Deprem bizim gerçeğimiz, ama…

Zaman zaman gündeme gelip sonra unutulan bir konu deprem, özellikle de İstanbul depremi. Ama  tam da unutulduğu zaman hatırlatıyor kendisini. Bize düşen coğrafyamızın kaçınılmaz olan gerçeği ile yüzleşmek ve doğru bilgi ve donanıma sahip olmak.

Aslında deprem yerine ‘olağan dışı durumlar’ demek daha doğru olacaktı, çünkü normal yaşantıyı değiştirecek ve bir bölgede canlıların önemli bir bölümünü etkileyecek her türlü doğal, yarı doğal veya insan eliyle oluşmuş durum demek daha uygun; özellikle konu hazırlık, riskler ve örgütlenme olunca. Ancak depremin kendisi çok güncel olduğu için böyle bir başlığı tercih etmedik. Deprem söz konusu olunca da en çok İstanbul konuşuluyor çünkü bilimsel olarak tüm veriler İstanbul ve çevresinde büyük bir depremin olacağına işaret ediyor, kesin bir tarih veremeden. Aynı zamanda bu bölgede çok büyük bir nüfus barınıyor ve aynı bölge ülke ekonomisinin merkezi. Ama depremin daha önce İzmir ya da başka bir büyük kentimizi vurmayacağının garantisi yok.

Olağan dışı durumların öncesi, sırası ve sonrasında yapılacak çalışmalar konusunda çok eksiğimiz olduğunu bugün herkes kabul ediyor. Konu ile ilgilenen ve çoğu Marmara Depreminden sonra kurulmuş çok sayıda resmi ve sivil örgütlenme olsa da toplum hem bilgisiz hem de hazırlıksız.

Devletin ve yerel yönetimlerin bu alandaki çalışmalarını ancak bilgili ve örgütlü bir toplum  denetleyebilir, yapılmayanları talep edebilir.

Olağan dışı durumlara hazır olmak için gereken en önemli unsurlara bizim gözlüğümüzle bakalım:

  • Bilimsellik
  • Örgütlülük  (mahalle bazından başlayarak okul, işyeri, ilçe gibi düzeylerde)
  • Kararlılık 
  • Dayanışma kültürü
  • Kamuculuk

Teknik olanaklar da çok önemli ama yukardakiler olmayınca bu olanakların heba olması da söz konusu.

‘Bilimsel’  açıklamalar

Ülkemizde bir ‘bilimsel’ açıklama kargaşası yaşanmaktadır. Jeoloji Mühendisleri Odası 02/08/2017’de depremlerin önceden tahmin edilip edilemeyeceği konusunda görsel ve yazılı basın ve sosyal medyada dolaşan haberler üzerine bir bildiri yayınlayarak TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası olarak; halkı bilgilendirme amacı ile yapılan açıklamalarda yukarıda belirtilen etik ilkeler ve kamusal sorumluluk çerçevesinde hareket edilmesini, halkın doğrudan can ve mal güvenliğini ilgilendiren konularda spekülatif açıklamalardan kaçınılmasını ve Deprem Danışma Kurulunu “siyasi saiklerden ve idareden bağımsız olarak” bu konuda devreye girerek toplumu aydınlatmaya ve doğru bilgilendirmeye davet ediyoruz’ şeklinde açıklama yapmak zorunda kalmıştır (https://www.tmmob.org.tr/icerik/jmo-deprem-onceden-bilinebilir-mi). Hiç kuşkusuz son İstanbul Depreminden beri bilgi kirliliği bu açıklama öncesi olandan daha fazladır. Toplumda ‘aşı’ uzmanları türediği gibi ‘deprem’ uzmanları da hızla çoğalarak bilgi kirliliği oluşturmaktadır. Biz konunun bilimsel kısmını alanlarındaki gerçek uzmanlara bırakarak asıl eksikliğimiz olan bu gibi felaketlerde örgütlenme eksikliği, hazırlıklı olamama, kargaşayı önleyememe, planlı olamama gibi durumlarımıza odaklanalım.

