Cumhuriyet Dönüşürken: AKP Emekçileri Nasıl Tutabildi?

Birinci Cumhuriyet ikincisine dönüşürken, piyasalaşma saldırısı ile emek düşmanı uygulamalarda ayağın gazdan hiç çekilmediği yıllarda işçi sınıfı cephesinde neredeyse hiçbir kımıldanma yaşanmadı. Sürecin sınıf düşmanı özellikleri ile ciddi bir karşıtlık yaratan bu durumun nedenleri üzerine çok şey söylenebileceği açık.  


Açıklamaların içinde en kolayı, bu yıllarda hükümet olan ve başat özne olarak AKP'nin Türkiye'de bir dönemi nihayetlendiren bu süreci örerken, büyük bir siyasi beceri örneği sergilediği ve geniş emekçi kesimler içerisinde “örgütlenerek” büyük bir toplumsal destek sağladığı olacaktır. Bu açıklama doğru yönler taşımakla birlikte, bir düzen partisi olarak AKP'nin yetenek ve gücünü gereğinden fazla önemsemektedir. 


Oysa asıl odaklanılması gereken, merkezinde emekçi sınıfların durduğu toplumsal dokunun neredeyse bir bütün olarak sürece razı edilmesi ya da kuşatılmasını kolaylaştıran koşullar olmalıdır.  
2001 Krizi'nin ardından yoğunlaştırılan yeni liberal saldırı süreci, aynı zamanda ve zorunlu olarak Türkiye'de devletin dönüşüm süreci idi. Bu dönemde, toplumsal açıdan devletin işlevleri dönüşürken, oluşan ekonomik konjonktür, işçi sınıfı açısından bir "refah yanılsaması" yarattı. AKP'nin başarısı ise bu yanılsamayı kuvvetlendiren politik ve ideolojik girdilerde bulunması oldu. 

Yani sınıfın belli bölmeleri açısından yoksulluk ve yoksunluk gerçek bir veri olsa bile genişleyen tüketim olanakları, kredi büyümesi, vb. etkilerle, bir yandan yoksulluk ve yoksunluğun geçici olduğuna ikna edilirlerken, bir yandan da orta sınıf idelojisinin nesnel ve iktisadi açıdan alıcısı olmaya daha elverişli duruma geldiler. 


İşçi sınıfının çok küçük bölmesini örgütleyebilmiş olan sendikaların sınıfın geniş kesimlerine bu dönemde sürecin emek düşmanı yönünü deşifre edebilecek ideolojik etki potansiyeli ise yıllar öncesinde ortadan kaldırılmış bulunuyordu. İşçi sınıfında “orta sınıflaşma” olgusu hızla karşılık bulurken, özellikle hizmet ve kamu sektöründe çalışanların “gelecek beklentileri”ni bir kurucu parti olarak AKP'nin ve yeni saltanatın çeperlerine yerleşmek ile ilişkilendirildiği görüldü.

 

Aynı dönemde, yeni liberal dönüşümler çerçevesinde değişen sosyal politikalar, dinselleşme ve önemi giderek artan tarikatlarla rezonansa girdi. Biat ve sadaka kültürü, "geleceksiz" kesimlerin ya da en diptekilerin tutulmasında temel bir işlev gördü. Yeni liberal dönüşümler sonucu "Devlet"in çıktığı alanlara AKP ve tarikat örgütlenmeleri; yok edilen hakların yerine ise yardım ağları yerleştirildi. 

AKP'nin, cumhuriyeti dönüştürürken elde ettiği toplumsal meşruiyeti ve yarattığı yeni rıza mekanizmalarını, bu koşul ve süreçler üzerinde bina ettiğini ve bu açıdan ülkemizde 12 Eylül Darbesi ile açılan dönemde sermaye sınıfının bazı hedef ve iddialarının gerçekleşmesindeki gecikmeyi de ortadan kaldırdığını söyleyebiliriz. Darbe ile AKP'nin imza attığı dönüşümler arasındaki tarihsel bağ, birikim krizindeki kapitalizmin 20. yüzyılın son çeyreğinde başlattığı yeni liberal saldırıların ülkemizdeki karşılıkları ile örülmüştür. 

“Serbest Ekonomi, Güçlü Devlet” 

Bir özetle başlayalım. 1970’li yıllarla birlikte kapitalizmin genel bunalımına verilen yanıt, finansallaşma ve finans sermayesinin az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler başta olmak üzere dünyada serbestçe dolaşmasının koşullarının yaratılması oldu. Finans sermayesinin, yapısal, kurumsal ve yasal hiçbir engelle karşılaşmaksızın tüm dünyada serbest bir şekilde dolaşabilmesi,  krize bir yanıt olmanın yanısıra sonraki yıllarda kurulan finansal mimarinin de başlıca unsuru haline geldi. 

Finans sermayesinin, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere giriş ve çıkışları ise birer mülksüzleştirme ve yabancılaştırma operasyonu olarak yaşandı. Özelleştirmeler ve bu tür ülkelerde yaşanan/yaratılan finansal krizler, söz konusu operasyonlara uygun bir zemin yarattı. Kapitalizmin yeni liberal politikalarla örülen bu yeni döneminde, yaşananlar “dönüşüm, reform ve küreselleşme” gibi tanımlamalarla kaçınılmaz süreçler olarak dayatılmıştır. 

Aynı dönemde, özellikle çevre ülke ekonomilerinin serbestleştirilmesi vasıtasıyla, “dünya ekonomisi ile entegrasyon” hakim söylem haline getirildi. Yaşanan serbestleştirmenin dünya ekonomisini tehdit edebilecek kimi istikrarsızlıklar yaratma potansiyeli ise IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlara biçilen misyonla dengelenmeye çalışılmıştır. IMF, ekonomilerindeki bağımlı yapı ve yaşanan krizler nedeniyle dış kaynağa ihtiyaç duyan ülkeleri denetleme rolüne soyundu. Aynı kurumlar tarafından Yapısal Uyum Programlarının dayatılması ise aynı rolün bir başka boyutunu oluşturdu. 

Kapitalizmin kırk yıla yaklaşan bu bunalım sürecinin, süregiden ekonomik ve toplumsal dengeleri değiştiren, bununla birlikte siyasi istikrarı bozan etkilerinin olması kaçınılmazdı. Türkiye'de yeni liberal saldırılar 24 Ocak Kararları ve ardından bu kararların karşılığını yaratmak üzere gerçekleştirilen 12 Eylül Darbesi ile başlamıştır. 1989 yılında sermaye hareketlerinin serbest bırakılması ile yeni liberal politikalarda gaza basılırken, 1990'lar boyunca yaşanan siyasi ve ekonomik istikrarsızlıklar, sürecin tamamlanmasını geciktirmiştir.  

2001 Krizi, aynı politikaların düzen siyasetinin açmazları ile zamana yayılmasını engelleyen faktör olmuş ve Kemal Derviş reformları ile piyasalaşma yönünde yeni bir atılım yaşanmıştır. Bu açıdan dünyada yaşanan finansal serbestleşmenin iktisadi, siyasi ve toplumsal karşılıklarının asıl olarak bu krizin sonrasında görünür hale geldiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Bankacılık sisteminin neredeyse yeni baştan oluşturulduğu aynı dönemde, bir yandan “emek piyasası” da yeni liberal çerçevede yeniden düzenlenmeye başlandı, 2003 yılında kanunlaştırılan 4857 Sayılı İş Yasası ile esnekleşme ve atipik çalışma biçimlerine yasal zemin hazırlandı.  

Anlaşılacağı üzere 2001 Krizi, Türkiye burjuvazisi açısından düzen siyasetindeki istikrarsızlık yaratan geleneksel açmazların çözüleceği ve emeğe saldırı politikalarında yeni bir hamleye zemin hazırlayacak bir fırsat penceresi yaratmıştır. 

Aynı dönemin dünya ekonomisi açısından koşulları ise Türkiye için krizin ardından hızlı büyümeye hemen geçilmesini sağlayacak bir genişleme sürecine işaret etti. Dünya ekonomisi ile bütünleşme temelinde ve 2001 Krizi sonrası kesintisiz sürdürülen ve oranlarıyla övünç konusu yapılan büyümenin, çok da Türkiye'ye mahsus bir gelişme olmadığı, dünya ekonomisinin son yıllarda yaşadığı yüksek büyümeye imkân veren likidite bolluğu ile ilgili olduğu; bu “mucizevi büyüme”yi, Türkiye'den başka ülkelerin, hem de daha yüksek oranlarda yaşadığı ise biliniyordu.1 Benzer şekilde, özelleştirme talanı ile doğrudan yabancı sermaye girişlerinde rekor artışlar, dış borç yükümlülüğün artması ve sermaye piyasasına sıcak para girişi ile ekonomide çarkların dış kaynaklara dayalı olarak döndüğü süreçte, emperyalizmin ve emperyalist işbölümünde 2000'li yıllarda Türkiye'ye düşen rollerin hiçbir dahlinin olmadığını düşünmek ise safdillik olacaktır. 

