Gençlere “Ne Yapmamalı” öğütleri

Orta sınıf ideolojisi, tabiatı gereği sosyalizmin değerleri ve özüyle karşıtlık üretir. Bu karşıtlık; siyaset sahnesinde yahut siyasal alandan etkilenen geniş emekçi sınıflar içerisinde her zaman, her koşulda ve her siyasal kesitte gözle görülür olmayabilir.

İdeolojiler alanındaki hesaplaşmanın seyri, işçi sınıfının ülke siyasetindeki gücü bu açıdan belirleyendir. Ülkemizde de böyledir. Ülkemizde sermaye sınıfının içerisinde olduğu kriz, bu krize Erdoğan merkezli bir otoriterleşme ile üretilmeye çalışan yanıt, bu merkezden toplumun kimi alanlarına dönük yürütülen müdahale ve operasyonlar, sermaye sınıfının bir bütün olarak toplumu “mutlu” edememesi, işçi sınıfının gücünün siyasal alanda hissedilememesi; orta sınıf ideolojisi ile işçi sınıfı ideolojisi arasındaki karşıtlığı bulanıklaştırmaktadır.

Uzun bir zamandır toplumda var olan/yaratılan Erdoğan’a karşı birleşme fikri, bir yönüyle bu karşıtlığın örtülü hale gelmesiyle ilgilidir. Denklem tersten kurulduğundaysa, her birleşme tartışması karşıtlığın üzerinin örtülmesine su taşımıştır. Sosyalizmin değerlerinin toplumla kurduğu bağların zayıflamasının, solun örgütlü bir güç olarak ideolojiler alanına dönük müdahalelerinin etkisizleşmesinin; Erdoğan karşıtlığı cephesinin unsurları, içeriği ve talepleri açısından sürekli sağa çekmesinin önemli sebeplerinden biri de budur.

Erdoğan’ın toplum ve özellikle de emekçiler üzerinde yarattığı tahribat ve sermaye sınıfının bu tahribata çıkış projesi sunamaması sol’u orta sınıf ideolojisine yaklaştırmıştır. Burada “sol”, genel olarak soldur. Maalesef, birbirine ideolojik konumlanış ve siyasal talepler açısından yakınlaşan iki sınıf arasında diğerine yaklaşan sol’dur. Sol, ülkemizin içerisinde yer aldığı konjonktürde; ideolojiler alanındaki basınç altında ezilmiş, yeterli direnci gösterememiş, kendi değerlerinin yerini orta sınıf ideolojisinin almasına boyun eğmek durumunda kalmıştır.

Seçimler, ittifaklar, oylar, sandıklar, adaylar ve bunlar üzerine yürütülen tartışmalar; solun her geçen gün, her geçen seçim güçsüzleşmesine sebep olmuştur. Ve maalesef; “Her seçim bir vaz geçim” klişesi sol için geçerli hale gelmiştir. Varlık sebebini Erdoğan karşıtı cepheyi güçlendirmeye ve seçim kazanmaya odaklayan sol siyaset; her seçimde, on yıllar boyu süren sınıf mücadelelerinin kazanımları sonucunda elde ettiği kendine ait değerlerden vazgeçmek durumunda kalmıştır.

Çizmeye çalıştığımız genel çerçevenin mutlak olarak gençlik için de geçerli olduğunu, hatta pratikte uygulama alanını daha fazla gençlik içerisinde bulduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Gençlik dediğimizde ise üniversite ve lise öğrencilerinin ötesini düşünmek gerekiyor. Birkaç yıldır çalışan, kendi mesleği dışında geçici işlerde çalışan, iş arayan, henüz mezun veya okumakta olan belirli bir yaş aralığını kastediyoruz.

Günümüze bakıldığında sol ve gençlik ilişkilenmesi üzücüdür. Sol siyaset geleneksel alışkanlığını yitirmiş, gençlikle kurduğu kuvvetli bağı kaybetmiştir. Türkiye’de TİP’li yıllardan başlayarak, gençlik ve gençlik mücadelesi sosyalizmin değerleriyle örülmüş, devrimci bir hattı temsil etmiştir. Bu sadece ülkemizde değil, tüm dünyada sosyalizmin ideolojik ve siyasal alandaki gücüyle ve işçi sınıfının ülkemizdeki yükselişi ile mümkün olmuştur.