Deprem bir doğa olayı ve bizler deprem bölgelerinde oturmaya devam edeceğiz. Ama bazı önlemler alınmıyorsa deprem felaketini de kısmen insan eliyle oluşmuş felaketler içine alabiliriz.  TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası’nın 15 Ağustos 2017 tarihli basın açıklamasına göre nüfusu bir milyonun üzerinde bulunan 11 büyük kent ve ülke nüfusumuzun yüzde 70`i, deprem tehlikesi altında, büyük sanayi tesislerinin ise yüzde 75`i de deprem tehlikesi altındadır. Öte yandan artık günümüzde ‘kompleks’ felaketlerden söz ediyoruz. Yani özellikle nüfusu yoğun, çarpık kentleşmenin olduğu yerlerde bir felaketin diğer felaketleri doğurduğu durumlar beklenebilir. Örneğin büyük bir kentte oluşan şiddetli bir deprem arkasından yangınlara, su baskınlarına, doğal gaz patlamalarına neden olabilir. Bir süre sonra da salgın hastalıklar çıkabilir. Risk yaklaşımı bu nedenle çok önemli ve var olan tüm riskleri göz önüne almak en doğrusu. Bütün bu riskleri belirleyebilmek için nüfusun ayrıntılı özellikleri çok iyi bilinmeli, her seviyedeki olağan dışı durum planlamasında kabaca da olsa risk haritaları çıkarmak gerekiyor.

Riskler

Risk yaklaşımı bir bakış açısıdır, her bireyin ve kuruluşun bu bakışı edinmesi gerekir. Evde, okulda, işyerinde ne gibi riskler var? Her gün yürünen yolda veya sık gidilen kafede ne gibi riskler var? Çoğu zaman birey ve topluluklara yüklenemeyecek kadar büyük riskler vardır, ama bu konuda resmi kuruluşların denetimi de örgütlülük,  konuya duyarlılık ve bilgi birikimi gerektirir.

Ülkeler de riskler açısından değerlendirilebilirler. Birleşmiş Milletler’e bağlı kuruluşlar karmaşık hesaplama yöntemleri ile ülkelerin risk analizlerini yapıyorlar. Bunlardan biri olan Risk Yönetimi Endeksi, kısaca INFORM, ilk kez 2012 yılında modellenmiştir. 191 ülkede afetlerin risklerini ölçmeyi amaçlayan “INFORM Küresel Risk Endeksi 2018” raporuna göre endeks puanı 0 ila 2 riski çok düşük, 2 ila 3,5 riski düşük, 3,5 ila 5 riski orta, 5 ila 6,5 riski yüksek, 6,5 ila 10 riski çok yüksek olarak tanımlamaktadır. 2018 raporuna göre Türkiye’ye ilişkin INFORM endeks puanı 5,0 olarak hesaplanmıştır yani orta ile yüksek risk arasında.1

Dünya Bankası’nın 2013’de hazırladığı raporda da kentlerin risk endeksleri hesaplanmış, bu amaçla nüfusu yüz binin üstünde 1 943 kent incelenmiş. Çok farklı parametrelerin kullanıldığı risk hesaplanmasında ilginç sonuçlar çıkmış. Doğu Avrupa’dan Orta Asya’ya kadar olan bölge için deprem konusunda ölümlülük (mortalite) riski en yüksek beş kent sırasıyla İstanbul, Ankara, İzmir, Bükreş ve Bursa çıkarken toprak kaymalarına bağlı ölüm riski için ise ilk sıraya Manisa ve İzmir yazılmış.2  Hesaplama yöntemleri ve kullanılan modüllerin ne kadar uygun olduğunu işin uzmanları tartışabilir, ama sadece İstanbul’un değil, başta İzmir olmak üzere bütün büyük kentlerimizin risk altında olduğu kaçınılmaz bir gerçek.

