırasında, iç hukuk yolu olarak Anayasa Mahkemesi’ne “bireysel başvuru” kabul edilmiştir. Görünüşte, ihlalleri iç hukukta saptamak ve azaltmak; gerçekte ise iç hukuk yollarını uzatarak İHAM’a başvuruları azaltmak amacını güden bireysel başvuru hakkının, Türkiye’nin İHAS’daki “kara sayfalarını” rakamsal olarak azaltırken, fiili duruma nasıl katkıda bulunacağı uygulamaya bakılarak görülecektir. Ancak, Anayasa Mahkemesi’nin yeni yapısı ve özellikle de Anayasa’nın 90. maddesi karşısında 2004 yılından bu yana süren suskunluk göz önünde bulundurulduğunda, iyimser ve umutlu olmak için neredeyse hiç emare gözükmemektedir. Dolayısıyla, bireysel başvuru uygulamasında, tek tek olumlu örnekler yaşansa bile bütününde Türkiye’nin içinde bulunduğu döneme özgü bir hak ve özgürlük anlayışının onaylanması durumuyla karşılaşılacağı; bunun dışında yeni ve olumlu bir sürecin ortaya çıkmayacağını öngörmek, önyargılı bir beklenti olmayacaktır.

Türkiye’de temel hak ve özgürlüklerle ilgili yaşananlar ibret vericidir. Temel hak ve özgürlükler, Anayasa’da yazılan soyut sözcüklerin, yalnızca anayasa metinlerinde kalmasına ilişkin çarpıcı örnekler sunar. Anayasa’nın özgün 90. maddesinin son fıkrası, “usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir” diyerek uluslararası sözleşmelerin iç hukuktaki yerini gösterirken bu fıkraya 2004 yılında eklenen tümce, temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası sözleşmeleri, iç hukukta kanunların üstüne çıkarmıştır. AKP döneminde yapılan bu eklemeye göre, “usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas” alınacaktır. Anayasa, kimlerin ya da hangi kurum ya da kuruluşların sorumlu olduğunu göstermeyerek, herkesi bağlamıştır. Gelin görün ki, kendince yorum yapan kurum ya da kuruluşların ya açık olarak uygulamadığı ya da ihmal ettiği bir Anayasa hükmü, yalnızca sözcüklerle, 2004 yılından bugünlere sırça köşkünde kımıldamadan oturmaya devam etmektedir. Daha da dikkat çekici olanı, Türkiye’de o günlerden bu günlere temel hak ve özgürlük ihlallerinin artarak sürmekte oluşudur.7 Ne yazık ki bu konuda sessiz kalan kurumların başında, hiç susmaması gereken Anayasa Mahkemesi gelmektedir.8 Sekiz yıldır 90. maddeyi, diğer deyişle bir pozitif Anayasa hükmünü es geçen Anayasa Mahkemesi’nin9 mimarlığını yapacağı “bireysel başvuru” kurumu, her halde bu zaafı tüm damarlarında taşıyacaktır. Bireysel başvurunun zayıf karnı, uygulayıcısı olan Anayasa Mahkemesi’dir.

Anayasa hükümlerinin uygulama ve yorumlama farklılığı yalnız anayasal ilkelerde, temel hak ve özgürlüklerde değil, devletin örgütsel yapısında da yaşanmaktadır. Anayasalı devlet yönetimi, aynı zamanda anayasal denetim mekanizmalarının işletildiği devlet yapısıdır. Anayasal denetim kurumları ve yöntemleri fiili olarak anayasada yer alır. Bunlar, “ulus adına” yetki kullanan organlardır. Yürürlükteki Anayasa, “yasama” ve “yargı” organlarına “yürütme” üzerinde özgün denetim yetkileri vermiş, hatta yargı denetimini “yasama” faaliyetleri üzerine de yaymıştır. Anayasa’nın hükümlerine karşın, AKP’nin, önceki dönemlerde münferit olarak yaşanan sapmaları yaygınlaştırarak asli duruma getirdiği, anayasal denetim yollarını işlevsizleştirdiği, kimi durumlarda da yok saydığı görülmektedir. Bunu Anayasa ile oynayarak da yapabilmektedir. AKP’nin yönetimindeki yeni Cumhuriyet’in ana ayaklarından biri bu denetimsizliktir, yasama ve yargıyı “var” gibi gösterip işlevsiz kılmak, yürütmeyi egemenlik yetkisi kullanan “asli” organ durumuna getirmek, devletle özdeşleştirmektir. AKP’nin yeni anayasasının bu durumu yansıtacağı da açıktır. Yasama ve yargı denetimlerinin olmadığı ortamda, yine Anayasa’da birden çok kurum ve kuralla yer alan “toplumsal denetim”in gerçekleşmesi ise olanaksızdır. Kaldı ki, toplumsal denetim işletilmediği gibi, büyük baskı altında tutulmaktadır. Toplumsal denetim üzerinde oynanan büyük oyun ise örgütlerin yanlılaştırılması ve iktidar lehine “toplumsal rıza”nın araçları durumuna getirilmesidir. Bu aynı zamanda ve asıl olarak sınıfsal savaşımın kırılmasının da etkin yollarından biri olarak kullanılmaktadır.10