Bu koşulların 1998 yılından itibaren IMF ile “Yakın İzleme Anlaşması” imzalayarak bir “dezenflasyon programı” uygulamaya başlayan Türkiye'de, iktisadi krizin ve yeni liberal saldırıların toplumsal etkilerini geciktiren ve bu noktada toplumsal algının manipüle edilmesini sağlayacak bir konjonktür yarattığı ortadadır. Ancak bu durumun, IMF destekli Yapısal Uyum Programlarının yarattığı tahribatı ortadan kaldırmadığının da altı çizilmelidir: 

“Yapısal Uyum Programlarına ve yeni liberal istikrar programlarına bilinçsizce teslim olan ülkelerde işsizlik ve yoksulluk tırmanırken, aşırı derecede pompalanan tüketimcilik ve bireycilikten ötürü geleneksel dokular da tahrip oluyor… Tüketimi canlandırmak üzere kitlelere pompalanan aşırı bireycilik ve tüketimcilik ideolojisi, geleneksel değerleri ve bağları çözüp, dayanışmacı ilişkileri tasfiye ettiğinden, bu ülkelerde ağırlaşan ekonomik koşullara bir de kültürel ve moral çöküş ekleniyor.”2


2001 Krizi'nin ardından, Türkiye'de de çeşitli dayanışma biçimlerinin krizlerin yol açtığı tahribatla bütünüyle tasfiye olacağı ve Latin Amerika tipi yoksullukla karşı karşıya kalınabileceği  eksenli tartışmalar hatırlanacaktır. Ülkemizde tasfiye olan mekanizmalar yerine ne konduğu tartışmalıdır. Gericileşme ve “biat kültürü”nün gelişmesi ise tek açıklayıcı faktör değildir. 

AKP'li yıllarda yoksulluğun mutlak ve göreli olarak arttığı bir gerçek iken, sonuçları ilk elden siyasi iktidara fatura edilebilecek bir toplumsal tepkinin ortaya çıkmaması ve hatta aksine AKP'nin toplum nezdinde meşruiyetinin artması tek başına, yüzde 99'u müslüman bir ülkede bu partinin dinci söylemiyle artan siyasi becerisi ve bu becerisiyle “muktedir” hale gelmesine bağlanmamalıdır.  

Asıl yanıt, Türkiye'nin yaşadığı dönüşümün dinamiklerinde gizlidir. Yeni liberal devlet anlayışı, AKP'nin siyasal stratejisi açısından kazandığı ideolojik işlev ile devlet merkezli ancak anti-devletçi bakış açısını güçlendirmesi bakımından son derece uyumlu idi. Böylece Türkiye'de düzen siyasetinde liberalizm ile İslamiyet ya da dinsellik arasında uzun yıllar sonra ideolojik ahenk, AKP'nin “hizmet üreten siyasetsizleştirilmiş devlet” söylemi ve pratiğiyle sağlanmış oldu. Aynı dönemde, siyasal tartışma eksenlerinin Kemalist/liberal, laik/demokrat, devletçi-seçkinler/muhafazakar-çevre vb. kavramlarla oluşturulmasına özen gösterilirken3, Türkiye'nin geçirdiği dönüşümün sınıfsal özü, bu anlamıyla sınıfsal çelişkilerin büründüğü yeni biçim ve sürecin emperyalizmle bağları gözlerden kaçırılıyordu.  

AKP'nin yeni liberal dönüşüm sürecinde üstlendiği rolün özgün yönlerine vurgu yapılması ise söz konusu dönüşümün Türkiye'ye özgü yanlarının keşfedilmesi ile sonuçlanıyordu. AKP'nin yeni liberal saldırıların geniş emekçi kesimler için yıkım anlamına gelen sonuçlarının yarattığı meşruiyet sorununu, faşizan uygulamalarla ve dinselleşme ile yaratılan yeni dayanışma ağlarının etkisiyle çözmeye çalışması siyasal bir beceriye değil zorunluluğa işaret ediyordu. Sürecin Türkiye'ye özgü yönlerine “Otoriter popülizm”, “Muhafazakar popülizm” türü kavramsallaştırmalar ile dikkat çekilmesi de, piyasalaşma, işbirlikçilik ve gericileşme ile şekillenen dönüşümün, aksine hiç de özgün yönler barındırmadığını gösteriyordu.  

Söz konusu kavram setlerinin, yeni liberal dalganın ilk vurduğu gelişmiş kapitalist ülkelerde düzen siyasetinin referanslarının değişmesi, devletin işlevindeki değişim ve sınıfın kuşatılması açısından tesis edilen yeni hegemonyayı anlamak için kullanıldığı biliniyor. Örneğin İngiltere'de Demir Leydi Margaret Thatcher, ülke siyasetinde muhafazakar gelenekle İşçi Partisi'nin temsil ettiği sosyal demokrasi arasındaki dengeyi kökünden değiştirerek, her iki siyasi geleneğin aktığı yatakları yeni liberal dönemin ihtiyaçları doğrultusunda şekillendirmeyi başarmıştı. Sınıfa saldırı politikalarıyla ekonomi serbestleştirilirken, düzen siyasetinin meşruiyet krizini çözmek için devlet erki konsolide ediliyor ve “güçlü devlet” yaratılıyordu.4 

Başbakan Tayyip Erdoğan'ın, yeni liberal dalganın iki kritik siyasi aktörü Margaret Thatcher ve Ronald Reagan'ın, Türkiye muadili Turgut Özal'ı geleneklerinin önemli bir parçası sayması bu açıdan şaşırtıcı değil. Özal yeni liberal dönüşüm sürecini 12 Eylül Darbesi'nin koltuk değnekliği sayesinde başlatırken, 1990'lı yıllarda siyasi istikrarsızlık ile küllenen dönüşümde yeni ve son hamle için ise 2001 Krizi'nin yarattığı gibi iktisadi, siyasi ve toplumsal bir yıkım gerekmişti. 

Dolayısıyla, AKP'nin piyasacı ve gerici icraatları açısından oluşan elverişli koşulların, aynı anda işçi sınıfının kuşatılmasını ve hareketsiz bırakılmasını sağlayacak iktisadi ve toplumsal bir dizi mekanizmayı da olgunlaştırdığı ortadadır: 

– Piyasala ş ma sürecinde, hedefi ilk elden orta sınıflar olan tüketimcili ğ in ve bireyselleşmenin emekçi kesimler üzerindeki ideolojik kapsayıcılığı, bankacılık sektörü reformunun kolaylaştırdığı yeni borçlanma araçları ile birlikte hızlı bir şekilde artırılabilmiştir. Aynı anda nüfusun geniş bölmeleri için hem yoksullaşma hem de tüketim olanaklarının yaratıldığı bir piyasa oluşmuştur. 

– İşçi sınıfının hareketsizliği ve merkezinde sendikaların durduğu i ş çi hareketinin pasifleştirildiği koşullar için AKP'nin; 12 Eylül Darbesi'ne, darbenin sermayenin çıkarına “ulvi” amaçlarını hayata geçirmeyi hedefleyen sonraki hükümetlere ve 1990'lı yılların başında “kendiliğinden” yükselen sınıf hareketinin önünü kesme ehliyetini ve vizesini kapan sendikal bürokrasiye çok şey borçlu olduğu bir kez daha görülmüştür. Ancak, yeni liberal dönemde işçi sınıfının yapısındaki nitel değişimin ve çalışma koşullarındaki dönüşümün, sınıfı bölen, örgütsüzleştiren ve işçileri yalnızlaştıran yönünün altı çizilmeli, sendikal hareketin öznel bir dizi zaafının yanısıra böyle bir nesnel zorlukla da karşı karşıya olduğu bilinmelidir. 

– Piyasa ile baş başa kalan emekçi kesimler, 2001 Krizi sonrasında hayata geçirilen reformlarla daha da yoksullaşırken, tasfiye olan geleneksel dayanışma mekanizmalarını yerini merkezinde sosyal yardımların durduğu ve devlet/valilikler, belediyeler ile tarikatların kurduğu yeni dayanışma ağlarına bırakmıştır. Geniş işsiz kesimlere, sayıları her geçen gün artan her an işsiz kalma tehdidi altında bulunan güvencesiz ve düzensiz çalışan büyük bir nüfus bölmesi de eklenince, bu yardımlardan ve dinselleşmenin meşruluk kazandırdığı yeni dayanışma ağlarının hedef kitlesi katlanmıştır. Piyasalaşmanın yozlaştırıcı etkisine, işsizliğin, işsiz kalma riskinin ve yardıma muhtaç yaşamanın kişiliksizleştirici etkisi eşlik etmiştir. 

Yoksullaştırırken “Artan” Tüketim Olanakları 

AKP'nin ilk hükümet döneminde, Türkiye ekonomisi dünyadaki likidite bolluğunun etkisiyle çektiği sıcak para sayesinde tempolu bir büyüme dönemi yaşadı. 2008 yılında durma noktasına yaklaşan büyüme, 2009'da eksiye döndü. Ardından tekrar büyümeye geçildi. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın “teğet geçtiği”ni iddia ettiği 2008 Krizi'nin etkisi dışında büyüyen Türkiye ekonomisinde hiç kesintiye uğramayan süreç işin nihai tüketiciler boyutundaydı. Bu yıllarda işsizlik artar ve yoksullaşma yaşanırken reforma tabi tutulmuş bankacılık sektörünün de yardımıyla bireysel borçlanma kolaylaştırılmış ve bu sayede tüketme olanakları sürekli kılınmıştı. 

AKP hükümetleri, Türkiye'yi bir gerici piyasa cumhuriyetine dönüştürme uğraşında toplumsal meşruiyet sağlamak adına, bu sürecin ekonomide yarattığı riskleri görmezden gelmeyi tercih etti. 