1999 ‘un getirdikleri…

Büyük bir yıkım oluşturan ve hafızalarımızdan silinmeyen büyük 1999 Marmara depremi üzerinden 20 yıl geçti. Bu büyük felaketten sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak dedik hepimiz. Ama sadece yakınlarını ve evlerini kaybedenler için geçerliydi bu. İç göçlere bağlı nüfus değişimi, iş değiştirmeler gibi çok önemli sosyal değişimler oldu kuşkusuz, ama planlama ve önlem için hazırlık konuları önemsenmedi, yetkililer büyük sözler verdi ama gerçekleşmedi. Çokça dile getirildiği gibi depremden de kar etmeye çalışan bir kesim cebini doldurdu. Bir de 1999 dan sonra gündelik yaşamımızda yer eden bazı kavram ve oluşumlar var: Kentsel dönüşüm, DASK, toplanma alanı gibi.. 

Kentsel dönüşüm:

Büyük Marmara Depreminden sonra çokça duyar olduk. Konuyla ilgili bir de kanunu var, 2012’de kabul edilmiş: Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun. Kanunun birinci maddesi şöyle diyor: Bu Kanunun amacı; afet riski altındaki alanlar ile bu alanlar dışındaki riskli yapıların bulunduğu arsa ve arazilerde, fen ve sanat norm ve standartlarına uygun, sağlıklı ve güvenli yaşama çevrelerini teşkil etmek üzere iyileştirme, tasfiye ve yenilemelere dair usul ve esasları belirlemektir.3[

TOKİ :

Günlük konuşmalarımızın içine bir de TOKİ girdi (Toplu Konut ve Kamu Ortaklığı İdaresi Başkanlığı). Sık sık ismi değişen Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na bağlı olarak çalışan TOKİ aslında 1984’de kuruldu ama 1999 depreminden sonra ismini daha sık duymaya başladık. Birçok yerde adı kentsel dönüşümle birlikte anıldı.

AFAD:

Kısa adı AFAD olan Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı 2009 da çıkarılan bir yasa ile kuruldu. Daha önce bu işlevi yerine getirmeye çalışan birden fazla kamu birimi vardı. İçişleri Bakanlığı’na bağlı Sivil Savunma Genel Müdürlüğü, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’na bağlı Afet İşleri Genel Müdürlüğü ve Başbakanlık’a bağlı Türkiye Acil Durum Yönetimi Genel Müdürlüğü kapatılarak bir çatı altında AFAD kuruldu. Önceleri Başbakanlığa bağlı olan kurum 2018’de İçişleri Bakanlığına bağlanmıştır.4 Türkiye’de yeni bir afet yönetim modelini uygulamaya koyduğunu söyleyen AFAD, önceliğin ‘‘Kriz Yönetimi’nden ‘‘Risk Yönetimi’ne” verildiğini iddia etmektedir. Günümüzde ‘‘Bütünleşik Afet Yönetimi Sistemi’’ olarak adlandırılan bu model, afet ve acil durumların sebep olduğu zararların önlenmesi için tehlike ve risklerin önceden tespitini, afet olmadan önce meydana gelebilecek zararları önleyecek veya en aza indirecek önlemlerin alınmasını, etkin müdahale ve koordinasyonun sağlanmasını ve afet sonrasında iyileştirme çalışmalarının bir bütünlük içerisinde yürütülmesini öngörmektedir.
5

Doğal Afet Sigortaları Kurumu (DASK):

1999 depremlerinden sonra Kanun Hükmünde Kararname ile ülke çapında bir yasal ve kurumsal düzenleme ile Zorunlu Deprem Sigortası sistemi ve “Doğal Afet Sigortaları Kurumu” (DASK) kurularak bu sigorta aracılığı ile depremlerin konutlara verdiği maddi hasarların karşılanması amaçlandı. Ancak sigorta yaptıranların oranı istenen seviyeye ulaşamadı. Ayrıca risk yönetimi bir bütündür ve devletin sorumluluğunda olması gerekmektedir. DASK aracılığı ile özel sigorta şirketleri para kazanmakta, risk yönetiminin bütünlüğü sağlanamamaktadır.