Anayasa’dan, olumsuz bir hükmün kaldırılması ya da değiştirilmesinin, o hükmün özüyle, Anayasa’daki deyişle “ruhuyla” yaşamasını engelleyemediğine ilişkin örnek ise Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM), Özel Yetkili Mahkemeler (ÖYM) ve Terörle Mücadele Mahkemeleri (TMM) zinciridir. 2004 yılında Anayasa’dan çıkartılan bu özelin özeli mahkemeler, devlet güvenliği ve terörle mücadele gerekçe gösterilerek hem de yetkileri artırılarak yaşatılmakla kalmamışlar, toplumun geniş kesimini etkileyecek güçte kullanılmışlardır; hukuksuzluğun sözde hukuksal kılıfı olmuşlardır. AKP’nin 1982 Anayasası’na karşıtlık savının geçersizliğinin dibe vurduğu önemli örneklerden biri olarak, çelişkiler yumağı içinde, ama buna aldırış etmeden, üstlerine de “özgürlük yargıçları” perdesi çekilerek işlevlerini yerine getirmektedirler.11

Bugün, yürütmenin ya da doğrudan başbakanın gücünü artıran, yürürlükteki anayasayı ve demokratik, lâik, sosyal hukuk devleti ilkelerini, temel hak ve özgürlükleri yok sayan birçok yasa (eğitim, sağlık, ceza, ceza usul, terörle mücadele, yargı kararlarını tanımama vb.) ve daha da önemlisi yönetsel ve yargısal uygulama, yeni anayasanın emarelerini fazlasıyla vermektedir. Terör ve terörle savaşım, yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın geniş kesiminde, emperyalizmin hegemonyasının sürdürülmesi amacına yönelik olarak kalıcı hale getirilirken, halkın -gözünün önünde yaşananları görerek- bu uğurda anayasal ve yasal hak ve güvencelerinden ödün vermeye hazır bekletilmesi de, toplumun hukukla baskı altında tutulmasının kabullendirilmesidir ve bu bağlamda yeni anayasanın geleceği yönlerinden önemli ipuçları vermektedir.

“Kanun önünde eşitlik” ilkesinin aslında maddi yaşamdaki eşitsizliği yansıtması bir yana, zoralıma dayanan “vergi” için Anayasa’da “mali güç” ve “adaletli ve dengeli dağılım” ilkeleri yazılı olduğu halde, bu ilkeler de Anayasa’nın satırları arasında kalmaktadır.

“Adil yargılanma hakkı”nın Anayasa’da yazılı olmasının da hiçbir anlam ifade etmediği, sürdürülen ve karar verilen birçok davada açık seçik görülmüştür. Değişmeyen anayasa kurallarına karşın, zamanın siyasetine göre değişen Anayasa Mahkemesi yorumları (örneğin kanun hükmünde kararnamelerin yetki kanunu, dine dayalı eğitim ve laiklik ilkesi) siyasetin ve çıkar gruplarının hukuku ve yargıyı şekillendirmesinin tipik AKP örnekleridir. AKP döneminin yeni Anayasa Mahkemesi, Mahkeme’nin birçok ilkesel kararı ile birlikte, Anayasa’daki “hukuk devleti” ve “güçler ayrılığı” ilkelerinin “Anayasa’nın yorumu ve uygulanmasında siyasal kadroların öznel değerlendirmelerini etkisiz bırakmak”12 amacıyla getirildiğini söyleyen kararını da unutmuş gözükmektedir.

Yaşananlar göstermektedir ki, asıl olan, “kaynaklık eden yasa” işlevi gören anayasanın, soyut sözcüklerle hatta iyi dille yazılması değil, ekonomi politiğidir. Tarihi süreç içinde özgürleşme ve demokratikleşme süreci, anayasalar yazdığı için değil, toplumsal güç ilişkileri bu hakları üst yapıya taşıdığı için başlamıştır.

Anayasa gibi, siyasal iktidar yönünden de bağlayıcı ve üstün olması gereken bir kurallar bütününü isterse kullanan isterse de kullanmayan, keyfiliği esas alan bir iktidarın yeni anayasası da her yönüyle döneminin özelliklerini yansıtacaktır.

Yeni Anayasanın Anlamı

Anayasa’nın anlamı ya da anlamsızlığı AKP döneminin uygulamaları ya da yarattığı fiili durumlarla ortaya çıkmaktadır. Bu ortaya çıkış, Anayasa’nın dilini de, hükümlerini de “hiç” yapan bir durumdur ve bir konuyu net olarak saptamaktadır: Asıl olan anayasada yazılanlar değil, toplumsal yaşam ve ilişkilerdir. Toplumun gerçeği, anayasada ne yazarsa yazsın egemen sınıfın toplum üzerinde kurduğu ilişki ağı ve baskı ile kendisini göstermektedir. Anayasa, kimi zaman bu ilişkinin gerekçesi kimi zaman da maskesi olarak kullanılmakta, duruma göre şekil değiştirmekte, baskının da dayanağı olabilmektedir.

