J. Stalin ve Roy Howard Arasındaki Görüşme

Aşağıdaki görüşme 1 Mart 1936 tarihinde Moskova’da gerçekleşmiştir. Stalin ile görüşme yapan kişi ABD’deki Scripps-Howard Medya Grubu Başkanı Roy Howard’dır. Görüşmenin yapıldığı dönem bir çok açıdan olağanüstü bir dönem olarak adlandırılabilir. Yoğun bir sanayileşme hamlesi içinde olan SSCB 1936 yılında İkinci Beş Yıllık Planı başarıyla uygulamaktadır. Uluslararası arenada İtalya’da Mussolini, Almanya’da Hitler iktidardadır. İspanya İç Savaşı ise başlamak üzeredir. Uzak Doğu’da Japon askerleri Mançukuo kukla devleti aracılığıyla Çin topraklarını işgal etmiş durumdadır.

Röportajın sonlarına doğru Stalin tarafından dillendirilen “Amerikan demokrasisi ve Sovyet sisteminin barış içinde birarada yaşayabilir” kısmı ilginçtir. Elbette Stalin’in emperyalist ülkeye dair hayalleri yoktur. O dönemde Sovyetler Birliği’ne karşı beslenip büyütülen faşizmin arkasındaki en büyük destekçinin ABD olduğu bilinmektedir. Stalin’in röportajdaki söyleminin hedefinde büyük ölçüde  ABD kamuoyu olduğu söylenebilir. ABD’de güçlenen ve özellikle 2. Dünya Savaşı sırasında Sovyet halkı yararına uluslararası kamuoyunun oluşturulmasında olağanüstü çabaları olmuş olan Amerikan Komünist Partisinin önünü kesmemek adına bu yönlü açıklamaların yapıldığını varsaymak yanlış olmayacaktır. Nitekim özellikle Nazi işgalinden kurtarılan her ülkenin bağımsızlığının ardından Kızılordu’nun saygınlığı artmış, dünya kamuoyunda Sovyet halkının ve sosyalizmin prestiji yükselmiştir. Emperyalizm eliyle başlatılan Soğuk Savaş ve ABD’deki McCarthyci cadı avları eliyle bu algının geriye çekilmesi başarılmış, Batı kamuoyunda komünizm canavarı imgesi sık işlenir hale gelmiştir.


Söyleşi: Roy Howard
 

Howard: Sizce Japonya’da yaşanan son olayların1 Uzak Doğu bölgesine ne gibi etkileri olacak?

Stalin: Bunu söylemek oldukça güç. Sonuçları öngörebilmek için elimizde çok az bilgi var. Tablo yeterince açık değil.

 

Japonya eğer uzun zamandır beklendiği şekilde Dış Moğolistan’a askeri müdahalede bulunursa Sovyetlerin tutumu ne olacak?

Eğer Japonya Moğolistan Halk Cumhuriyeti’ne saldırıp, bağımsızlığına tecavüz ederse Moğolistan Halk Cumhuriyeti’nin yanında oluruz. Litvinov’un2 yardımcısı Stomonyakov konumumuzu Moskova’daki Japon büyükelçisine aktararak, 19213 yılından beri Moğolistan Halk Cumhuriyeti’yle Sovyetler Birliği arasındaki dostluk ilişkisine vurgu yaptı. 1921 yılında yaptığımız gibi bugün de Moğolistan Halk Cumhuriyeti’nin yanında olacağız.

 

Ulan-Bator’a yönelik bir Japon askeri harekâtı SSCB’nin müdahalesi için yeterli bir sebep midir?

Evet.

 

Son gelişmeler bölgede Sovyetlerin saldırganlık olarak tanımlayabildiği yeni Japon faaliyetlerine yol açtı mı?

Bildiğim kadarıyla Japonlar Moğolistan Halk Cumhuriyeti sınırına askeri birlik kaydırmaya devam ediyor ancak gözlemlenen yeni bir sınır çatışması mevcut değil.

 

Görünen o ki Sovyetler Birliği, Almanya ve Polonya’nın Sovyetler Birliği’ne yönelik saldırgan planlara sahip olduğuna ve askerî bir işbirliği peşinde olduklarına inanıyor. Ancak Polonya, üçüncü bir ülkeye saldırmak amacıyla hiçbir yabancı ülke silahlı birliğinin topraklarına girmesine izin vermeyeceğini dile getirerek bu tür bir yaklaşımı protesto etmişti. Sovyetler Birliği, Almanya tarafından gelebilecek nasıl bir saldırı öngörüyor? Alman birlikleri hangi bölgede veya hangi yönde harekât düzenleyebilir?