Toplanma alanları:

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Deprem ve Doğal Afet Komisyonu raporuna göre 17 Ağustos ve 12 Kasım 1999 depremlerinin ardından  İstanbul’da “Afet Acil Eylemi Planı” çerçevesinde 470 toplanma alanı belirlenirken bugün bu alanlardan sadece 77 tanesi kaldı. Bu toplanma alanlarının başka amaçlar için yapılaşmaya açıldığı bilinen bir konu. Peki toplanma alanı hakkında ne biliyoruz? Bu alanlar olası bir felakette insanların ayakta yan yana duracağı yerler midir yoksa acil geçici barınma yerlerinin kurulacağı alanlar mıdır? Kamu binalarının arka bahçesi, küçücük bir yeşil alan parçası gibi yeri ve büyüklüğü uygun olmayan alanlar olsa olsa insanların buluşma noktası olabilir, o da yıkım olmamışsa. Bir toplanma alanına kaç çadır kurulabilir? Kaç konteyner gelebilir, tuvalet ve su gereksinimi nasıl karşılanacak, aydınlatma nasıl sağlanacak gibi konular birkaç olumlu örnek dışında fazla tartışılmıyor ve adet yerini bulsun diye uygun olmayan yerlere bile toplanma alanı levhası konuyor.

Acil Ulaşım Yolları: 

 Marmara Depremi sonrasında üç yıllık bir çalışma sonrasında Ulaşım Koordinasyon Merkezi (UKOME) tarafından İstanbul’daki birçok ilçedeki  cadde ve sokak ‘1.Derece Afet-Acil Ulaşım Yolu’ ilan edilmişti. Bir kısmı otopark haline gelmiş bu yolların planları güncellenmediği gibi vatandaş da kentteki  park yeri sorunu nedeni ile yollara park ederek olası bir felakette geçişleri engellemiş oluyor.

Acil ulaşım yollarında olduğu gibi öneriler ve oluşturulan planlar iyi olsa da zaman içinde denetlenmez ve bilgiler güncellenmez ise işlevini yitiriyor, uzmanların emekleri de boşa gidiyor.

İmar affı:

Bu da deprem ve sel gibi olağan dışı durumlar için işin tuzu biberi oldu. 18 Mayıs 2018’de kısaca imar affı olarak nitelenen kanun ve İmar Kanununa eklenen geçici bir madde yürürlüğe girdi. Ülke genelinde 13 milyon konutu ilgilendirdiği söylenen bu uygulamada konutların önemli bir bölümü deprem bölgesinde bulunuyor.  Yani doğanın talan edilmesinin yanı sıra ruhsatsız ya da imar mevzuatına aykırı olarak eklenti yapılmış kaçak yapılar yasallaşmış oldu.

İçinde bulunduğumuz durum:

  • Yapı kalitesi: Geçtiğimiz günlerde 11 Kasım 2019’da TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu’nun düzenlediği İstanbul Deprem Çalıştayı’nda İnşaat Mühendisleri Odası İstanbul Şube başkanı Nusret Suna’nın söylediği gibi aradan geçen 20 yıla rağmen yapı stoku iyileştirilmedi, yapı güvenliği sağlanamadı ve yapı üretim süreci nitelikli hale gelemedi.
  •  Kentlerin afetlere hazırlık planları göstermelik olmaktan öteye geçmiyor. Ne halk ne de yöneticiler planlı bir hazırlık içinde değildir. Hazırlığın ve planlamanın önemi duyarlı bazı demokratik kitle örgütleri ve meslek odaları tarafından zaman zaman vurgulansa da olumlu sayılabilecek örnekler çok azdır. Yetkililer toplanma alanları ve acil ulaşım yolları konusunda görevlerini yapmamışlardır.
  • Kentsel dönüşüm riskli binaların dönüştürülmesinden çok bir kar kapısı haline gelerek kentlerde yeni riskler oluşturmaya başlamıştır.
  • Hastaneler, okullar ve üniversitelerin bir kısmı depreme dayanıklı olmadığı gibi dayanıklı olmaları için yeterince çalışma yapılmamıştır
  • Tehlikeli maddeler ile çalışan işyerleri, tüp depoları kentlerin içindedir. Bir depremin tetikleyeceği yangın ve patlamalar için önlem alınmamıştır
  • Toplum, duyarlı olan kesimler dahil, risk yaklaşımı, planlama, felaket sırasında ne yapacağı gibi konularda bilgisiz ve eğitimsizdir.
  • Bilgi kirliliği halkın aklını karıştırmaktadır.