“Herkesin ayağını yorganına göre uzatması gerekiyor. Türk hanehalkının yüzde 45'i her ay ortalama kazandığından daha fazlasını harcıyor. Tüketici kredileri geçen sene 43 milyar lira arttı, bu yıl BDDK'nın en son rakamına baktım Kasım'ın 14'ü rapor tarihi, bugüne kadar bir 43 milyar lira daha artmış ve daha yıl da bitmedi. Halkımız henüz kazanmadığını çok ciddi şekilde harcıyor. Neden? Geleceğe güveniyor, ülkedeki istikrara güveniyor. Güven ortamının sonucu bu. Ama yine de hesaplı kitaplı gitmekte fayda var…” (Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, 17.11.2011) 

Başbakan Yardımcısı Ali Babacan'ın bu uyarıyı yapmak için 17 Kasım 2011 tarihini beklemesinin nedenlerine ayrıca işaret edeceğiz. Halkın kazandığından daha fazlasını, geleceğe güvendiği için mi yoksa ailesini geçindirmek için başka bir yolu olmadığı için mi harcadığını ise tartışmaya herhalde gerek bulunmuyor. Keza, TÜİK Hanehalkı Bütçe Anketi'nin 2010 yılı verilerine göre tasarruf edemeyen yani kazandığından daha fazlasını harcamak zorunda kalan kesimler, gelire göre sıralı yüzde 10'luk hanehalkı grupları içerisinde en az kazanan ilk 5 grupta yoğunlaşıyor. Bu noktada, Babacan'ın belirttiği “güven”, gelirinin giderek düşeceğini ve işinin riskte olduğunu bilen çalışanlar açısından olsa olsa borçlanabilme koşullarının sürmesinin talep edilmesiyle ilgili olabilir. 

Öte yandan, yeni liberal saldırıların yeni bir aşamaya sıçrayarak tamamlandığı AKP'li yıllarda dayatılan bu “borçlandırma” süreci, gelişmiş kapitalist merkezlerde “refah devleti”nin dönüşümü sırasında yaşanmıştı.  

“Toplumsal ilişkilerin sıkı parasal kontrol temelinde içerilmesi, yaşam standartları kötüleştirilerek ve böylece toplumsal ilişkilere borçlanma dayatılarak kredinin garantiye alınmasını gerektirir. (…) Bir başka deyişle ‘piyasa cumhuriyeti’ ‘borçlanma cumhuriyetine’ dönüşür. Sistemi bir arada tutan şey borçlanmanın dayatılmasıdır.”5

Yeni Sağ'ın yükseldiği 1980'li yıllarda kredi genişlemesine dayalı büyüme süreci yaşanırken, borçlandırmanın hem emperyalist işbölümünde ülkeler arası yeni bağımlılık ilişkilerini hem de tek tek ülkelerde sınıfsal ilişkilerini dönüştürerek yarattığı toplumsal etki dikkat çekiciydi. 

“Sınıf ilişkilerinin çözülmesi, patlamadan kaynaklanan getirilere, işçi sınıfını destekleyen kamu harcamaları üzerindeki sıkı denetime, yasa ve düzenin dayatılmasına, özel mülkiyetin özendirilmesine ve kişisel borç almanın desteklenmesine dayanıyordu. Sınıf mücadelesinin kredidestekli bir patlama ile pasifleştirilmesi ve devletin kemer sıkma politikası birlikte yürüdü. Kredi destekli ücret ilişkisinin dayatılmasının görünür yüzü, insanları kendi çıkarları için çalıştırmanın ve toplumsal ilişkilerin yoksulluk temelinde denetlenmesinin bir aracı olarak refah devletinin kullanılmasıydı.”6

Gelişmiş kapitalist merkezlerde 1980'lerde parasalcı ekonomi politikaları ile kredi genişlemesi ve borçlanma ile sermaye birikiminde yaşanan sorunlar ertelenmeye çalışılırken, aynı sürecin toplumsal ilişkilere yansıyan sonuçları ekonomideki tüm “ajanların” borçlandırılması ile ilgiliydi. ABD'de, 1975 yılında tüketici borçlarının toplam harcanabilir gelire oranı yüzde 62 iken 2005'e gelindiğinde aynı oran yüzde 127,2'ye yükseldi. Aynı ülkede, gelir dağılımı göz önüne alındığında ise hanehalkı borçlanmasının yıllık geliri 25 bin dolardan az kesimlerde daha fazla biriktiği görülüyordu.7

Bu süreç Türkiye'de önemli bir gecikmeyle yaşandı ve sürecin toplumsal etkileri AKP'li yıllarda gözlenmeye başladı. Türkiye'de hanehalkı borçlanması ile ilgili Başbakan Yardımcısı Ali Babacan'ın işaret ettiği verilerin, bankacılık sistemi ile ilgili karşılığı tüketici kredilerinin ve kredi kartı kullanımının seyri ile izlenebilir. 

2000 yılında yüzde 4 düzeyinde bulunan tüketici kredileri ve kredi kartlarının GSYİH'e oranı, kriz yıllarında yüzde 2'nin altına düştükten sonra, AKP iktidarı yıllarında düzenli bir artışla 2010 yılında yüzde 15,4 seviyesine kadar yükseldi. 

 

Bankacılık sisteminin verdiği toplam krediler içerisinde tüketici kredileri ve kredi kartlarının büyüklüğü 2001 Krizi öncesi yüzde 20-23 düzeyinden bugün yüzde 35-38 aralığına oturdu. 2008 Krizi ile birlikte iç talepte görülen yavaşlama yaşanmasaydı, bu oranın yüzde 40'ların üzerine çıkması muhtemeldi. Bankalar açısından riski diğer kredilere göre daha düşük olan bu kredi kalemi, iç borçlanma faizlerinin göreli olarak düştüğü ve buna bağlı olarak devleti fonlamanın 2001 Krizi öncesine göre getirisinin daha az olduğu dönemde oldukça kârlıydı. 

2001 Krizi öncesi Türkiye'de bankalar ve bankalar aracılığıyla sermaye, devlet iç borçlanma senetlerine (DİBS) yönelmiş, yüksek faiz oranlarından yararlanarak yüksek kâr elde etme imkanına sahip olmuştu. Bu durum sermayeye doğrudan kaynak aktarma mekanizmasını bu şekilde kuran hükümetlerin net bir tercihiydi ve sermaye hareketlerinin serbest bırakıldığı 1989'dan sonra sıcak paraya dayalı büyüme döneminde oluşan yüksek faiz ortamının ürünüydü. 

 

Grafikte görüldüğü üzere, 2001 Krizi'ne doğru devlete yüksek faizle borç vermeyi sermaye adına ana faaliyet stratejisi haline getirmiş olan bankacılık sisteminin ellerinde tuttukları DİBS hacmi verdikleri kredilerin hacminin üzerine çıkmıştır.  Özellikle 2004 yılından sonra ise bu durum tersine dönmüş, bankacılık sisteminin dağıttığı toplam (ticari ve tüketici) kredilerin DİBS'lere oranı yükselmiştir. Söz konusu kredi artışında yine tüketici kredileri ile kredi kartlarındaki büyümenin önemli bir etkisi olmuştur. 

Bir genelleme yapmam mümkün hale geliyor. 2001 Krizi'nden sonra “rehabilite edilen” bankacılık sisteminin, 2001 Krizi'ne kadar tefecilik yaparak devleti soyduğu ve temel kazancını devlete borç vererek elde ettiği; buna karşılık AKP'li yıllarda temel kazancını asıl piyasa faaliyetleri yani mevduat ve kredilerle sağladığı görülüyor. AKP'li yıllarda ülkemizde nüfusun daha geniş kesimi bankacılık sistemiyle tanışmış, başta ihtiyaç kredileri ve kredi kartları olmak üzere bankacılık hizmetleri yaygınlaşmış ve devletin sırtından semirmiş bankacılık sektörü artık işçisi, çiftçisi, emeklisi, genci halkın tasarruf ve harcamalarına (tüketimine) odaklı bir strateji benimsemiştir. 

Sabit bir kazancı olan emekçi kesimleri, hanehalkı gelir-harcama dengesini yitirmesine neden olarak bankacılık sistemine bağımlı hale getiren bu oyundan AKP, sermaye ve bankalar son derece memnundular. Gelirinin daha ötesini harcama olanağı elde ettiği için ise kısa vadede emekçiler de rahatsız olamazdı. 

Emekçilerin kazanmadığı ücretini ipotek altına sokan bu oyunun, hem ekonomik konjonktür ve bankacılık sistemi hem de hanehalklarının cari ve gelecek bütçelerindeki gelir/geri ödeme dengesi açısından bir sonu olacağı belliydi. Bu noktada, ilk sinyaller çok öncesinde gelmesine karşın ilk adım, yüksek cari açık ve iç talebin kısılması ihtiyacı tartışmalarına bağlı olarak 2011 Haziran ayında atıldı. 
 

 

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK), seçimlerin hemen ardından 16 Haziran 2011'de aldığı karar ile bankaların taşıt ve konut kredisi dışındaki tüketici kredileri için genel karşılık oranlarını artırılmasını ve bankaların kredi kartı alacaklarının risk ağırlığına tabi tutulmasını kararlaştırdı. Kararın gerekçesinde yer alan yukarıdaki grafik, tüketici kredileri, kredi kartı borç bakiyesi, finansman şirketleri kredileri, bireysel finansal kiralama borçları ndan oluşan hanehalkı yükümlülüklerinin, dolaşımdaki parayı da içeren hanehalkı varlıklarına oranının özellikle son üç yılda hızlı bir şekilde artışını ortaya koyuyor. 