Tarih bize gösteriyor ki, eğer bir devlet diğer bir devlete savaş açmak isterse, bu ülkeler komşu bile olmasalar saldırmak istenen devlete erişebilecek sınırlara ulaşmaya çaba gösterilir. Genellikle saldırgan devlet bu şekilde bir sınır bulur.  Bu sınır ya zorla ele geçirilir, 1914 yılında Almanya’nın Fransa’ya saldırabilmek için Belçika’yı işgal etmesi örneğinde olduğ gibi, ya da bu sınır “ödünç alınır”, 1918 yılında Leningrad üzerine yürüyen Almanya, Letonya topraklarını bu şekilde kullanmıştır. Almanya’nın emelleri için hangi sınır bölgesini kullanacağını bilemiyorum ama Almanya kendisine istediği sınır bölgesini “ödünç” verecek bir devlet bulacaktır.

 

Görünen o ki, bugün tüm dünya yeni bir büyük savaşın çıkacağını öngörüyor. Eğer bu savaş engellenemezse Bay Stalin, sizce ne zaman patlak verir?

Bunu da öngörebilmek çok zor. Savaş ansızın patlak verebilir. Günümüzde artık savaşlar ilan edilmiyor. Doğrudan başlıyor. Ancak buna rağmen barış yanlısı cephe gün geçtikçe güçleniyor. Barış yanlıları açık faaliyet yapabiliyor. Kamuoyunun gücüne dayanıyorlar. Ellerinde Milletler Cemiyeti gibi kurumlar var örneğin. Barış yanlılarının avantajı burada. Güçlerini savaşa karşı olan geniş halk yığınlarından alıyorlar. Dünyada savaş isteyen tek bir halk bulunmuyor. Barışın düşmanları ise gizlice çalışmak zorundalar. Onların da dezavantajı bu. Yeri gelmişken söyleyeyim, tam da bu sebepten ötürü son çare olarak askeri bir maceraya kalkışabilirler. Barış yanlılarının en son başarısı ise Fransız-Sovyet Yardımlaşma Antlaşması’nın Fransa Parlamentosunda onaylanmasıdır. Bu antlaşma ne olursa olsun barış düşmanları için bir engel teşkil edecektir.

 

Bay Stalin, eğer savaş çıkarsa sizce patlak verme ihtimali en yüksek olan bölge hangisidir? Savaş bulutları nerelerde toplanıyor, batıda mı doğuda mı?

Bana sorarsanız savaş tehlikesinin olduğu iki bölge var. İlki Uzak Doğu, Japonya’nın hakim olduğu bölgede. Aklıma Japon askerî yetkililerin diğer devletlere yönelik tehditkâr açıklamaları geliyor. İkinci tehlikeli bölge ise Almanya’nın merkezinde olduğu bölge. Hangisinin daha tehditkâr olduğunu söylemek zor ancak ikisi de gerçek ve ikisi de aktif. Bu iki ana eksenin yanısıra ikincil olarak İtalya-Etiyopya savaşını da gözönüne almak gerek. Halihâzırda Uzak Doğu bölgesindeki tehlike daha aktif. Ancak tehlikenin merkezi Avrupa’ya kayabilir. Bunu örneğin Bay Hitler’in bir Fransız gazetesine verdiği röportajdan anlayabiliyoruz. Röportajda Hitler barışçıl şeyler söylüyor görünse de “barışseverliğinin” arasına serpiştirdiği söylemlerle Fransa ve Sovyetler Birliği’ni doğrudan doğruya tehdit ederek bu söylemi boşa düşürüyor. Görüyorsunuz, Bay Hitler bile barıştan bahsederken tehditleri dilinden düşürmüyor. Semptomatik bir durum.

 

Sizce bugün başımızdaki savaş belasını besleyen durum veya şartlar nelerdir?

Kapitalizm.

 

Kapitalizmin özellikle hangi alandaki yansıması?

Emperyalist yanı ve zorla gasp eden yönü. İlk Dünya Savaşı’nın nasıl ortaya çıktığını hatırlarsınız. Dünyayı yeniden paylaşma sevdasından. Bugün de aynı arka plan geçerlidir. Önceki nüfuz alanları, bölgeleri, hammadde kaynakları, piyasalar vb ile ilgili paylaşım sırasında haklarının yendiğini düşünen kapitalist devletler var ve bunlar kendi lehlerine olacak şekilde yeni bir paylaşımın özlemindeler. Emperyalist aşamasında olan kapitalizm, yazılı yasalar içinde yer almasa da uluslararası anlaşmazlıkların halledilmesi için savaşın meşru bir araç olduğunu savunan bir sistemdir.

 

Sizin deyiminizle kapitalist devletlerde, Sovyetler Birliği’nin kendi siyasi teorilerini diğer devletlere empoze etmesine yönelik bir korku mevcut olamaz mı?