O halde? Önce örgütleneceğiz, doğru bilgiye ulaşacağız ve hazırlanacağız. Mutlaka kayıp verilecektir, ama hazırlıklı olunursa sonuçların üstesinden daha kolay gelinir. Kaos karşısında çaresiz olunmaz.  Belki hazırlığa yakın çevremizden, evimizden, iş yerimizden başlayabiliriz.

Tüm halkın afet çalışanı olduğu ülke: Küba

Coğrafi konumu her türlü doğal felakete açık olsa bile neden Küba’da komşuları kadar fazla hasar görülmüyor? Yıkım olsa bile örneğin neden felaketin arkasından bulaşıcı hastalık salgını görülmüyor? Sık sık kasırgalar, hortumlar, sellere maruz kalan bu ülkede deprem de bir risk faktörü.

Soruların yanıtı, olağan dışı durumlar konusunda hem resmi kuruluşların hem de her Küba vatandaşının hazırlıklı olması ve bir planın içinde olması. Ulusal ve yerel düzeylerde mahallelerden okullara, yerel yönetimlerden bakanlıklara kadar her seviyede örgütlenme var. Birleşmiş Milletler yetkilileri de Küba’yı bu alanda örnek bir ülke olarak gösteriyorlar, aynı sağlık hizmetlerinde gösterdikleri gibi.

1963 yılında 1.200 kişinin ölümüne neden olan Flora Kasırgasının ardından Küba Sivil Savunması doğal afetlere karşı tüm ülkenin katıldığı bir tatbikat yaparak bu alandaki çalışmalarını geliştirerek bugüne geldi.  Artık kasırgalar önemli bir ekonomik kayba neden olsa da örgütlenme çalışmaları ile insan kaybı minimuma inmiş.

Küba’nın olağan dışı durumlar için örgütlenmesi merkezi bir sivil savunma sistemine dayanıyor. Bu tür durumlarda tüm ülke aynen askeri bir istilaya karşı yanıt verir gibi örgütlenmiş. Sivil savunmayı Devlet Konseyi Başkanı Devrimci Silahlı Kuvvetler Bakanlığı (FAR= Fuerzas Armadas Revolucionarias) aracılığı ile yürütür. Halkın Gücü (Poder Popular) il ve yerel yönetim meclisleri başkanları, ilgili bölgedeki Sivil Savunma başkanlarıdır.

 Halk zaten çok örgütlü olduğu için merkezi sivil savunma sisteminin en uç mahalleleri, köyleri, okulları harekete geçirmesi çok zor değildir. Bunu anlamak için Küba yönetim şemasını ve yönetime halkın katılımını iyi anlamak gerekir. 

Küba’da sivil savunma sistemi iki türlü işler:

  • Felaket ve savaş durumunda halkın korunması
  • Uyarının yaygınlaştırılması
  • Koruyucu çalışmalar
  • Güvenli yerlere tahliye
  • Tehlikeli maddeler nedeni ile oluşan risklerin yönetimi
  • Acil durum kuralları çerçevesinde vatandaşları hazırlamak
  • Yıkıma uğramış yerlerdeki acil kurtarma çalışmaları
  • Salgınlara karşı önlem ve hijyen ile ilgili çalışmalar
  • Kişisel varlıkların korunması
  • Felaket ve savaş durumunda sosyal altyapı, ekonominin ve doğal kaynakların korunması:

a) Yaşamsal sistemlerin ve kaynakların korunması (tesisler, ekipman, makine, hammaddeler,          gıda ve ilaç rezervleri, biyoteknoloji ürünleri, su kaynakları ve rezervleri, bilgi sistemleri, sağlık, ulaşım ve diğerleri) .

              b) Bitkilerin korunması  (bitki sağlığı ve tarımsal teknik önlemler).

              c) Hayvancılık ile ilgili ekonominin korunması (zooteknik, veterinerlik ve tahliye önlemleri).

              d) Risklere maruz kalan maddi kaynakların tahliyesi.

              e) Kültürel, bilimsel, teknolojik ve ekonomik mirasın korunması.

             f)  Üretim, hizmetler ve sosyal altyapının rehabilitasyonu (arızaların giderilmesi, toplumun yaşamsal hizmetlere tekrar kavuşması).