AKP’nin 12 Eylül Anayasası’ndan hareketle başlattığı “yeni anayasa” söylem ve ön eylemi, egemen sınıfın ve iktidarın istek ve hedeflerini net olarak gösteren, her türlü baskı araçlarını meşrulaştıran, sınıf savaşımına katılanları ve eylemlerini ise kimi zaman frenleyip kimi zaman engelleyen önlemleri gündemine alan bir harekettir. “Mutlak zaferini ilan etmeye hevesli emperyalizmin dünyanın her köşesinde insanlığın tüm aydınlanmacı birikimini yok etmeye çalıştığı” ve AKP’nin de “hukuka da egemen olan yeni bir dinselleştirme” desteğiyle emperyalizme yandaşlık yaptığı dönemde, “Türkiye’deki anayasa tartışmalarının ve çalışmalarının bağlanacağı yerin ne türden bir ‘demokrasi’ ve ‘özgürlük’ olacağı” açıktır.13

Türkiye örneğinde de görüldüğü gibi, demokrasi ile anayasa arasındaki ilişkinin rüzgarı, anayasadan demokratik toplum düzenine değil, egemen yönetim tarzının konumuna göre değişen ağırlıkta olmak üzere, baskıcı toplum düzeninden anayasaya doğru esmektedir. Lenin’in, Marksizm ve anayasa bağlantısını kurarken söylediği, anayasaların yaratmayacağı yalnızca saptayacağı savı, aslında Türkiye’deki egemen sınıf ve anayasa ilişkisi için de geçerlidir.14

Tanilli, “emekçi iktidarın bütünlüğü”ne dayanan iktidar bütünlüğünden söz ederken, “işte anayasalar, iktisadi ve sosyal gelişmenin belli bir aşamasında bulunan bir toplumda, Marksist ilkelerin ne ölçüde uygulanabileceğini gösteren genel ve temel belgeler olarak görülmekte” diyerek15, Lenin’in sözünü, “her şeyi anayasadan uman”, anayasaya bir çeşit “mistik varlık” olarak bakan anlayışın gülünçlüğünü göstermesi bakımından da “hayli öğretici bir söz” olarak nitelendirmektedir.

Anayasa’nın “saptama” özelliği ile “kullanım” özelliği, birbiriyle çelişkili gibi gözükse de aslında birbirlerinin tamamlayıcılarıdır ve birbirlerini yenileme özelliğine sahiptirler. Egemen yaşam tarzının güdümündeki toplumsal ilişki anayasanın nasıl olacağını belirlemekte; aynı ilişki, kendisini saptayan anayasayı yetersiz görürse, olaya, mekana ve zamana göre, aynı anayasa kurallarını farklı kullanımlara tabi tutabilmekte ya da kullanmamaktadır. Bu fiili durum daha sonra da anayasanın hükümlerine yansımaktadır. Sonuçta, egemenliği uğruna hüküm koyan, değiştiren ve bunları uygulayan ile farklı uygulayan ya da uygulamayan aynı ekonomik ve siyasal güçtür. Egemen yaşam tarzı dışında kalanlara düşen görev ise “uymak”tır. Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü egemen sınıf ve ortakları için ihtiyari, ötekiler ve emekçiler için zorunludur. Kurulu Meclis’in yeni anayasa yapamayacak olmasının temel nedenlerinden biri, çoğunluk esasıyla egemen sınıfı temsil etmesi ve sınıfsal karşıtlığı perdelemesidir.

AKP’nin yeni anayasa hedefinin doğrudan 12 Eylül ürünü 1982 Anayasası üzerine kurulması, içerik, anlam ve öz dışında, semboller tarihinin öne çıkarılması, toplumsal gerçeklerin egemen yönetim tarafından saptırılması, daha açık deyişle yok sayılması amacına yöneliktir. Bu kurgu aynı zamanda, yeni anayasanın, asıl olarak da darbeden ve terörden arındırıldığı izlenimi yaratılan “dinsel motifli” yeni toplumun rızasını almanın etkin gerekçesi olarak da kullanılmaktadır. Aynı rızanın, darbeden ve militarist yönetimden kurtulma gerekçesiyle ve “zora dayalı” olarak 1982 Anayasası için % 91.37 gibi yüksek bir oyla alındığı unutulmamalıdır. Darbe günlerinin “yüksek oranlı rızası”, AKP günlerinin yeni anayasasına “rıza” için kopya olarak kullanılmaktadır.