Gelinen noktada ise sol siyaset; gençlikle örgütsel ve fiziki temasını neredeyse kaybetmiştir. Geleneksel hareketler, devrimci örgütler; üniversitelerde ve özellikle liselerde iddialarını geri çekmek, hedeflerini daraltmak zorunda kalmıştır. Siyasal hareketlerin gençlik örgütleri için mücadele alanlarındaki iddia, var olma çabasına kadar daralmıştır.

Kaybedilen sadece örgütsel mevziler değil; gençlik alanında süren ideolojik mücadele sol çok önemli kayıplar yaşamıştır. Bu durumun önemli sonuçlar doğurduğu söylenebilir.

Birincisi; Türkiye solu ile gençlik arasındaki açı giderek artmaktadır. Bu durum yeni kuşakları etkileyemeyen solun toplumsal mevzilerinin daha hızlı erimesiyle sonuçlanmaktadır.

İkincisi; Türkiye solu sosyalizm bayrağını, mücadelesini, kültürünü, değerlerini yeni kuşaklara aktaracak; yeni kuşaklar içerisinde örgütlenecek kadrolara ulaşamamaktadır.

Üçüncüsü; Türkiye solu ile gençlik arasındaki etkileşim, sadece siyasal etkileşimi anlamamak gerek, giderek daralmaktadır. Sol, gençliğe temas ettiği alanları, bir bir terk etmektedir. Bunun doğal sonucu olarak, solun genç kadroları da temas yüzeyini arttıracak etkinliği ve beceriyi gösterememektedir.

Dördüncüsü; solun bıraktığı boşluk, gençlik içerisindeki kendi kadrolarının tipolojisini de etkilemektedir. Türkiye solu gençliğe dönük müdahalelerini; devrim fikrinden, devrimci kültürden uzak, teoriyi önemsiz ve hatta değersiz gören, emek vermeye değil, kısa yoldan çözümlere inanan, mücadelenin tarihsel ihtiyaçlarını ve sorumluluklarını kavrayamayan bir kadro topluluğu ile gerçekleştirmek zorunda kalmaktadır. Bu kadro topluluğu; siyasal mücadele içerisinde, gündelik hayatında, gelecek planları yaparken örgütlü bir öğretiyle değil, orta sınıf ideolojisinin belirleniminde hareket etmektedir. Bu bir anlamıyla kapitalizm karşısında güçsüzleşmiş bir kadro kuşağını ifade etmekte, diğer yanıyla da kültürel anlamda bir çürümeye denk düşmektedir.

Beşincisi; Türkiye gençliği, orta sınıf ideolojisinin saldırılarına daha fazla maruz kalmakta, bu ideolojik konumlanışla hayat karşısında pozisyon almaya çalışmaktadır. Türkiye solunun, gençliği bu anlamda yalnız ve çaresiz bıraktığını söylemek; her türlü kısıt ve baskıya rağmen acımasızlık olmayacaktır. Son olarak, bu tablo Türkiye gençliğini örgütsüzleştirmektedir. Gençliğin, örgütlenme fikri ve örgütlerle arası açılmaktadır. Bu yalnızca korku ile açıklanmamalıdır. Bu ağırlıklı olarak, örgütlü mücadeleye inançsızlıkla alakalıdır.

Sermaye sınıfının gençlikle kurduğu ilişkiyi bir de bu gözle okumakta fayda var. Çünkü işsizlik, geleceksizlik, hayat pahalılığı, gündelik hayata müdahale, dinsel baskı, kapitalizmin gençliği ehlileştirme mekanizmalarıdır. Kendisine potansiyel olarak karşıtlık üreten bir yaş kuşağını bir yandan ehlileştirirken, diğer yandan bu yaş kuşağına bir hayat nosyonu sunulmalıdır.

Orta sınıf ideolojisi burada devreye girmektedir. Ve solun gençlik alanında bıraktığı her boşlukta, orta sınıf ideolojisi/ideologları gençliğin kulağına fısıldamaktadır. Böylelikle bütünlüklü olarak bir gelecek vadetmekten uzak sermaye sınıfı, orta sınıf aracılığıyla, gençlere ne yapacağına dair yol gösterememekle birlikte, ne yapılmaması gerektiğini öğütlemektedir.

Örnek vermek gerekirse, genç işsizliğin yüzde 30’lara dayandığı bir ülkede, gelecek vaadi sunmanın sınırları vardır. Neredeyse gençlerin çoğunluğu, bu sınırların acı bedeli ile yüzleşmektedir. Böyle olmaması için önerilen yolların da kâr etmemesiyle, orta sınıf ideologları fısıldar: Sesinizi çıkarırsanız, sicilinizi kirletirseniz, örgütlenirseniz, hakkınızı ararsanız işsiz kalırsınız.