Bu karar ile bankalar, söz konusu kredilerin kullandırılması açısından artan maliyetleri doğrudan halka yansıttığından, tüketici kredileri ve kredi kartı kullanımında kısmi bir yavaşlama görüldü. Özerk bir kurum olduğu iddia edilen BDDK'nın tüketici kredilerini ve kredi kartı kullanımını sınırlandıracak bu kararı, tüketici ve ihtiyaç kredilerinin Nisan 2011'de bir yıl öncesine göre yüzde 52 oranında arttığı yani ikiye katladığı görülmüş olmasına karşın seçim sonrasına ertelemesinin nedeni gayet açık.  

Özellikle 2008 Krizi'nin ardından Türkiye'de iç talepte yavaşlama yaşanmış olsa bile tüketici kredileri ve kredi kartı kullanımının göreli olarak artması AKP hükümetini rahatsız etmedi, aksine hükümet bu durumun krizin işçi sınıfından başlayarak olumsuz etkilerinin ertelenmesini sağlayacak etkisinden de yararlanmıştı.  

İşçi sınıfı hareketinin uzun süredir uykuda olduğu bir dönemin ertesinde iktidar olan AKP'nin işini kolaylaştıran bu iktisadi temel, bir yandan “orta sınıfı” yeniden tanımlanmasına yol açarken, daha alt kesimlerin ise “orta sınıflaşma” ile açıklanabilecek yeni ve katmerli bir ideolojik kuşatma altına alınabilmesine imkan verdi. 

“…Maddi üretimi silikleştiren, orta sınıfı yeniden ve yeniden üretmenin yanı sıra “orta sınıftan olma” yanılsamasını da toplumun alt kesimlerine yayabilen günümüz kapitalizmi ortaya daha farklı bir tablo çıkarmaktadır. Bu “farklı” tablonun başat özelliği şöyle özetlenebilir: Üretim süreci içindeki konumun ve özel sömürü biçiminin sonucu olması gereken bilinç, tercih ve yönelim, ancak sınıfın topluca hareketlendiği uğraklarda ortaya çıkabilmektedir; bu uğraklar dışında sınıf, orta sınıfa ait değerlerin, tutum ve davranışların, giderek ideolojik motiflerin paylaşıcısı olmaktan öteye geçememektedir. “8

Çulhaoğlu, işçi sınıfının toplu bir canlılık, hareketlilik ve mücadele içinde olmadığı dönemlerde “üretim süreci içindeki konumunun” orta sınıfa özgü eğilim ve yönelimlerin alıcısı ve kabullenicisi olmasını engelleyemediğini vurgulamaktadır. Bu noktada, AKP'li yıllarda işçi sınıfının nesnel konumunu ve niteliklerini belirleyen özellikler ile sınıfı hareketsiz bırakan koşullar açısından ortaya çıkan resim üzerinde durmak gerekiyor. 

Yeni Liberal Dönüşüm ve İşçiye Sendikal Kuşatma 

12 Eylül 1980 Darbesi ile açılan yeni liberal saldırı dönemi, iktisadi yönden 2001 Krizi'nin hemen ertesinde Kemal Derviş reformları ileri bir aşamaya taşınmış, izleyen yıllarda bu saldırıların toplumsal meşruiyetini örmeyi başaran AKP hükümetleri de  Türkiye'yi bütünüyle başkalaştırmak adına süreci yönetmiştir. Aynı dönemin son on yılının işçi sınıfı cephesinde mutlak sessizlikle karşılanmasının nesnel, sendikal düzlemde ise öznel nedenleri olduğu bilinmektedir. 

Öncelikle, söz konusu dönemin üretim süreçlerini ciddi ölçüde değiştiren, işçi sınıfının koşullarını ve niteliğini farklılaştıran nesnelliğine ilişkin birkaç noktayı vurgulayalım. 
Üretim süreçlerinin dönüşümü, sermayenin maliyetlerini minimize etme ve kârlılığını artırma ekseninde gerçekleştirilirken, üretimin kendisi de aynı amaç doğrultusunda parçalanarak, esnek üretim organizasyon biçimleri ağırlık kazanmıştır. 

Esnek uzmanlaşma modellerinin ve taşeronlaşma uygulamalarının yaygınlaşması, yalnızca üretimin parçalanması ve üretim süreçlerinin çeşitlenmesini değil, işçilerin de üretimdeki konumlarının değişmesine ve daha küçük üretim birimlerinde birbirlerinden kopuk bir şekilde çalışmalarına yol açmıştır. Üretimin esnekleşmesi ve parçalanması, istihdam biçimlerinin de çeşitlenmesine neden olmuştur. 

İşçiler, kadrolu-kadrosuz, sigortalı-sigortasız, kamu-özel, güvenceli-güvencesiz, tam zamanlı-yarı zamanlı, daimi-geçici, sendikalı-sendikasız, vasıflı-vasıfsız, mavi yakalıbeyaz yakalı ayrımları daha belirginleşmiştir. Yeni üretim biçimlerinde, işçilerin cinsiyet, etnisite, yaş gibi farklı özellikleri ise işgücü maliyetlerinin düşürülmesinin bir aracı haline getirilmiştir. 

Temel hedef işgücü maliyetlerinin düşürülmesi olunca, emeğin de örgütsüzleştirilmesi gerekmiştir. Aynı dönemde, sermaye açısından işsiz nüfusun artması bir tercih sebebi olmaktan çıkmış  zorunluluk haline gelmiştir. İşsizlik, hem istihdam edilen işçilerin ve sendikaların patrona karşı her türlü pazarlık gücünü azaltarak işçilik maliyetlerinin düşmesine neden olmakta hem de işçilere kendilerine dayatılan her şartta çalışmaları için bir tehdit olarak kullanılmaktadır.  

İşsizliğin gerçek rakamlarla yüzde 20'leri aştığı, çalışanların giderek güvencesizleştirildiği ve sınıfın nesnel açıdan parçalandığı ülkemizde de; 12 Eylül Darbesi'nden bu yana yaşanan her ekonomik kriz, sınıfa yeni bir saldırı dalgası yaratmış ve işçi sınıfı içerisinde düzensiz çalışan, zaman zaman işsiz kalan çalışanların sayısını önemli ölçüde arttırmıştır. Öte yandan, işçi sınıfının içerisinde çalışma hayatı boyunca farklı nitelikte ve özellikte işlerde çalışanların sayısı da artmaktadır. Bu nedenle, sınıfın bir bölmesi açısından işçi sınıfı içerisindeki farklı istihdam biçimlerinin işçilere kazandırdığı farklı kimlikler arasındaki ayrım giderek silikleşmektedir.  

Bugün, işsizlik ve mutlak yoksullaşma işçi sınıfının on yıl öncesine göre daha büyük bir bölümünü doğrudan ilgilendirmektedir. Bu tehdit altındaki nüfusa dönük sosyal koruma uygulamaları ve sosyal yardım ağlarının kişiliksizleştirici etkisi artmaktadır. Aynı anda, sınıfın bütününde ideolojik açıdan “orta sınıflaşma” yaşanmaktadır. 

Bu tabloda, Türkiye'de sınıfın temel örgütü olan sendikaların zayıflaması ve sendikalaşma oranının yüzde 5'ler düzeyine gerilemesi oldukça doğaldır. Fakat sendikalar, örgütsüz kesimler ya da daha genelde tüm toplum üzerindeki ideolojik etkileri ve buna bağlı olarak sınıfı kontrol etme potansiyelleri nedeniyle düzen tarafından önemsenmektedir. 

Öncelikle bir saptama yapmak gerekiyor: AKP, Türkiye'yi gerici bir piyasa cumhuriyetine dönüştürürken eli en fazla sendikal alanda rahattı. Sendikalar AKP'li yıllarda, sadece sınıfın örgütlü kesimlerini kontrol altında tutmak değil, dönüşümden orta vadede doğrudan olumsuz etkilenecek farklı kesimlerinden gelecek her türlü tepkinin de ideolojik düzlemde önüne geçilmesinde önemli bir işlev gördüler. 

Fakat, bir bütün olarak işçi sınıfının örgütlü kesimlerini edilgenleştiren ve bu işlevi gördüğü oranda da etkisizleşen bir sendikal hareketten bahsedilecekse, AKP'nin “yandaş” sendika operasyonlarının sürecin ancak doğal sonucu olduğu tespit edilmeli ve AKP hükümetlerinden çok daha öncesine 1990'lı yılların başına dönülmelidir. 

Türkiye'nin 12 Eylül Darbesi ile girdiği yeni liberal derin dönüşümü ancak işçi hareketinin sekteye uğratabileceği gerçeği, 1980'lerin sonu ve 1990'lı yılların başına gelindiğinde burjuvazi tarafından gayet iyi anlaşılmıştı. Kritik işletmelerde başlayan işçi direnişleri, Bahar Eylemleri ve Zonguldak Yürüyüşü hem tek tek hem de bir bütün olarak 1987-1991 arasında işçi mücadelesinin, dönüşüme çomak sokacak yegane gücün işçi sınıfı olduğunu gösterdi. Bu eylemlilik sürecinde işçi sınıfı, darbenin elinden aldığı kazanımların bir kısmını geri alabilmişti. 

İşçi sınıfı tarafından verilen bu mesajın, 12 Eylül ile düzenin büyük dönüşüm sürecinde burjuvazi ve düzen siyaseti açısından alınan ilk ders olduğu kaydedilmelidir. Türkiye'de düzen darbe ile başlayan dönemde daha piyasacı ve gerici bir dönüşüme tabi tutulurken, 1990'lı yılların ikinci yarısında düzen siyasetinin restorasyonundan ve 2001 Krizi'nin ardından AKP döneminde ekonomide piyasacı reformlar ile darbe ile başlayan dönüşüm sürecinin tamamlanmasından çok daha önce işçi hareketine müdahale edilmiştir. 