Siyasal iktidar ve sömürü ilişkileri nasıl devleti şekillendiriyor ve toplumsal yaşam tarzını baskı altında tutuyorsa, kural koyucuyu, anayasa koyucuyu, hukuku ve anayasayı da buna koşut olarak yönlendirecek ve şekillendirecektir. Toplumsal yaşam tarzını değiştiren “daha dinsel olma” hedefi de bu şekillendirmeyi önemli derecede etkileyecektir. “Yeni anayasa” bu politika dışında kalmayacak, İkinci Cumhuriyet’in yeniden yapılandırmasının kağıda yansımasından başka bir şey olmayacaktır. “Birinci Cumhuriyet’e gereksinimi kalmayan” sermaye sınıfının16, birçok maddesi değiştirilmiş de olsa, 12 Eylül’ün Anayasası’na da gereksinimi kalmamıştır. Politikalarla, yasalarla, kanun hükmünde kararnamelerle ve uygulamalarla ortaya çıkan sermaye lehine dönüşümler, bu kez yeni anayasaya taşınacak, “sermaye birikimi” ve “siyasal birikim” ikilisinin rahat ve sorunsuz ilişki kuracağı bir yönetim ve yaşam tarzı anayasal güvenceye kavuşturulacaktır.

Uluslararası kapitalist işbölümünün gereklerini koşulsuz yerine getiren on yılık AKP iktidarının, yasama ve yargıyı güdümüne alması, başta emekçiler olmak üzere toplum üzerindeki baskısı ve topluma dayattığı yaşam tarzı geniş katılımlı bir yeni anayasa sürecinin yaşanmayacağını görmek için yeterlidir. “Hesaplaşma” üzerine kurulu yeni anayasa girişimi, 1982 Anayasası’nı hedef alırken görünüşte doğru bir zemine oturuyor gibi gözükmekle birlikte, bu hesaplaşmayı yapacak olanlar yönünden zemin kaymakta; kuzu “kurt”a teslim edilmektedir.

Bağımlı bir azgelişmiş kapitalizmin, emperyalizmin açık/örtük her türlü etkisi altındaki anayasa girişimi, toplum yararına olmaz, özgürlükçü ve eşitlikçi olmaz, bağımsız bir ulusun anayasası olmaz; yerel ve uluslararası sermaye iktidarlarına hizmette eksiği ve kusuru olmayan bir anayasa olur. Sermaye sınıfının egemenliğini koruma uğruna “olağanüstü” yetkilere onay vermede sakınca görmez; bu onayı kendisi vermese bile anayasal denetim organına verdirir.

Toplumda, disiplinlerin, ilişkilerin ve karşılıklı etkileşimin buluştuğu ortak zemin olarak nitelendirilebilecek anayasanın, her türlü baskıya karşı tanrı egemenliği yerine “insan aklının egemen kılınmasıyla” yapılan bir metin olması, koşulsuz kabul için yeterli değildir. Yapılmasında “kimin aklı”nın egemen olduğu önem kazanır. Anayasa, akıl ile soyut kuralın buluşması ile yetinmez, orada durmaz. Anayasanın yaşaması, “yaşatmasına” yani soyut kural ile birey ve toplumu buluşturmasına bağlıdır. Nasıl vesayet altındaki akıl17 toplum için anayasa çıkaramazsa, yaşatmayan, ezen anayasa da toplum için olmaz.

Kurulu Meclis tarafından, evrensel hukuk ilkelerine aykırı olarak çalışmaları başlayan yeni anayasanın, önemli karşı çıkış noktalarından biri de, kurulu meclise egemen olan AKP’nin yönlendirmesi altında, yani “teslimiyetçi parlamento” elinde şekillenecek olmasıdır.18 Hem ulusal/ uluslararası sermayenin ve emperyalizmin hem de dinsel, mezhepsel ve etnik vesayetin aracısı/ortağı olan AKP’nin anayasa sicili, bugüne kadar yaptığı anayasa değişiklikleri ve daha da önemlisi yürürlükteki Anayasa kurallarını istediği gibi uygulamada ya da uygulamamada gösterdiği beceri ile yazılmıştır. AKP’yi küreselleşmenin neoliberal aşamasının partisi olarak görmeyenlerin, en azından bu sicili görerek, ona ortak olmamaları, yeni anayasa oyununa gelmemeleri gerekir. Yeni anayasada uzlaşmanın, AKP’nin görüşlerinde uzlaşma anlamına geldiği de örnekleriyle ortadadır. AKP çoğunluklu yasama organının sözde demokratik yönteminin, hem yasa çıkarırken hem de Anayasa’yı değiştirirken, kamuoyunu kısmen bilgilendirme ve demokratik meşruiyet kılıfına sığınma dışında bir işe yaramadığı da örnekleriyle ortadadır. Demokrasi zaafları içinde bocalayarak uzlaşma tuzağına düşenler, demokrasiyle arasında “doku uyuşmazlığı” olan iktidarın ekmeğine yağ sürerken, kendilerine de zarar vermektedirler. Ancak en büyük zarar, demokrasi kullanılarak, sınıfsal savaşımın ve sınıf temelli siyasetin gölgelemesiyle verilmektedir.

Kurulu Meclis’in rolünü üstlenen AKP, yeni anayasa girişimiyle “kurucu meclis” rolünü de istemektedir. Bu yeni rol, kapitalizmin çıkarları ile “din referanslı toplumsal yaşam örgütlenmesi”ni19 bir araya getirme üzerine kuruludur. Kaldı ki, seçilmiş olmak, sınırlı sayıdaki egemen sınıf katmanlarını bir meclis içinde çoğunlukla temsil etmek, böyle bir meclise “kurucu”luk işlevini yükleyemez.