Örnekten de yola çıkarak, vurgulamakta fayda var. Sermaye sınıfı bir yaş kuşağına saldırırken, bütüne dönük müdahalelerde bulunur. Siyaset, işsizlik, dinci gericilik vb. araçlarla gençliğin bütününü hedef alır. İkna edilemeyen ve baskı altında tutulan gençler, düzen dışında bir arayışa yönelmesin diye, tek tek hayatlarını esir almaya çalışırlar. Orta sınıf ideolojisinin fısıltıları burada devreye girer.

Gençliğe dönük orta sınıf tezlerine bu çerçevede bakmak ve değerlendirmek anlamlı olacaktır. Ve bu alanı boş bırakmama sorumluluğu ile. Türkiye solunun, sosyalizm mücadelesinin orta sınıf ideolojisiyle hesaplaşarak yola alabileceğini bilerek. Gençliği yalnız, çaresiz, örgütsüz bırakmayarak…

Ne Yapmamalı’cılar ve üfürdükleri

Orta sınıf ideolojisi ya da ideoloğu deyince insanların gözünde, cüzdanı kalın beyaz yakalılar canlanıyor. Ya da vaktiyle Radikal’de, Taraf’ta vs. yazan tipler. Sadece bunlar canlanmasın.  Gelirinden, mesleğinden bağımsız hatta çoğu örnekte mensubu olduğu sınıftan bağımsız otomatik bir mekanizma işler. Yüzler, mekânlar değişir, örnekler değişir, yaşamlar değişir ama tezler değişmez. Değişemez, çünkü bir yanıyla çürüyen sistem gençliğe ötesini sunamaz.

  • Sosyalizm mi kaldı, uzak dur. Herkes kendini kurtarır, sen ortada kalırsın.

En tipik başlangıç cümlesidir. Hatta o kadar yaygın kullanılır ki, anti-komünist olmaya yahut sol düşmanı olmaya filan gerek yoktur. Şimdilerde yürürlükte olan versiyonlarını solcu olsanız bile arkanıza rahatça yaslanarak üfürebilirsiniz. Değişmeyen argümanlara (Sovyetler bile çözüldü, bizim topraklar tutmaz vs.) dur bakalım bir Tayyip gitsin, sonrasına bakarız eklenmiştir. Hatta o kadar ki kapitalizmin ne kadar kötü olduğunda bile anlaşırsınız, kapitalizmde bir çıkış yolu olmadığında da. Ama kapitalizmin yıkılması mı? Mümkün değil. Zaten aslında sorsanız sosyalizm de fena değildir der, ama adamlar sistemi öyle bir kurmuştur ki asla yıkılmayacaktır. Sen Sovyetler dersin ama yıkıldı der. Ama hani mesele kapitalizmin yıkılmamasıydı, yıkılmış işte dersin. Hep eskiyi anlatıyorsun der. E, Küba dersin. Bi o kaldı başka örnek var mı der. Bir tek kapitalizmin yıkılabileceğini söylemez. Tavsiyen ne deyince de boş ver uğraşma boş hayallerle der.

  • İktidar mı? Ne iktidarı alması! Biz daha eteğimizle, biramızla sokakta yürüyemiyoruz. Otur oturduğun yerde.

Salık edilen şudur: dünya düzdür. Orta Çağdakinden daha düz hatta. Bilim düşmanıdırlar çünkü akıl düşmanı. Paraya dönüştürülemeyecek bilgiyi sevmezler. İsterler ki, insanlık tarihini unutalım, tarih nasıl ilerlemiş bihaber olalım. Bir kere bildiğimizde ve kendilerine hatırlattığımızda da hep aynı ukala cevabı alalım: Hayat bu, hayat… Öyle kitaptaki gibi olmuyor, o işler. Sanki Fransa’da devrim oy çokluğuyla yapılmış; sanki Büyük Ekim Devrimi Avrupa’nın en gerici toplumlarının başında gelen Rusya coğrafyasında gerçekleşmemiş, sanki bugüne kadarki ilerici hamleler iktidar üzerine verilen bir kavganın sonucu kazanılmamış. Onlar diyor ya, öyledir. Önerdikleri şudur: Abi ver oyunu işte. Kime? Ya işte Tayyip’e verme de… Başka? Git müşahit ol, hatta git istiyorsan komünistlerden ol. Sonra? Sonrası Allah kerim işte, olmazsa diğer seçime. Arada ne yapacağız? Ne istersen… Gez, takıl daha gençsin, üniversitedesin, büyükşehirdesin. Sevgili filan yap. Ben mi öğreteceğim sana. Ama boş işlerle uğraşma.