İlk müdahale kanalı ise o dönemde sınıfın en canlı kesimlerini doğal olarak kapsamış durumda olan Türk-İş olmuştu. İşçi sınıfının örgütlü kesimlerin neredeyse tamamını çatısı altında bulunduran Türk-İş'in konfederasyon yönetiminden üye sendikaların şubelerine kadar “bürokratik restorasyona” tabi tutuldu. İşçi hareketinin yükselen dalgası bu şekilde kontrol altına alınırken, bu sendikalarda tutunmuş olan sol ise en hafif deyimle aymazlık içerisindeydi. 

“… Fırsat kaçırılmıştır. Örgütsel ve moral yeniden kuruluş sancıları sırasında '87-91 işçi yükselişine rastgelen sol, 1992 sendikal restorasyonuna angaje olmuştur. Angaje olunan gelişme, işçi hareketinin, bir süreliğine kurtulduğu burjuvazinin kontrol mekanizmalarına geri döndürülmesidir. Bu operasyonu gerçekleştiren sendikal bürokrasiydi. Bürokrasi sınıf hareketini kuşatıyor, onu temsil ettiği yanılsamasını körüklerken gerçekte teslim alıyordu. Solda kimileri farkına varmadı, kimileri ise bürokrasiye yakın durduklarından olsa gerek, önemsemedi.”9 

Türk-İş yönetiminin Bayram Meral ve Şemsi Denizer ekibine 1992 yılının sonunda emanet edilmesi, bugün AKP hükümetinin arka bahçesi durumuna gelen konfederasyonun uzlaşmacı geleneğinin yeniden öne çıkartılarak tabanın kontrol altına alınması operasyonu oldu. Bu dönemden sonra Türk-İş bürokrasisinin, 1999 yılında yüzbinlerce emekçinin katıldığı “Mezarda Emekliliğe Hayır!” mitingi dışında herhangi ciddi eylemliliğin örgütleyicisi olmaması ve konfederasyon sendikalarının giderek sağcılaşması, muhalif kimlikte olanların uzlaşmacı çizgiye oturmaları, operasyonun başarısının en büyük kanıtı oldu. 

Sendikal hareketin o yıllardan itibaren diğer iki kanalından biri olan ve 1980 öncesinde önemli bir mücadele tarihine sahip DİSK, yeniden çalışmaya başladığı 1991-1992'den itibaren; oluşum sürecinde mücadeleci bir kimliğe sahip olan kamu emekçileri hareketi ise KESK adıyla konfederasyon haline geldiği 1995 yılı ile birlikte liberal rüzgarların etkisi altında kaldı. Bu etki, iki örgütün de farklı tarihsel dönemlerde sahip olduğu mücadeleci kimliğini yıllar içerisinde aşındırdı. AKP'nin ideolojik meşruiyetini liberalizmle sağladığı I. Cumhuriyet'ten II. Cumhuriyet'e dönüşüm sürecinde, DİSK'in ve KESK'in hem tabanı hem de örgütleyeceği kesimlerle bağlarının artık oldukça zayıflamış olması, iki örgütü çoktan etkisiz bırakmıştı. 

Bu açıdan, AKP döneminde hükümet partisinin piyasacı ve gerici uygulamalarına işçi sınıfından ve sendikalardan güçlü bir karşı ses çıkmamasını, sendikal alanın büyük ölçüde “yandaş sendikalarla” kuşatılmış olmasına bağlamak kolaycılık olacaktır. Hesap çoktan kesilmişti. Türk-İş'in uzlaşmacılığı tarihsel geleneğindedir, “arka bahçe” haline getirilmesi hiç de zor değildi, abartılmamalıdır. Hak-İş'in özellikle 12 Eylül'den sonra artan etkinliği, temsiliyet açısından AKP döneminde biraz daha artmıştır, örgütlülüğü ise yerinde saymaktadır. MHP'nin koalisyon ortağı olduğu dönemde nasıl kendisine yakın konfederasyon Kamu-Sen güçlendiyse, AKP hükümetleri döneminde de Memur-Sen'e “yürü ya kulum” denmiştir, KESK'teki kan kaybı çok daha önce başlamıştır. 

AKP'nin I. Cumhuriyet'ten II.'sine geçilirken sendikalarla değil de, dönüşüm sürecinin sürükleyicisi olan liberal saldırılara direnen işçilerle uğraşmasının nedeni de budur. 
Nitekim, AKP'nin Ergenekon operasyonlarında yalnızca sendika olmaktan artık tamamen çıkmış Türk Metal Sendikası'na vurması tesadüf değildir. Üstelik bu operasyon da sendikanın sadece Genel Başkanı ile sınırlandırılmıştır. Bunun dışında binlerce sayfalık iddianamelerde hiçbir sendika ve sendikacı ile ilgili “ciddi bir suçlama” bulunmamaktadır. KESK'e KCK soruşturması kapsamında bulaştırılan tutuklamaların ise -birkaç istisna “Taraf”gir yazar dışında- konfederasyonun sendikal hattı ve mücadelesi ile bir bağ kurulmadan kamuoyuna yansıtılmasına özen gösterilmektedir.  

AKP hükümetleri döneminde, işçi ve kamu emekçileri sendikalarının oluşturduğu yapıyı radikal biçimde değiştirecek her türlü düzenlemeden kaçınması da yine aynı durum ile ilgilidir. AKP tüm tehditlerine rağmen sendikal alanda, bu alanı yeniden şekillendirecek, kazananları ve kaybedenleri olacak yeni bir dönemin açılmasına izin vermemiştir. 12 Eylül Darbesi'nin ürünü 2821 ve 2822 sayılı sendikal kanunların değişmesi konusunda ilk ciddi adımın ancak Haziran 2011 Seçimlerinden sonra atılması dikkat çekicidir. Sendikaların üye sayısının beyana göre değil SGK kayıtlarına göre belirlenmesini öngören ve bu nedenle sendikal alanı tarumar edecek yönetmeliğin sendikal yapıların ek önlemlerle garanti altına alınmadan (2821 ve 2822 Sayılı Yasalar yerine geçecek Yeni Toplu İş İlişkileri Kanun Tasarısı'nın yasalaşması) uygulanmayacak olması da şaşırtıcı bulunmamalıdır.  

AKP, 1980'lerin sonunda başını kaldıran işçi sınıfını ve öncü işçi kadroları pasifize etmek için 1990'ların ilk yarısında yeniden şekillendirilen “sendikal düzeni” bozmak istemememiştir. Sendikaların güçlendirilen uzlaşmacı geleneği, zaten bu alanın iktidar partilerinin belirlenimine girme eğilimini kuvvetlendirmektedir. Bu yüzden AKP'nin “arka bahçe” operasyonları için büyük bir çaba sarfetmesine zaten gerek kalmamıştır. 

2002'den bugüne AKP hükümetlerinin, sendikalarla karşı karşıya geldiği neredeyse tek başlığın 1 Mayıs tartışmaları olması ve aynı tartışmaların toplumsal karşılığının sadece “demokratikleşme” ve “özgürlükler” bahsine çıkması ise anlattığımızı özetler niteliktedir. 

“Sendikal düzen”den fazlasıyla yararlanan AKP'nin rahatsızlık duyduğu işçi eylemliliklerinin tamamının, sendikal kuşatmayı aşan ya da doğası gereği bu kuşatmanın etkisinden şimdilik uzak bulunan atipik istihdam edilen kesimlerden gelmesi rastlantı olamaz. Bu eylemliliklerin içinde çapı ve toplumsal etkisi bakımından öne çıkanı elbette, TEKEL işçilerinin Ankara'nın göbeğinde 78 gün süren onurlu direnişidir. İşyerleri kapatılan ve kamuda güvencesiz, düşük ücretli 4-C statüsünde çalışmaya zorlanan TEKEL işçilerinin, “kendiliğindenlik” özellikleri ağır basan eylemleri; AKP'yi kontrolsüz ve kendiliğinden işçi eylemliliklerini tetikleme riski doğurması açısından korkutmuştur. O dönem Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı olan Bülent Arınç'ın, TEKEL işçileriyle dayanışma için gerçekleştirilen -daha doğrusu Türk-İş yönetiminin düzenlemek zorunda kaldığı- mitingin akşamında sarfettiği sözler pek çok şeyi anlatmaktadır: 

“Ben, toplumsal muhalefetin genişlemesinden, büyümesinden, bir cephe haline gelip sokaklara çıkmasından memnun değilim. Bir siyasi iktidar bundan memnun olmaz. Parlamentonun içindeki siyasi partilerin eleştirisi veya bizi yıpratmasına biz gülüp geçiyoruz. Çünkü hiç etkili değiller ama karşımızdaki muhalefet sokağı çıkar da bunun içerisinde hanım kardeşlerimiz, gençler, onların yavruları çıkar ve bunlar üzerinden iktidar yıpratılmaya çalışıyorsa ben bir siyasetçi olarak bundan çekinirim, endişe ederim.” 

Arınç'ın parlamentonun içindeki muhalefetten rahatsız olmadıklarına işaret eden cümlesine, pekala “sendikaların kontrolündeki eylemlilikler” ifadesi de eklenebilir. TEKEL Direnişi'nin 78. gününde bitirilmesinin ardından direnişin ateşlediği dayanışma ve mücadele atmosferinde inisiyatif, ne yazık ki TEKEL işçilerinden ve onlarla dayanışırken kendi sorunları için mücadele etmeye hazırlanan kesimlerden, sendikal yönetimlere geçmiştir. Sonrası malûm. 