Sonuç Yerine

Türkiye’nin içinde bulunduğu ilişkiler ve Türkiye’ye biçilen rol göz önünde bulundurulduğunda, hedefin “yeni anayasa” olmadığı açıktır. Yeni anayasa, AKP’nin emperyalizm güdümündeki “hukuk oyunu”nun vitrine çıkarılmış görüntüsünden başka bir şey değildir; sanaldır. Tıpkı yürürlükteki Anayasa’nın, iktidar ve yandaşları ile iktidar karşıtlarına, kapitalist ile emekçiye farklı uygulanması gibi, toplumun geniş kesimi için sanal kalacaktır.

Özünde sermayenin çıkarlarını koruyan ve eşitsizliği meşrulaştıran bu hukuk oyunu, kapitalizmin, gerici yaşam biçimiyle de beslenmiş tarzına uygundur ve yerli yerinde oynanmaktadır. Artık, bırakalım hukuka uygunluğu, hukukun tartışılmasının geçerliliği iyice zayıflamıştır; kimi alanlarda kalmadığı bile söylenebilir. Böyle bir hukuk batağından yeni anayasa çıkmaz. Kaldı ki, yeni anayasa önerilerinin egemen siyasetten gelmesi ve girişim dümeninin başında da yine aynı gücün oturması, dışarıda kalanların ise edilgen kılınması yalnızca ve yalnızca egemene yarayacaktır. Bu aynı zamanda, Anayasa’da yazan, yeni anayasada da yazılacak olan “kanun önünde eşitlik” ilkesinin, aslında toplumdaki eşitsizliği tanımlayıp bir kez daha onaylanmasının da göstergesidir.

Kapitalizm, ekonomik sömürüye zarar gelmeden insan hak ve özgürlüklerini genişletmenin olanaklarına her zaman sahip değildir. Anayasalar çoğu durumda bu ikisi arasındaki gerilimi gizleyen bir ideolojik örtü işlevi görürler. Anayasanın kapitalist bir devlet için rolünü ayırt edebilmek için kapitalizmi bir üretim sistemi ama aynı zamanda bir yönetim sistemi olarak da değerlendirmek gerekir. Anayasaların temel bir işlevi de bu yönetim sisteminin temel kurumsallaşmasını ifade etmektir. Anayasalar, politik hukukun bir kategorisi olmakla toplumsal sınıfların mevcut güç ilişkilerini yansıtırlar, tahakkümü ama bunun yanında tavizi de kurumsallaştırırlar. Bu nedenle emekçi sınıfların müdahalesinin olmadığı yeni bir anayasa sürecinin de kapitalizmin gerekleri ile demokrasinin gerekleri arasında herhangi bir tereddüde düşülmeden yaşanacağı açıktır. Kapitalizmin kendisini demokrasi, hukuk devleti, insan hak ve özgürlükleri ile sınırlamasını beklemek arkaik liberal saplantıdır.”20

Toplumsal yaşam kapitalizmin ve emperyalizmin tekelinde değildir. Neoliberalizm kaynaklı 1982 Anayasası’ndan kurtulmak, aynı kaynaktan beslenen AKP’nin yeni anayasa tuzağına düşerek gerçekleşmez. “Emekçi halkın çıkarlarını merkeze koyan”, halkın ve ülkenin çıkarlarını öne çıkaran ekonomik ve toplumsal ilişkilerle gerçekleşir. Toplumsal gerçeklik, “kapitalist düzenleme”ye bağlı yeni anayasa yerine, bu anayasayı öneren egemen sınıfın yönettiği ve yönlendirdiği toplumsal ilişkileri değiştirmeyi hedefler, bireysel hak ve özgürlükler yerine toplumsal hak ve özgürlükleri hedefler. Değişen ekonomik, sosyal ve kültürel yapı kendi anayasasını da saptayacak ve sürece göre “toplumsal katılım anayasası”nı ve “toplumcu anayasa”yı ortaya çıkaracaktır.21

Toplumsal gerçeklik yok kabul edilerek, çoğunluk gücüne bağlanan “yeni anayasa” çalışmaları da “her üretim tarzının kendi hukuksal ilişkilerini, yönetim biçimini yaratması” kapsamında görülmelidir. Türkiye’nin siyasal ve anayasal geçmişi, “yeni anayasa” yolculuğunun ekonomi politiğinin ipuçlarını vermektedir. Üzerine, AKP tarzı sermaye birikimi ve siyasal örgütlenmesi eklendiğinde, artık, İkinci Cumhuriyet’in sürekliliğini sağlayacak yeni bir anayasadan söz etmek gerekecektir. Diğer deyişle, “tasfiye edilmiş bir rejim”den söz ediliyorsa, yeni anayasa da bu tasfiye üzerine kurulacaktır. Buna, AKP’nin “kuruculuk” görevinin kağıda yansıması, anayasayla saptanması da denilebilir. Sermayenin gücü ile “parti, devlet ve hukuk” arasındaki bağlantı bu sürecin de belirleyicisi olacaktır.