  • Madem çok biliyorsun, bu işleri okulu bitirdikten sonra yap. Mesleği eline almadan sen bir hiçsin.

Bu yetişkin bir orta sınıf mensubunun en tipik refleksidir. Hayat; çalıştığı işten, insanlar etraflarında gördükleri insanlardan, gelecek yükselebilecekleri mevkiden, korku ise pozisyon düşmekten ya da işsiz kalmaktan ibarettir. Mesela hafta sonu kurulacak rakı sofrasını instagramdan paylaşabilmek ve kimler oturduğu kadardır hayat. Bunu yapamayan siyaset mi yapacaktır. Kapitalizmin geldiği noktada bir kişinin bir işte ortalama kaç yıl kalabildiğinin, işten atma oranlarının ve sayılarının, işsizliğin geldiği boyutun, rakı sofrasında kendisine servis yapan öğrenci işçilerin hangi şartlarda okuduğunun ya da çalıştığının, kendisi dışında çalışan milyonlarca emekçinin taleplerinin bir önemi yoktur onun için. Durmadan der ki: İşin olsun, yüksel, yüksel, yüksel. O zaman yaparsın siyasetini. Kim takacak seni bu halde? Yan meyhanede çalışan arkadaşım. Binlerce öğrenci kafede, barda, plazada, inşaatta çalışıyor. Yani? Yanisi şu, benim gibi binlerce var. Bırakın bu işleri, öyle öğrenci takımıyla olacak işler değil bunlar, daha kendi paranızı kazanmıyorsunuz. E, kazanıyoruz işte çalışıyoruz. Üç kuruş parayı mı diyorsun? Bir evlen, çoluğun çocuğun olsun ondan sonra görürüm ben seni… (bu konuşmanın bittiğine hiç tanık olunmamıştır. Ya telefon çalar ya gece biter ama hep son söz şu olur, boş ver bu işleri. Okulunu bitir, işini mesleğini al eline önce.)

  • Böyle yaparsan işsiz kalırsın. Adamlar herkesi fişliyor. Yarın bir gün bak, güvenlik soruşturmasından geçemezsin.

En çok kendileri mutsuzdur yaşadıkları hayattan. Sorsan bu da hayat mı be, derler. Avrupa’da kendi yaptıkları işte çalışanların insan yerine konduğundan dem vururlar. Ama iş hak aramaya geldiğinde kendi haklarını aramaktan acizdirler. Koşul, şart, yer, durum onlar için önemsizdir. Hak aramak normal insani bir tutum olmamalı, en son başvurulacak yöntem olmalıdır. Mesela derler ki: Sen üniversite yemekhane fiyatları 50 kuruş zamlandı diye ortalığı ayağa kaldırıyorsun.Yarın bir gün patronun gelecek diyecek ki, artık çalışanlara yemek vermiyoruz. Sesini çıkaramayacaksın. Yanındakiler de koyun gibi kabul edecekler. O yüzden şimdi sus ki bari sicilin kabarmasın, fişlenme de en azından girebilecek işin olsun. Hak aramak mı suç oldu? Suç değil, enayilik. Enayilik hakkını yedirmek değil mi? Öyle de yanında hiçbir zaman kimse durmuyor. Mesela iş başvurusu yaptığında, beraber eylem yaptıkların olmayacak yanında. Ya da yemek hakkımız dediğinde, kimse seni savunmaz patrona karşı. Örgütsüzlükten bunlar hep, örgütlü olunca böyle olmuyor, bir sürü örneği var. Örgütlenmek mi? Onlar hep kitaplarda, filmlerde kaldı. Sen de fazla şey etme, örgüt mörgüt uzak dur.

  • Bir tane hayatın var, onu da böyle heba etme. Elindekilerin kıymetini bil.

İşte işin püf noktası budur. Hangi siyasi görüşe yakınsadığından, hangi gelir seviyesinde yer aldığından, hangi aileden geldiğinden bağımsız olarak, yücelttikleri tek kavram vardır: Ben. Ben kavramı o kadar önemlidir ki; hayat denilen şey, ben kavramının erişebildiği kadar, sahip olabildiği kadardır. Gerisi elbette o kadar önemsiz değildir ama hiçbir şey de ‘ben’ kadar önemli değildir. Der ki, sen insanlar için mücadele ediyorum diyorsun, ama insanların umurunda değil. Bırak kıymet bilmez onlar. Sen kendini kurtar, aileni kur, paranı kazan boş ver. Hayata hep ben merkezli bakarlar ve eder olarak gördükleri tek şey, ‘ben’in tüketebildikleridir.