Sendikaların ve işçi sınıfının içinde sendikaların ulaşabildiği sınırlı bir kesimin “garantiye alınmış” olması, AKP'nin elini oldukça rahatlatmıştı. Bu kesimlerle belli sektörlerde kesişen ancak asıl kimlikleri güvencesiz ve düzensiz çalışmaları olan yoksul emekçiler için ise değişen sosyal politika araçlarıyla ek mekanizmalar inşa edilecekti. 

Yeni Sosyal Politika ve AKP 

Van Depremi birkaç açıdan II. Cumhuriyet Türkiyesi'ni anlayabilmek için anlamlı parametreler sundu. Yeni liberal dönüşümlerin yarattığı yıkımın sonuçları Türkiye'de genel bir yoksullaşma anlamına gelirken, söz konusu yıkımın tamiri veya yoksulluğun sürdürülebilirliğinin sağlanması için devletin vatandaşlarına karşı sorumluluklarının yanında “toplumsal sorumluluğun” da öne çıkarılması gerekiyordu. Van'da yaşanan depremden sonra, acıları ile baş başa kalan Van halkına öncelikle tüm Türkiye halkının sahip çıkması gerektiği telkininin medyada sürekli dönmesi şaşırtıcı olmadı. Felaketlerde devletin harekete geçmesi kadar “toplumsal vicdan” da harekete geçmeliydi. 

Bu durum, yeni liberal dönüşümlerin toplumsal-iktisadi etkileri ve bu doğrultuda dönüşen devletin yeni işlevi ile uyumlu idi. Devlet “birçok alandan çekilirken”, başta yoksulluk olmak üzere yeni liberal yıkımın yarattığı sorunlar ile mücadele “toplumsal sorumluluk” ekseninde ve dinselleşmenin yardımıyla “sivil toplum” alanına devrediliyordu. 

“Son yirmi yıla damgasını vuran yeni liberal politikaların yarattığı sorunların üstesinden gelme sorumluluğu gitgide devlet yerine toplumun (cemaatlerin) kendisine terk edilmiştir. Devlet, bırakın bu konuda geçmişte oynadığı rolleri yerine getirmeyi, zaten gittikçe sınırlı hale gelen sosyal devlet niteliklerini de yerine getirmeme eğilimindedir. 'Devletin geri çekilmesi'nin, iktisadi politikaların yıkıcı etkileriyle mücadele etmeyi kendisinin temel bir işlevi olarak görmeme eğiliminin, bir yandan güven, sadakat ve grup dayanışmasına dayalı ilişkilerin önemini artırırken; diğer yandan, yoksulluğun cemaatlerin ya da yerel toplulukların müdahalesi ile çözülebilecek bir sorun olarak kurgulanmasına yol açtığını ileri sürebiliriz.”10

Yeni liberal dönüşümlerin yaşandığı tüm ülkeler için geçerli olan bu çerçeve, dünyada karşı devrimci rüzgarların estiği, gericileşme ve yozlaşmanın sınırları zorladığı bir dönemde, din düşüncesini ve dinin toplumsal pratiklerini çağırmaktadır.  

Nitekim, 80'li yıllarla yükselen yeni liberal dalganın hemen öncesinde, Batı'da refah devletinin oluşumu ve sosyal devlet uygulamalarının kurumsallaşmasında sosyal demokrat düşünce ile işçi sınıfının hak ve kurtuluş mücadelelerinin rolünün tartışmaya bir kez daha açılması tesadüf değildi. 70'li yılların sonundan itibaren sosyal politika literatüründe, tarihte sosyal devletin kurumsallaşması ve dönüşümünde dinin, buna bağlı toplumsal pratiklerin ve din belirlenimli siyasal söylemin rolü yeniden keşfedilmeye başlanmıştı. Hristiyanlık dininin toplumsal ödevleri, yoksullara yardım, daha adil bir sosyal düzen hedefi; yeni liberal dönemde Avrupa'da ilk reformların altına imza atan Hristiyan Demokratlar ve muadili siyasal gelenekler için halkın geniş kesimleriyle buluşmanın temel motifleri haline geldi.11 

Öte yandan, kamu harcamaları ile ücretler arasındaki bağın ortadan kaldırılması ve devletin harcama politikasının yeniden şekillendirilmesi, Keynesçi dönemin ve anlayışın bütünüyle tasfiye edilmesinin arkasından gerçekleşebilirdi. 1980 ve 1990'lar boyunca özellikle gelişmiş kapitalist ülkelerde yükselen yeni sağ politikalar ile birlikte “sosyal refah devleti” ve devletin rolü önemli bir dönüşüme uğratıldı. Yeni liberal düşüncenin ve uygulamaların yoğunlaştırıldığı aynı dönemde sosyal harcamalar kısılırken, sermayeye aktarılmayan her türlü harcama kalemi sorgulanır hale gelmişti. 2000'li yıllara gelindiğinde söz konusu dönüşüm kapitalizmin gelişmiş merkezlerinde büyük ölçüde tamamlanmıştı. Artık devletin ekonomide bu kez sermayeye doğrudan aktarım mekanizmalarını yeniden tarifleyerek etkin bir aktör haline gelmesi önünde bir engel kalmamıştı. Nitekim, 2008 Krizinden sonra devletin harcama politikasının yeniden tartışılmaya başlanması ve devletin özellikle sermayenin zararlarını kamulaştırmak için harcama yapması oldukça doğal karşılanıyordu. Benzer şekilde, daha önce sağlık, eğitim ve sosyal koruma gibi devletin gördüğü hizmet alanları, piyasalaşma ve reformlarla birlikte sermayeye açılarak ya da devletin varlığı korunsa dahi bu alanlarda sermayeye kârlı transfer olanakları kuruldu. Devletlerin harcama politikasındaki bu eğilimin, küresel kriz ve/veya sermayenin güncel ihtiyaçları gibi yakıcı bir gündemin dayatması ile değil, genel bir dönüşümün parçası olması niteliğiyle önümüzdeki dönemde kalıcılık arz edeceğini söylemek yanlış olmayacaktır.  

Türkiye'de ise 2001 Krizi'nin sonrasında hükümet olan AKP, sosyal devletin altının oyulduğu, devletin işlevlerinin değiştiği ve yeni bir yoksullaşma dalgasının yaşandığı böyle bir konjonktüre doğuyordu ve icraatlarını bu koşullar belirledi. AKP'nin, öncülleri Refah Partisi-Fazilet Partisi gibi, geleneksel olarak cemaat-tarikat örgütlenmelerine dayanan teşkilat yapısı ve ideolojisi ile ülkemizde 2001 Krizi sonrasında esen liberal atmosfer arasında, sosyal politikanın yeni işlevi düşünüldüğünde, bir çakışma yaşandı. Bu açıdan İngiltere'de Margaret Thatcher, ABD'de Ronald Reagan'ın Almanya'da Helmut Kohl ile aynı dönemde Türkiye'de ANAP hükümetlerinin başlattığı, ancak siyasal, iktisadi ve ideolojik açıdan sonraki hükümetlerin olgunlaştırıp tamamlayamadığı yeni liberal reform sürecine noktayı koymak AKP'ye düştü. 

Kasım 2002'de hükümet olan AKP, bir yandan Kemal Derviş tarafından başlatılan reformları sürdürürken, diğer yandan 2001 Krizi'nin yarattığı toplumsal travma ve seçmen desteği açısından da artan yoksullukla uğraşmak durumunda kaldı. Dünya Bankası'nın “yoksullukla mücadele” konsept ve projelerini benimseyen AKP, bir yandan IMF'nin dayattığı sosyal güvenlik reformunu gündemine aldı. Hayata geçirilen sosyal güvenlik reformu, sosyal güvenlik hizmetlerinin tüm vatandaşlar için bir hak olmaktan çıkarılması ve giderek sosyal güvenliğin bireysel güvenliğe dönüşmesi,  sosyal güvencelere ise bedel ödenerek ulaşılması esasına dayanıyordu. 

Güvencesizliğin derinleştiği, kayıtdışı çalışmanın yaygınlaştığı geçtiğimiz on yılda; primlerini “ödeyerek” sosyal güvenlik çatısı altına giren ücretli kesimlerle, sosyal güvenlik hizmetini “satın alamayan” en yoksul kesimler arasındaki sınırların giderek silikleşmesi ve bu kesimler arasında geçişken nüfusun artması AKP döneminde uygulanan sosyal politikaların ikna gücünü hızla arttırdı. Sosyal güvenlik hizmetlerinin birer hak olması algısının yoksul emekçi kitleler nezdinde aşınması ve yerine “yardım, hayırseverlik” gibi kavramların karşılık yaratması, AKP'nin sosyal harcamaları ve dini bir ideolojik manipülasyon aracı olarak ustalıkla kullanmasının sonucu oldu. 

AKP hükümetleri döneminde, sosyal harcamalardaki artış, Dünya Bankası desteğiyle başlatılan Şartlı Nakit Transferleri, yakacak yardımlarının kapsamının genişlemesi, daha önce sosyal devletin nimetlerinden ya hiç yararlanamamış ya da sınırlı bir şekilde yararlanmış kesimleri iktidara bağlayan en önemli ilmek haline geldi.  

 

İçerisinde yaşlılık, sağlık, “aktif işgücü piyasası”na yönelik programlar ve diğer sosyal harcamalar kalemlerin yer aldığı sosyal harcamaların, GSYİH'e oranı tüm ülkelerde sosyal güvenlik sistemlerinin piyasalaşması süreci ile birlikte artma eğiliminde olduğu görülüyor. Ancak bu artışın niteliğini, ülkelere özgü bazı gelişmeler belirlemektedir. Örneğin Yunanistan'ın sosyal harcamalarının büyüklüğünde 1980'lerin ilk yarısında bir sıçrama gözükmektedir. Türkiye'de aynı sıçramanın 2000'li yıllarla birlikte gerçekleştiği anlaşılmaktadır. 