Küba’da olağan dışı durumlar yönetimi içinde çevre ile ilgili felaketler de yer alıyor.

Bütün bu çalışmaların ve örgütlenme zincirinin özetini Kübalı bir acil durum çalışanı yapmış: ‘ herhangi bir Kübalıya ‘sivil savunma’ nedir diye sorarsanız, ‘biziz!’ diye yanıtlar’.

Sistemi bir piramide benzetebiliriz, herkesin ve her kurumun rolü var bu piramit içinde.

Küba artık bu alandaki bilimsel bilgisini ve insan gücünü diğer ülkelerdeki felaketlere yardımcı olmak için de kullanıyor. Başta sağlık ekipleri olmak üzere Kübalı uzmanlar Nepal’deki depremden Afrika’daki salgınlara kadar birçok yerde insanlığın yararına çalışıyor.

Bir başka önemli konu da halkın sisteme olan güveni. Başka ülkelerde halk kasırga gibi erken uyarı yapılabilen felaketlerde özellikle hırsızlık korkusuyla evlerini terk etmek konusunda isteksiz olabiliyor ancak yetkililere göre Küba’da insanlar tahliyeye yardımcı ve dayanışma içinde. Örneğin 2016 yılında büyük hasar yaratan Matthew kasırgası nedeniyle 11 milyon nüfuslu adada 1,3 milyon insan tahliye edildi. Bu büyük bir örgütlenme ve güven gerektiren bir işlem. Sonuçta ekonomik gücü iyi olmayan ve yıllardır ABD’nin ekonomik ablukasının altında olan bir ülkeden söz ediyoruz.

Dünyada son elli yılda olan büyük depremlerden çıkarılan bazı sonuçlar:

  • Bir ülkenin ekonomisinin önemli bir bölümünün tek bir kentte toplanması sakıncalı sonuçlar doğurabilir. Bu konudaki ilk çarpıcı tahliller 1972 Managua (Nikaragua) depreminden sonra yapıldı. Ülke ekonomisinin hemen tüm önemli unsurları başkentteydi ve depremden sonra kentin çok önemli bir bölümü yıkılıp hasar görünce Nikaragua uzun süre kendini toparlayamadı. Gerçi Managua, toplumsal eşitsizliklerin çok çarpıcı olduğu, yoksulluğun kol gezdiği bir kentti zaten. Somoza diktatörlüğünden doğan hoşnutsuzluk üzerine şiddetli bir depremin gelmesi tarihsel bir fırsat oluşturarak ABD’nin tüm desteğine rağmen diktatörlüğü zayıflattı. Yolsuzluk da diz boyuydu, gelen dış yardımın önemli bir bölümüne iktidardakiler tarafından el konmuş, toplum için kullanılmamıştı.  Depremin sonuçları ve yolsuzluklar  1979’da Sandinistaların iktidarı almasını kolaylaştırdı. Aynı şekilde 1985’deki büyük  Meksiko City depremi sonrasında sağcı iktidar güç kaybetti.
  • Yukarda da yazıldığı gibi büyük felaketlerden sonra gelen yardımlar büyük yolsuzluklara neden olabilir. Olağan dışı durumlar fırsatçılar için kazanç kapısıdır.
  • Deprem bölgelerinde çok katlı binalar, iş merkezleri ve hastaneler yapmak mantıklı değildir. Bu büyük binalar depremden etkilenmese bile ikincil etkiler (yangın gibi) yüzünden zarar görebilir ve içinde kalanlar dışarı çıkma şansına erişemeyebilirler.
  • Dünyada gerekirse binaları yıkmadan da depreme hazırlık yapılabileceğinin çok güzel örnekleri vardır. Binaları sağlamlaştırmak yıkmaktan daha akıllıcadır. Bunun için Japonya, Yeni Zelanda, ABD gibi ülkelerde yeni yöntemler denenmektedir. Özellikle kamu binalarının sağlamlaştırılması çalışmaları önemlidir.
  • Her ülkenin ve bölgenin yapı malzemesi ve teknikleri farklıdır. Buna bağlı olarak konut, okul ve işyerlerinde deprem sırasında alınacak pratik kişisel korunma yöntemleri de değişebilir. Örneğin Japonya’daki hafif yapı malzemeleri ile yapılan binalar ile Ortadoğu’da toprak damlı  evler arasında çok fark vardır.