Nasıl, devlet, “topluma dışarıdan dayatılmış bir güç” değil de toplumun ve ekonominin “belli bir aşamadaki ürünü” ise, anayasa ve hukuk da aynı durumdadır.

Ekonomik sistem, tüm aygıtları, ağırlığı, genişlemesi ve baskısıyla toplumsal ilişkileri elinde tutarken, çözüm “anayasa ve hukuk” olamaz. AKP başlıklı bu dönemde, sırf eskisinden kurtulmak için yeni anayasaya gidiş, duraksamaya düşülmeden karşı çıkılacak bir yolculuktur. Yeni anayasanın, “toplumdaki uzlaşmaz karşıtlığı” ve sermayenin karşı çıkmadığı gerici yaşam tarzını dışa vurması kaçınılmazdır. Ancak dünyaya anayasayla bakılamayacak olsa bile, bu tarihi dersten farklı bir yaşam için sınıfsal bakışın ipuçlarının yakalanması gerektiği; kurulu düzene karşı, bu düzenin kuralları içinde savaşım verilmesinden kaynaklanan sorunlar göz önüne alındığında da, sınıfsal bakışın ipuçlarının yakalanmasıyla yetinilmemesi gerektiği açıktır. Üretim ilişkilerinde ve toplumsal ilişkilerde maddi dönüşüm olmaksızın, kurulu meclis ve yönetimdeki siyasal iktidarla yapılacak her yeni anayasa, bağımlı kapitalist ilişkilerin yeniden üretimini ve kurulu düzenin çemberi içindeki küçük oyunlarını yansıtacaktır. Diğer deyişle, egemen siyaset, toplumun gereksinmeleri değil, iktidarının örgütlenmesi ve güçlenerek devamı için anayasa yapacak, bu anayasaya kendisi dışındaki katkıları da ya reddedecek ya da eriterek adına demokrasi denilen oyuna ortak edecektir. Bunun anlamı, sermaye sınıfının, savaşımını “sömürünün siyasal, ideolojik ve maddi koşullarını sürekli kılarak ya da yeniden üreterek” sürdürmek22 için tüm baskı araçlarını ve ideolojik araçları sınırsız şekilde kullanmasıdır.

Sözde 12 Eylül baskı Anayasası’nı ortadan kaldırmak isteyenlerin, yeni anayasa girişimini, eşitliğin, adaletin, özgürlüğün, laikliğin, demokrasinin, hukukun, adil yargılanma hakkının toplumun geniş kesimleri için yok edildiği bir zaman dilimi sonunda dile getirmesi ve çalışmalara başlaması “akıla” da aykırıdır. Zaten, bu adımdaki temel amaçlardan biri de, mistik ve gerici yaşam tarzını öne çıkarıp, soyut sözcüklerle umutları beslerken, aklı gölgelemek; somut sorun ve karşıtlıkları, gerçekleri ustaca saklayarak 12 Eylül Anayasası’nın 2010’lu yıllardaki “allı pullu kopyasını” yapabilmektir. Siyasete, devlete, hukuka ve yaşama yapılan keskin el atmalar, yeni anayasanın oyalama amaçlı kullanılabileceğini de göstermektedir.

Sınırsız sömürü ve baskı ortamında, bırakalım “kurulu meclis”in yeni anayasa yapmasını, “kurucu meclis” dahi toplum için çözüm olamayacaktır. Toplumu emperyalizmin istekleri doğrultusunda değiştirme projesi, “engelsiz sermaye-aracı devlet-kul hakkı” karışımı bir anayasayı istediği gibi “allayıp pullayacak”, ezilen sınıflar için hak aramaya ve çözüme izin vermeyecektir. Farklı bir anayasanın, farklı üretim ilişkileri ve farklı toplumsal yaşam için sınıfsal bakıştan, direnişten, ama bununla yetinilmeyerek, bunu aşarak, savaşımdan ve kazanımdan geçerek oluşacağı açıktır. Kapitalist sistemin “erdemli anayasa koyucusu”ndan iyi anayasa beklemek, herhalde ezilenlerin en son değil, hiç beslememeleri gereken umut olmalıdır. Kurulu düzenin temelleri olduğu gibi kalırken, bu temel üzerine, kendi deyişleriyle, “yeni, demokratik, özgürlükçü” bir anayasa oturtulması, bu anayasayı ancak ve ancak kurulu düzenin güçlü anayasası yapar; olsa olsa kurulu düzenin gücünün sağlamlaştırılmasına yarar. Kurulu düzenin, sahiplerine karşın değiştirilmesi/dönüştürülmesi yönünde adımlar atılmadıkça, baskı ve sömürü altında bunalmış, ezilmiş, horlanmış, köleleştirilmiş, gericilik batağına itilmiş halk çoğunluğu, yeni anayasada da aradığını bulamaz.