  • Mühendis olmuşsun ne güzel. Adama değer vermiyorlar bu memlekette. Çık yurtdışına, hem dil öğrenirsin. Dönmek istersen, o zaman aranan adam olursun. El üstünde tutarlar. Fırsatın varken sürünme buralarda.

Memleketi beğenmeme, insanını beğenmeme; değişmeyeceğine, değiştirilemeyeceğine dönük mutlak inanç. Çözüm ise basittir. Çık yurtdışına, kurtul bu sefaletten. Kolay çözümcü, köşe dönmeci olduklarından derler. Memleketlerine, insana, hayata yabancılaştıklarından. Sabahtan akşama çalışsalar bile, başta kendilerininki olmak üzere emeğe yabancılaştıklarından. Ortada duran yanlışlığı görüp, değiştirmek için adım atma cesaretini bir kere bile gösterememiş olduklarından. Sonra derler ki, ne vadediyor bu ülke? Gelecek. Bu ülke mi, dalga geçiyorsun. Yoo geçmiyorum. Anana, babana bak sefalet içinde yaşıyorlar. Onlar gibi mi olmak istiyorsun. İşte ben de onu diyorum. Bizim ülkemiz güzel. Hem anam, babam, arkadaşlarım, sevdiklerim burada. E, tamam işte. Onlara da para yollarsın. Daha rahat yaşarlar. Tutturmuşsun bir şey, hayatın gerçekleriyle yüzleşmekten kaçıyorsun. Büyü biraz, büyü.

Bu tezler, diyaloglar gerçek. Hem bu kadar da değil, dahası da var. Hepsinin hayatımızda karşılığı da var. Gençlere bakınca hayalperestler görüyorlar.

Bir konuda haklılar. Gençlik yaşadığı sorunları, ileri sürdükleri gibi, tüm bu tezleri elinin tersiyle ittirerek, yok sayarak ya da ‘feda kuşağının’ bir üyesi olarak bedeli buysa öderiz’le göğüsleyemez. Göğüsleyemiyor.

Zaten bundan kaçınmak lazım. Ayaklarımızın yere basması gerekiyor. Gerçekler ortada duruyor ve ülkemiz gençleri, gerçekliği acı bir şekilde tecrübe ediyor. İşsizliğin, fişlenmenin, güvenlik soruşturmasının, okurken çalışmanın, iş görüşmelerinin nasıl sonuçlandığının, yoksulluğun ne olduğunun; gençler farkında.

Türkiye solu bu gerçekleri reddederek değil, bu gerçeklere somut çözümler üreterek yola devam etmek zorunda. En başta bir gerçeği sadeleştirmek ve en yalın haliyle örgütlemek gerekiyor. Kapitalizmin nimetleri bitmiştir. Kaçarak, öteleyerek, günü kurtararak kurtulunmuyor.

Ve sancılı süreçlerden geçerken, sürekli kendini kurtarmayı öğütleyen ve ne yapmama’lıyı anlatanlara karşı; gençliğe, solun değerlerini taşımak gerekiyor. Sakin, olgun, akıl yoluyla; dayanışmayı, örgütlülüğü, kültürümüzü öne çıkararak.

İdeolojik mücadeleyi genişleterek ve gençlikle temas yüzeylerini arttırarak. Sosyalizmi ve değerlerini yaygınlaştırarak.

Gerçek sorunlara, gerçek cevaplar. Sosyalizm, tarihsel meşruiyetini buradan alıyor.

Bu düzende tatmin olma ihtimali kalmamış milyonlarca gence, sosyalizm bir seçenek olarak ulaştırılmalıdır. Milyonlarca genç, düzen hayatlarını esir almaya çalıştığı dönüm noktalarında yalnız bırakılmamalıdır. Örgütlülüğün nimetleriyle ve gücüyle her düzeyde tanıştırılmalıdır.

Aksinin mümkün olmadığı hem diyaloglardan hem fısıltılar kümesinden hem de gerçek hayattan tecrübe ile sabittir.

Not ekle
Yükleniyor...
İptal
İşaret/Notlar
Yükleniyor...
İşaretle
Kapat
Okur Giriş

Parolanızı mı unuttunuz
×
Signup

Already have an account? Login
×
Kayıp Parola

×