Bu tür korkular yersizdir. Eğer Sovyet halkının komşu devletlere bu tarz bir değişiklik için müdahale edeceğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Elbette Sovyet halkı komşu ülkelerin yönetim şekillerinin değişmesini ister ancak bu sorun komşularımızın sorunudur. Eğer gerçekten iktidardaysalar komşu devletlerin Sovyet halkının fikirlerinden neden korkmaları gerektiğini bilemiyorum.

 

Bu açıklamanızı Sovyetler Birliği’nin dünya devrimine ulaşma plan ve amacından vazgeçtiği şeklinde yorumlayabilir miyiz?

Bizim hiçbir zaman böyle bir plan ve amacımız olmadı.

 

Hiç kuşkusuz siz de kabul edeceksiniz Bay Stalin, dünyanın büyük bir çoğunluğu sizin hakkınızda farklı bir görüşe sahip.

Bunun kaynağında yanlış anlama var.

 

Trajik bir yanlış anlama mı?

Hayır, komik belki de trajikomik bir yanlış anlama. Bakın, biz marksistler diğer ülkelerde de devrimler olacağına inanırız. Ancak bu devrimler ancak o ülkenin devrimcileri bunu olası ve gerekli olarak değerlendirdiğinde gerçekleşebilecektir. Devrimin ihraç edilmesi tezi saçmalıktır. Eğer yapmak istiyorsa her ülke kendi devrimini yapacak ve yapmak istemiyorsa da o devrim olmayacaktır. Örneğin bizim ülkemiz devrim istedi ve başarılı oldu, şimdi yeni ve sınıfsız bir toplum inşa ediyoruz. Ancak bizim diğer ülkelerde de devrim yapma peşinde olduğumuz, onların hayatlarına müdahale etme niyetinde olduğumuz yanlıştır ve bizim hiç bir zaman savunmadığımız bir tutumdur.

 

SSCB ile ABD arasında diplomatik ilişkilerin kurulması sırasında Başkan Roosevelt ile Litvinov propaganda konusunda benzer bakış açılarını paylaştılar. Litvinov’un Başkan Roosevelt’e yazdığı mektubun dördüncü paragrafında4 Sovyet hükümetinin “topraklarında siyasi veya sosyal düzeni zor kullanarak değiştirmeyi veya iktidarı alaşağı etmeyi veya alaşağı etmeyi planlamayı amaç edinmiş örgütlerin, grupların veya bu türlü bir kurumun temsilcilerinin faaliyetlerine engel olacağını, topraklarında bu türlü örgütlerin kurulmasına veya ikamet etmesine izin vermeyeceğini kabul eder” şeklinde bir ifade var. Bay Stalin, eğer bu dördüncü maddedeki davranış biçimi Sovyetler Birliği’nin çıkarlarıyla uyumsuzsa veya kontrolü dışındaysa Litvinov neden bu metne imza attı?

Alıntı yaptığınız maddedeki sorumlulukların yerine getirilmesi tamamen bizim kabiliyetimiz dahilindedir, bu zamana kadar bu sorumluluklarımızı yerine getirdik, gelecekte de yerine getireceğiz. Anayasamıza göre siyasi göçmenler topraklarımızda ikamet etme hakkına sahiptir. Biz de aynen Birleşik Devletlerde olduğu gibi siyasi göçmenlere sığınma hakkı tanıyoruz. Açıktır ki Litvinov bu mektubu imzaladığında bahsedilen yükümlülüklerin iki ülke için de geçerli olduğunu düşünüyordu. Sizce Bay Howard ABD topraklarında bulunan Rus Beyaz Ordu5 mensubu kişilerin ABD vatandaşlarından aldıkları destekle, bulundukları yerlerde kapitalizm lehine, Sovyetler aleyhine propaganda yapmaları, terörist grupların temsilciliğine soyunmaları Roosevelt-Litvinov mutabakatına aykırı  değil mi? Bu kişilere ABD yasaları gereğince sığınma hakkının tanındığı aşikâr. Ancak bize kalsa yasadışı emelleri kimi hedef alırsa alsın topraklarımızda tek bir teröristin bile barınmasına izin vermezdik. Anlaşılıyor ki ABD’de sığınma hakkının bizdekine göre çok daha geniş bir yorumlanış şekli var. Ancak bundan şikayetçi değiliz. Belki de topraklarımıza gelen siyasi göçmenlere sempatiyle yaklaştığımızı söyleyeceksiniz. Ancak Amerikan vatandaşları arasında da kapitalizm lehine, Sovyetler aleyhine propaganda yapan Beyaz Ordu mensuplarına sempatiyle yaklaşanlar yok mudur? O zaman sorun nedir? Sorun, bu insanlara yardım etmemektir, faaliyetlerini finanse etmemektir. Esas olan herhangi bir ülkedeki resmî görevlilerin diğer ülkenin iç işleyişine müdahale etmekten kaçınmasıdır. Bizim resmî görevlilerimiz gerçekten de bu sorumluluklarını yerine getirmektedir. Eğer herhangi birisi bunda başarısız olursa, bize derhal bildirilsin lütfen. Eğer ileriye gidip Birleşik Devletlerdeki tüm karşı-devrimci Beyaz Ordu mensupları sınırdışı edilsin deseydik, bu tür bir davranış ABD’deki ve SSCB’deki siyasi sığınma hakkına tecavüz etmek anlamına gelirdi. İstek ve karşı isteklerde mantıklı bir sınır olmalıdır. Litvinov, Başkan Roosevelt’e yazdığı mektubu kişisel olarak değil devlette işgal ettiği konum gereğince imzalamıştır, aynen Başkan Roosevelt’in de yapmış olduğu gibi. Yaptıkları antlaşma iki ülke arasındaki antlaşmadır. Bu antlaşmayı imzalayarak iki devletin temsilcileri olarak hem Litvinov hem de Başkan Roosevelt, iki ülkenin bir diğerinin içişlerine müdahale etmemeleri gereğinde ve müdahale etmeyecekleri hususunda uzlaşmışlardır. Her iki ülke tarafından güvence altına alınan siyasi sığınma hakkı bu antlaşma hükümlerinden etkilenmemektedir. İki ülke temsilcileri olan Roosevelt-Litvinov arasındaki antlaşma bu çerçevede değerlendirilmelidir.