Hedefleri belli yeni bir soyut anayasa girişimini yumuşatma ya da kimi maddeleri üzerinde pazarlığa oturma yerine, bu girişim AKP’nin ve paranın sınırsız egemenliğinin tıkanma alanlarından biri olarak değerlendirilmeli ve AKP’ye karşı çevrilmelidir. Sınıfsal savaşım temelinde biçimlendirilemeyen, eşitleştirmeyi ve özgürleştirmeyi ihmal eden soyut bir hak ve özgürlük savaşımı, sermayenin gölgesi altında kalmaya devam eder.

Sınıfsal savaşımda emekçiler ve toplum, soyut demokrasi ve özgürlük söylemleriyle sınıf gerçeğinin üstünü örten ve emekçileri “evcilleştiren” sermaye sınıfının anayasasını yenileme girişimine değil; kendi hak savaşımlarına ve iktidarına, toplumsal ilişkilerin emekçiler lehine dönüştürülmesine ve yeni topluma yönelmelidir. Üretim ilişkileri ile zaman-mekan bağlantılarına bütünsel bakan sınıf temelli yaklaşımın, kitleleri arkasına aldığı zaman toplumsal ilişkileri dönüştürmesi hiç de uzak bir olasılık olmayacaktır.

Dipnotlar

  1.  Anayasa, bir üstün hukuk metni olarak hukuk şemsiyesinin altında yer almakla birlikte, bu çalışmada “anayasa ve hukuk” sözcüklerinin birlikte kullanıldığı anlatımlar da görülecektir. Bu tür birlikte kullanımda amaç, anayasanın bir hukuk belgesi olması yanında ağırlıklı olarak “siyaset belgesi” olduğunun da anımsatılmasıdır.
  2.  V.İ. Lenin, Devlet ve İhtilal, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, Dokuzuncu Baskı, 2003, s.63. 
  3.  Ali Rıza Aydın, “Yeni Anayasa Tartışmaları ve Yaşam”, Aratos Dergisi, Sayı 52, Temmuz-Ağustos 2012, Tarsus, Sayfa 14-17. Burada, anayasayı istediği şekilde yazıp kurucu unsur olarak topluma dayatan ve istediği zaman değişiklikler yapan burjuva/liberal dünya görüşü ile anayasayı toplumun yapısının değiştirilmesi yoluyla toplumda ulaşılan aşamayı saptayan belge olarak gören sosyalist dünya görüşü arasındaki ayrımı, yani görünürdeki benzerlik ile gerçekteki ayrımı anımsatmak gerekir. Görünürdeki benzerlik, her ikisinde de anayasanın toplumsal ilişkiler yönünden yaratıcı olmadığı, var olan ilişkiler yapısını belgelediğidir. Gerçekteki ayrım ise, birinci görüş, anayasanın üstünlüğünü toplum ve özellikle de emekçiler üzerinde baskı aracı olarak kullanırken, ikinci görüş anayasanın üstünlüğünü değil toplumdaki ulaşılan aşamayı esas alır, ezilen ve sömürülenin olmadığı bir toplum için teknik ve maddi temelleri hazırladıktan sonra bunu belgeye geçirir. Üstün olan belge değil, eşitlik-adalet-özgürlük diyalektiğinde, üretim ilişkilerinin, birey ve toplumun ulaştığı aşamadır. Marksist deyişle, birinci görüşte hukuk ve anayasa, “fiili eşitsizliği onaylayan” kurallardır. İkinci görüşe göre, hukuk ve anayasa, “ekonomik durum ve ona karşılık düşen uygarlık derecesinden hiçbir zaman daha yüksek olamaz”.
  4.  AYMK., 5.6.2008 günlü, E.2008/16, K.2008/116.
  5.  AYMK., 30.7.2008 günlü, E.2008/1 (SPK), K.2008/2.
  6.  2010’dan önce, Türkiye’deki yargı bağımsızlığı konusunda eleştiriler yönelten Avrupa Birliği ve Avrupalı meslek örgütlerinin, Anayasa değişikliklerinden sonra sessizliğe bürünmeleri ve bunu “demokratik yöntemle anayasa değişikliğine” bağlamaları, “yapı”ya bakmayan yaklaşımın göstergesidir. Egemen sistemin, olaya, zamana ve mekana göre kurum ve kurallarla istediği gibi oynayacağının bir kez daha kanıtlanmasıdır: “Kapitalizmin çıkarlarını korumada ve ona hizmette kusur olmamalıdır, buna kural koyuculuk ve yargılama da dahildir”. Egemen çıkar ilişkileri ile “yürütme organını” özdeşleştirip, “yasama” ve “yargı”yı bunun dışında ve masum tutmaya çalışan; anayasayı, “yapı” dışında “kutsal” gösteren “demokrasi yandaşları”nın yanıldığı yer de burasıdır.
  7.  Herkesin gözü önünde yaşanan bu ihlaller, İHAM Türkiye ihlal kararlarında da artan oranda görülmektedir.