Türkiye'de özellikle sağlık hizmetlerinin piyasalaşması ve özel sağlık kurumlarının etkinliğinin artması, sağlık harcamalarındaki artışın katlanarak devam edeceğine işaret etmektedir. Fakat, sosyal harcamaların artmasında aynı dönemde AKP hükümetlerinin benimsediği, sosyal yardım vb. politikaların payı olduğu da unutulmamalıdır. Keza, sosyal harcama kalemlerinin içerisinde Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Genel Müdürlüğü (SYDGM), Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu (SHÇEK), Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü (VGM) harcamaları da bulunuyor. 

Son yayınlanan 2012 Hükümet Programı'nda yer alan verilere göre, eğitim ve doğrudan gelir desteği de dahil edildiğinde 2010 yılında sosyal harcamaların GSYİH'e oranı yüzde 17'ye ulaşıyor ve 2011 ile 2012 gerçekleşmelerinin de bu düzeyin altına düşmeyeceği tahmin ediliyor. Sosyal harcamaların içerisinde özellikle yardımlardan oluşan sosyal koruma harcamalarının yıllar içerisinde artış gösterdiği görülüyor. 

2001 Krizi'nin ardından Dünya Bankası teşvikiyle başlatılan Şartlı Nakit Transferleri (ŞNT), AKP'nin benimsediği sosyal politika anlayışının araçlarından en önemlisi haline geldi. ŞNT, Dünya Bankası'nın “Sosyal Riski Azaltma” projesi kapsamında uygulamaya konuldu, daha sonra ise SYDGM tarafından yürütüldü. Halen sürdürülmekte olan bu program, yoksul ailelere, okul yaşındaki çocukların okula gönderilmeleri, daha küçük yaştakilerin sağlık kontrolünden geçirilip aşılattırılmaları koşuluyla, düzenli nakit yardımı yapılmasını öngörüyor. AKP hükümetleri döneminde yaygınlık kazanan bu uygulamadan yararlananların 2005-2006 döneminde ülke nüfusunun yüzde 3'üne ulaşması ve özellikle yardım alanların Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde ağırlık kazanması dikkat çekici. Bu bölgelerde aynı dönemde nakit transferinden faydalananların nüfusa oranı yüzde 14'ün üzerine çıkmıştı.12 

ŞNT programının bir önemli özelliği ise kapsamdaki yardımların yerelliklerde kurulu bulunan Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları aracılığıyla dağıtılıyor olması. Resmi niteliği olan bu vakıfların mütevelli heyetlerinde müftüler ve yerelliklerde faaliyet gösteren iki sivil toplum kuruluşu temsilcisi ile iki “hayırsever” vatandaşın da yer alması, yardımların dağıtılması ile ilgili karar alma süreçleri hakkında fikir vermeye yetiyor.  Program 2007 yılına kadar Dünya Bankası koordinatörlüğünde sürdürülürken, bu tarihten sonra SYDGM yani devlet tarafından uygulanmaya devam etti. Bu karar, kapsamı da düşünüldüğünde AKP'nin bir sosyal politika aracı olarak nakit transferlerinin siyasal sonuçlarını önemsediğini gösteriyor. Öte yandan ŞNT, sosyal yardımların devletten başlayarak yerelliklerde vakıflar aracılığıyla bir ağ olarak örgütlenmesini kurumsallaştıran bir uygulama olması özelliğiyle de öne çıkıyor. 

Yıllar içerisinde şartlı nakit transferinden yararlananların sayısı artıyor. Yayınlanan son veri olan 2009 yılı Eylül ayı itibariyle, tüm Türkiye'de bu yardımı hak eden hane sayısı 1 milyon 89 bine ulaşmış durumda bulunuyor. Ailelere aylık yapılan ödemeler, ailede okula giden çocuk sayısına, ailede bebek sayısına ve annenin gebelik durumuna göre değişiyor. Örneğin ortaöğretime devam eden her kız öğrenci için 55 TL, ilköğretime devam eden kız öğrenci için ise 35 TL aylık ödeme yapılıyor. Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde yararlanan nüfusun yıllar içerisinde payının arttığı yüzde 20'ler düzeyine çıktığı görülüyor. Yine son verilere göre, bu iki bölgede yardımlardan yararlanan hane sayısı 657 bin 737 ile tüm Türkiye'de yararlananların sayısının yarısında fazla. 2009 yılında Şırnak, Hakkari gibi kentlerde, neredeyse her iki aileden birisinin bu yardımdan faydalanır hale gelmesi, yoksul Kürt halkını kapsama yönünde AKP'ye büyük bir avantaj yaratıyor. 

ŞNT, AKP'nin uyguladığı tek yardım programı elbette değil, Sosyal Yardımlar Genel Müdürlüğü bünyesinde sağlık, aile, özel amaçlı yardımlar gibi çeşitli yardımlar belli prosedürleri ve şartları yerine getiren tüm kimseler için uygulanıyor. 

AKP döneminde hızla artan yardım kalemlerinden bir diğeri ise yakacak yardımları. Belediyelerin ayrıca dağıttığı kömür yardımları dışında, yine Valiliklerin sorumluluğundaki Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları aracılığıyla dağıtılan yakacak yardımından yararlananların sayısı 2003 yılında yaklaşık 1 milyon aile düzeyinden 2010 başında ikiye katlanarak 2 milyon 234 bin aileye yükseldi. 

AKP'nin halkı kapsamakta kullandığı bir başka sosyal koruma önlemi ise yeşil kart uygulaması. Sosyal güvenceden yoksun ve yeterli geliri olmayan kesimlerin sağlık hizmetlerinden yararlanması için başlatılan yeşil kart uygulaması, bugün 9 milyon 451 bin kişiyi kapsıyor. Hükümetleri boyunca “haksız yeşil kart kullanımı” uyarısı yapan ancak bu uygulamanın kaldırılmasını 2012'ye kadar erteleyen AKP hükümetinin, bu ertelemede Türkiye'nin piyasacı ve gerici dönüşümüne imza atarken oy desteğinin düşmesinden çekinmesinin etkili olduğu anlaşılıyor.13

Görüldüğü gibi AKP hükümeti geniş bir sosyal yardım ağı örgütlemiş ve geniş bir nüfus kesimini bu ağa dahil etmiştir. Bu geniş nüfus kesimlerin algılarında, ki bu kesimlere çalışan yoksullar, işsizler ve atıl nüfus dahildir, devletin vatandaşlarının hak sahibi olma nitelikleri üzerinden onlara “hizmet verme” niteliği, yardım sağlama işlevi ile yer değiştirmiştir. 

Sosyal harcamalar ve doğrudan yardımları bu şekilde daha etkin ve yaygın örgütleyen AKP hükümetlerini bu harcama kalemlerinde rahatlatan unsurların başında özelleştirme uygulamaları yer alıyor. Türkiye'de tüm özelleştirmelerin 34 milyar dolar ile yüzde 80'ini gerçekleştiren AKP ayrıca, daha önceki hükümetlerden farklı olarak dolaylı vergi politikalarını ustalıkla kullandı ve buradan ciddi gelir kaynağı elde etti. AKP'nin bu uygulamaların toplam hasılatının yalnızca küçük bir kısmını sosyal harcamalara yönlendirmesi bile önemli bir etki yaratmaya yetti. 

AKP'nin sosyal politikasının merkezine yardımları koyması ile birlikte piyasalaşma ve sosyal güvenlikteki dönüşümün yarattığı yoksullaşma ve yoksunlaşma sürecinin el ele gitmesi; tarikat belirlenimli dini vakıf ve derneklerin sayılarının ve etkinliklerinin artmasına uygun bir zemin sağladı. Bu dernek ve vakıflar, devlet-belediyelerdernek/vakıflar eliyle örülen geniş yardım ağına dahil edildiler ve böylece yardımların hedef kitleler açısından siyaseten nötr olarak değerlendirilmesi ve meşru hale gelmesi kolaylaştı. 

Bu bağlamda, Deniz Feneri Derneği Davası'na AKP tarafından verilen tepkinin niteliğine ve AKP ile ilişkilendirilen bu yolsuzluğun örtbas edilmesinde gösterilen hassasiyete dikkat çekilmelidir. Bu tür davaların, yoksul kesimlere yapılan yardımların en genel anlamıyla bir siyasal rüşvete dönüşmesinin sorgulanmasına yol açabileceği kaygısı AKP'yi telaşlandırmaya yetmektedir.  

Dini ve mazlumların temsilcisi olduğu söylemini siyasal seslenmesinin temel motifi haline getiren AKP'nin, zenginliği ve yoksulluğu aynı anda meşrulaştıran, eşitsizliği varsayan dinsel pratiklerin yeni sosyal politika anlayışı ile uyumunu keşfetmemiş olması düşünülemezdi.  