Olağan dışı durumlarda hastane ve sağlık kuruluşları

Sağlık kuruluşlarının bu gibi durumlarda iki önemli işlevi var; sağlık hizmetlerinin devamlılığını sağlayarak var olan hasta ve sağlık çalışanlarını korumak, felaketten sonra gereken acil sağlık hizmetlerini verebilmek.

 Bu iki işlev için özellikle hastanelerin güvenli yerler olması gerekir. Sadece binanın ve altyapının sağlam olması yetmez, tüm fonksiyonlarının daha fazla bir kapasiteye gereksinim olasılığını dikkate alarak çalışması gerekir.

Depremler karmaşık kompleks olağan dışı durumlara neden olabilir, örneğin yangın ve patlamalar gibi. Büyük binaların yangın ve patlamalardan etkilenme olasılığı her zaman var. Dünyada artık çok büyük hastanelerin yapımı önerilmiyor. Bu tür hastanelerin hem yönetimi zor hem de olağan dışı durumlarda hasar görüp devre dışı kaldıklarında toplumun büyük bir kesimi sağlık hizmeti alamıyor. Ayrıca bu büyük hastaneye giden ana yol arteri değişik nedenlerle kapanmış olabilir. Hastanede önü alınamayan bir salgın hastalık çıkabilir. Halbuki çok sayıda küçük ve orta ölçekli hastane olursa sağlık hizmeti sunmak için alternatifler artacağı gibi yönetim de kolaylaşır.  Türkiye’deki ‘Şehir Hastaneleri’ modeli olağan dışı durumlar için uygun değildir.  Türkiye’deki depremler, hastanelerin hizmetlerini gerekirse hastane bahçesinde ya da açık başka bir alanda verebilme olasılığını göstermiştir.

Dünya Sağlık Örgütü’nün ‘Olağan Dışı Durumlarda Güvenli Hastane’ el kitabında riskli bölgelerde yapılacak hastaneler için çok ayrıntılı kriterler belirlenmiş. Bu ayrıntılı kriterlerin en önemlileri özetle şunlar:

Yer seçimi: Yamaçta, toprak kayması olabilecek bir yerde, dere yatağında, sel basabilecek bir yerde yapılmaz

Yapı: Basit, dörtgen ya da kare şeklinde olmalı , deprem bölgelerinde beş kattan aşağı olmalıdır

Malzeme: Yanmayan ve toksik olmayan malzeme kullanılmalıdır. Dolaplar, raflar ve diğer ekipman sallanıp düşmeyecek bir şekilde sabitlenmelidir.

Uygun yerlerde hasta yataklarının kolay taşınabilmesi ve engelliler için rampalar yapılmalıdır.

Dipnotlar

  1. https://www.afad.gov.tr/kurumlar/afad.gov.tr/35429/xfiles/Turkiye_de_Afetler.pdf
  2.  “Brecht, Henrike; Deichmann, Uwe; Wang, Hyoung Gun. 2013. A Global Urban Risk Index. Policy Research Working Paper;No. 6506. World Bank, Washington, DC. © World Bank.
  3.   https://webdosya.csb.gov.tr/db/altyapi/icerikler/6306-sayili-kanun-20190927161544.pdf
  4.    https://www.afad.gov.tr/
  5.  https://www.afad.gov.tr/kurumlar/afad.gov.tr/35429/xfiles/Turkiye_de_Afetler.pdf
Not ekle
Yükleniyor...
İptal
İşaret/Notlar
Yükleniyor...
İşaretle
Kapat
Okur Giriş

Parolanızı mı unuttunuz
×
Signup

Already have an account? Login
×
Kayıp Parola

×