  8.  Bu konuda ilk değerlendirmeyi yapan raportörler arasında olmamız, kaygımızın artırmasında hatırı sayılı bir göstergedir. Şahnaz Gerek ve Ali Rıza Aydın, “Anayasa’nın 90. Maddesi Değişikliği Karşısında Yasaların Geleceği ve Anayasal Denetim”, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Sayı:55, Kasım/Aralık 2004, s.226-238.
  9.  Anayasa Mahkemesi tarafından karara bağlanmamış bu konuda, Mahkeme Başkanı Haşim Kılıç’ın; “Anayasa’nın 90. maddesine eklenen bu hükümle, kanunların anayasa yanında insan haklarına ilişkin uluslararası andlaşmalara uygunluğunu denetleme ve bu denetim neticesinde aykırılık tespit edilen kanunları iptal etme gibi bir yetki Anayasa Mahkemesi’ne tanınmamıştır. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi’nin 90. maddenin son fıkrasına aykırılıktan dolayı kanunların iptaline karar vermesi de mümkün değildir” şeklinde görüş bildirmesi ilginçtir.
  10.  Örgütlenmeyi sınıfsal savaşımdan uzaklaştırmanın en etkin yolu, örgütleri dinsel, mezhepsel, etnik ya da milliyetçi başlıklar altına yerleştirmek olmuştur.
  11.  Burada “savaşım” önem kazanıyor. “Egemenler, terörizme karşı savaş politikasını gerekçe göstererek, devleti, onun içinde etkin denetim aracı olan yargıyı ve hukuku, baskı aracına dönüştürüp silah olarak kullanırken, sözde demokratik hukuk devletini kendilerine perde yapıyorlar. Karşı savaşımın, egemenin strateji ve kurumlarıyla yapılması, iyi niyeti, intihar etmiş bir demokrasi anlayışı içinde demokrasi saflığına düşürüyor ve egemenin işine yarıyor.” “Terörle Politikasının Saklı Yüzü ve Özgürlük Yargıçları” yazımız; http://haber.sol.org.tr/yazarlar/ali-riza-aydin/teror-politikasinin-sakli-yuzu-ve-ozgurluk-yargiclari-57839
  12.  AYMK., 13.6.1985 günlü, E.1984/14, K.1985/7.
  13.  H. Murat Yurttaş, “Anayasa neye yarar?”, http://adaletvesosyalizm.org/articles/24.
  14.  “Anayasalar yaratmaz, yalnızca saptar” deyişini Lenin’den aktaran, Server Tanilli, Devlet ve Demokrasi, Cem Yayınevi, İstanbul, 1993, 7. Bası, s.117.
  15.  A.g.e. s.116.
  16.  Kemal Okuyan, http://mlam.tkp.org.tr/makaleler/cumhuriyet-neden-yenildi-kemal-okuyan.
  17.  Vesayet altındaki aklın tipik önerilerinden biri, “sermayenin sınırsız tahakkümü”nü anayasal güvence altına almak; diğeri “kul hakkı”nı anayasaya yerleştirilmek olarak örneklenebilir. Aynı akılda “özgürlük”, sınırsız-koşulsuz sermaye birikimi, sınırsız mülkiyet olarak tanımlanır.
  18.  Teslimiyetçi parlamentonun % 10 barajlı temsil oranını, tartışmaya açmaya bile gerek yoktur. Kaldı ki, toplumun anayasasının, “çoğunluk” gerekçesine dayandırılması zaten kabul edilemez. Parlamentoya, masum baksak bile, oraya girildiği zaman, “çoğunluk” esasından kurtulmak olanaksızdır.
  19.  Metin Özuğurlu, AÜ SBF KAYAUM Kanun Hükmünde Kararname Çalıştayı tartışma bölümü, 19-20 Mayıs 2012, Ankara.
  20.  İlker Kılıç, “Anayasa’nın Ekonomi Politiği”, 12. Sosyal Bilimler Kongresi 48. Oturum Sunuş Özeti, 16 Aralık 2011, Ankara. http://www.tsbd.org.tr/12kitap.pdf.
  21.  “Toplumcu anayasa”, Türkiye Komünist Partisi’nin hazırladığı anayasa tasarısına da adını veren ve sosyalist devleti saptayan anayasadır. (http://www.tkp.org.tr/toplumcu-bir-anayasa-icin-41). “Toplumsal katılım anayasası” sözcükleri, TKP’nin yeni anayasa çalışmalarına yanıt olarak TBMM’ye gönderdiği mektupta da sözü edilen, (http://www.tkp.org.tr/basin-aciklamalari/tkp-den-tbmm-ye-yeni-anayasa-mektubu-1673) “sosyalist bir anayasanın hazırlanacağı devrimci koşulların yaratılması için mücadele” sürecinde gereksinme duyulacak, emekçi merkezli, hakları sınırsız koruyan, özgürlük-eşitlik diyalektiğini savunan ve koruyan bir anayasa için tarafımızca kullanılmıştır.
  22.  Louis Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, Birikim Yayınları, İstanbul, 1978, s. 100.
Not ekle
Yükleniyor...
İptal
İşaret/Notlar
Yükleniyor...
İşaretle
Kapat
Okur Giriş

Parolanızı mı unuttunuz
×
Signup

Already have an account? Login
×
Kayıp Parola

×