Aynı uyum, gündeme getirilen Sosyal Güvenlik Reformu'nda da içeriliyordu. Türkiye'de AKP döneminde imza atılan Sosyal Güvenlik Reformu'nun merkezine sosyal güvenlik ve sağlık hizmetlerinin piyasalaştırılması, bu hizmetlerin sağlanmasında özel ve kamu ayrımının silikleştirilmesi ve hizmetlere bedel ödenerek ulaşılmasını koyuyordu. Ancak söz konusu reformun bir başka boyutu, devletin vatandaşlarına bu alanda sunacağı hizmetlerin “yoksullukla mücadele” çerçevesine sınırlanmış olmasıydı. Nitekim, bu çerçeve AKP'nin sosyal harcama ve yardımlar politikası ile son derece uyumluydu: 

“Yoksullukla mücadele” kavramı, bir “hak” olarak genelleşen “sosyal güvenlik” yerine “düşkün”lere, “hayırseverlik” ve “yardım” derecesine indirgenmektedir. Dolayısıyla, piyasayla ilişki içinde olanlar yani ücretli emek sahipleri “birey”ler, sermayenin yeni kâr alanı olan sigorta alanlarına birer “müşteri” olarak katılırken; piyasada yer alamayan “yoksul”lara yardım edilmektedir. Türkiye'deki sosyal güvenlik reformu ile bir yanda “müşterileşme” yaşanırken; diğer yanda “düşkünleşme” yaşanmaktadır.14

Türkiye'de kayıtlı çalışanları ve ailelerini temel hedef kitlesine almış olan sosyal güvenlik sisteminin özü ve kapsamı kökünden değiştirilirken, kayıtdışı çalışanların ve ilgili nüfusun yeni sosyal güvenlik rejimi ile ilişkilendirilmesinde söz konusu sosyal harcamalar ve yardım mekanizmaları önemli bir işlev gördü. 

İşçi sınıfı içerisinde kayıtlı çalışan mavi yakalı geleneksel kesimin giderek azaldığı, buna karşılık kayıtdışı, geçici biçimler başta olmak üzere atipik çalışmanın yaygınlaştığı bir süreçte, aynı mekanizmaların yalnızca “en alttakileri”, işsizleri, düzensiz çalışanları hedeflediği ve etkilediği düşünülemez. Güvencesizleştirilen işçi sınıfına, içerisinde devindiği daha geniş anlamıyla emekçi kesimlerin yaşamını idame ettirmesinde zamanla oldukça önemli hale gelen yardım mekanizmalarının yarattığı ekonomik ve ideolojik etkiler teğet geçemezdi. 

Türkiye'de işçi sınıfının üzerinde kırsal ba ğ ların ve kökene dayalı dayanı ş ma alışkanlıklarının yarattığı ideolojik deformasyon, bu koşullar özellikle 2001 Krizi ve sonrasındaki reformlarla ortadan kalkınca yerini sosyal yardımlar ve merkezinde tarikatların durduğu dayanışma ağlarının yarattığı ideolojik bozulmaya bırakmıştır. AKP döneminde işçi sınıfının tüm bölmeleri değilse de, bütün olarak işçi sınıfının içinde yer aldığı ve/veya temas ettiği toplumsallığın bu bozulmadan ciddi bir şekilde etkilendiği açıktır. 

Bir Dönem Sona Ererken… 

AKP'nin Türkiye'yi daha gerici ve piyasacı hale getiren operasyonları sürerken, rüzgâr hep arkasından esti. Hükümet partisinin lehine oluşan koşulların büyük ölçüde iktisadi konjonktür ile ilgili olduğu ancak AKP'nin bu koşulları icraatlarına toplumsal meşruiyet sağlarken ustalıkla kullandığı görülmektedir. Yine aynı koşullar, işçi sınıfının kazanılmış haklarına doğrudan saldırılar gerçekleşirken, bu saldırıların etkilerinin ertelenebilmesine imkan sağlamıştır. 

Söz konusu konjonktür yerini bir yenisine bırakırken, ilk işaretler rüzgârın tersten de eseceğini göstermektedir. 

Toplumlara, olanakların üzerinde tüketmek; “yarın Allah kerim, günümüzü gün edelim” diyerek yaşamak damga vurmuşsa, böyle zamanlara (Osmanlı’yı hatırlayarak) “Lâle Devri” deriz. AKP’li yılların bir bölümü de bu türden iki “Lâle Devri”nden oluşuyor. Ve İkinci Lâle Devri de son bulmak üzeredir.15 

Yazıda da belirtildiği üzere, AKP cephesinden iktisadi koşullara ilişkin bu yönlü uyarıların gelmesi, hükümetin ekonomi ve sosyal politika alanında toplumsal desteğini zayıflatabilecek kararlar vermek durumunda kalması ve daha önemlisi yeni liberal saldırıların zamana yayılmış sonuçlarının ortaya çıkmaya başlaması, bir dönemin sona erdiğine işaret ediyor. 

AKP'li yıllara kadar, Cumhuriyetin dönüşümüne devletin çeşitli mekanizmaları arasında ordu, üniversiteler, yargı ve bürokraside farklı şekillerde oluşan direncin, hak ve kazanımlarını doğrudan ilgilendiren başlıklarda nicel ve nitel anlamda başkalaşarak düzen açısından teslim alınması kolaylaşmış olan işçi sınıfının farklı bölmelerinden gelmesinin koşulları zaten zayıflamıştı. Şimdi, yeni liberal yıkımın daha doğrudan vurduğu işçi sınıfının sendikaların kapsayamadığı değişik bölmelerinde yeni koşullara bir tepkinin ortaya çıkması beklenebilir. Bu tepkinin büyüklüğü ve niteliği, sendikal alanı etkileyebileceği gibi dönüşümün kritik ayaklarını tamamlamış olmanın verdiği rahatlıkla AKP'nin sendikalara yeni bir misyon tanımlama hamlesine girişmesi ile de sonuçlanabilir. 

Ancak sosyal politika anlayışının kökten değişmesi, toplum-devlet ilişkilerinin dönüştürülmesi ve AKP'nin bu dönüşüme imza atarken yararlandığı dinselleşmenin kalıcı toplumsal ve ideolojik etkilerinin olacağı görülmelidir. AKP'nin terse dönen iktisadi konjonktürün olumsuz etkilerini, dış politikada ürettiği proaktif pozisyonun sağlayabileceği avantajlar ile ne ölçüde giderebileceğini ise zaman gösterecek.  

Dipnotlar

  1. Sönmez, Mustafa, 2008 Dünya Krizi ve Türkiye, Petrol-­‐İş, 2008,  İstanbul, s.35. 
  2.  Öngen, Tülin, “'Yeni Liberal' Dönüşüm Projesi ve Türkiye Deneyimi”, der. Köse, A.H., Şenses, F., Yeldan, E., Küresel Düzen: Birikim, Devlet ve Sınıflar -­‐Korkut Boratav'a Armağan, İletişim Yayınları, 2003, İstanbul, s. 161-­‐ 162. 
  3. Bağımsız Sosyal Bilimciler, 2008 Kavşağında Türkiye: Siyaset, İktisat ve Toplum, Yordam Kitap, 2008, İstanbul,  s. 20-­‐23.
  4. Bkz. Gamble, Andrew, The Free Economy and The Strong State-­‐The Politics of Thatcherism, MacMillan, 1988, Londra
  5.  Bonefeld, Werner ve Holloway, John, Küreselleşme Çağında Para ve Sınıf  Mücadelesi, Otonom Yayıncılık, 2007, İstanbul, s. 218-­‐219
  6.  A.g.e. s. 22-­‐23
  7.  Foster, John Bellamy, “The Household Debt Bubble”, Monthly Review, Mayıs 2006, Cilt.58, Sayı 1, s. 3-­‐5.
  8.  Çulhaoğlu, Metin, “Orta Sınıflaşma”, BirGün Gazetesi, 31.12.2010. 
  9. Güler, Aydemir. Son Kriz: 1990'lar Türkiyesi'nde Toplumsal Dinamikler, Gelenek Dünya Yayıncılık, 1999, İstanbul, s.23.
  10.  Şen, Mustafa, “Köken Dayalı Dayanışma-­-Yardımlaşma: 'Zor İş…'” Yoksulluk Halleri -­‐Türkiye'de Kent  Yoksulluğunun Toplumsal Görünümleri içinde, derleyen: Necmi Erdoğan, İstanbul, İletişim Yayınları, 2007, s.  252. 
  11. Bkz. Kersbergen, Van Kees ve Manow, Philip ed., Religion, Class Coalitions and Welfare States, New York, Cambridge University Press, 2009.
  12. Buğra, Ayşe, Kapitalizm, Yoksulluk ve Türkiye'de Sosyal Politika, İstanbul, İletişim Yayınları, 2008, s. 234. 
  13.  2012'den itibaren Yeşil Kart uygulaması Genel Sağlık Sigortası çatısı altına alınıyor. Bu doğrultuda artık, brüt asgari ücretin (837 lira) üçte birinden az, yani 279 liradan az geliri olan vatandaşların primleri devlet tarafından ödenecek. Daha fazla geliri olduğu tespit edilenler ise (bu tespitte uygulanacak gelir testinin her zaman manipülasyona açık olduğunun altını çizelim) sağlık hizmeti alabilmek için prim ödemek durumunda kalacaklar.
  14.  Özuğurlu, Metin, “Türkiye'de Sosyal Politikanın Dönüşümü”, Toplum ve Hekim, 20(2), 2005, s.87-­‐93'den aktaran Yücesan-­‐Özdemir, Gamze ve Özdemir, Ali Murat, Sermayenin Adaleti: Türkiye'de Emek ve Sosyal Politika, 2008, s.194. 
  15. Boratav, Korkut, “Bir Lâle Devri Son Bulurken”, soL Haber Portalı, 04.09.2011. 
Not ekle
Yükleniyor...
İptal
İşaret/Notlar
Yükleniyor...
İşaretle
Kapat
Okur Giriş

Parolanızı mı unuttunuz
×
Signup

Already have an account? Login
×
Kayıp Parola

×