 

Amerikalı komünistler Browder6 ve Darcy, geçen yaz katıldıkları Komünist Enternasyonal Yedinci Kongresinde7 Amerikan Hükümetinin alaşağı edilmesi çağrısında bulunmadılar mı?

İtiraf etmeliyim ki yoldaşlar Browder ve Darcy’nin yaptıkları konuşmaları hatırlamıyorum, ne hakkında konuştuklarını bile hatırlamıyorum. Belki bu yönde bir şey söylemişlerdir. Ancak Amerikan Komünist Partisi’ni kuran Sovyet halkı değildir. Onu kuran Amerikalılardır ve ABD’de yasal olarak faaliyet göstermektedir. Parti seçimlerde kendi adaylarını göstermektedir, buna başkanlık seçimleri de dahildir. Eğer Browder ve Darcy yoldaşlar Moskova’da bir konuşma yaptılarsa, ABD’de de aynı şiddette ve aynı konuda benzer yüzlerce konuşma yaptılar. Amerikalı komünistlerin fikirlerini özgürce ifade etme hakları var değil mi? Amerikalı komünistlerin faaliyetlerinden Sovyet Hükümetini sorumlu tutmak doğru olmayacaktır.

 

Ancak bu örnekte, bu faaliyetler Sovyet topraklarında gerçekleştirildiği için Roosevelt-Litvinov Antlaşmasının hükümlerine karşı olarak değerlendirilemez mi?

Komünist Parti’nin faaliyetleri nelerdir, kendilerini nasıl ifade edebilirler? Genellikle faaliyetleri işçi topluluklarını örgütlemek, gösteriler, grevler vb düzenlemektir. Herhalde söylemek bile gereksiz ancak Amerikalı komünistler tüm bunları Sovyet topraklarında yapamazlar. SSCB’nde Amerikalı işçi bulunmamaktadır.

 

Anladığım kadarıyla bakış açınız özü itibarıyla iki ülke arasındaki iyi ilişkilerin devam edip korunması doğrultusunda faaliyetlerin yorumlanmasını içeriyor?

Evet, tamamen doğru.

 

Herkesin ortaklaşacağı üzere Rusya’da komünizme henüz erişilmiş değil. Devlet sosyalizmi inşa ediliyor. İtalya’da faşizm ve Almanya’da nasyonal-sosyalizm de benzer sonuçlara ulaştıklarını iddia etmiyorlar mı? Tüm örneklerde de benzer şekilde elde edilenler mahrumiyet pahasına ve kişisel özgürlüklerin devlet lehine olacak şekilde askıya alınmasıyla elde edilmedi mi?

“Devlet sosyalizmi” adlandırması tam olarak doğru değil. Çoğu insan bu adlandırmayı zenginliğin bir kısmının, bazen önemli bir kısmının devletin eline veya kontrolüne geçtiği, çoğu zaman ise fabrikaların, atelyelerin ve toprağın da özel mülkiyet kontrolünde olduğu bir sistem olarak algılıyor. Çoğu insan “devlet sosyalizmi”nden bunu anlıyor. Bu adlandırma bazen bir kapitalist devletin bir savaşı sürdürmek veya bir savaşa hazırlanmak için belirli sayıda sanayi kuruluşunu bizzat idare etmesini de kapsayabiliyor. Kurduğumuz toplum kesinlikle “devlet sosyalizmi” olarak adlandırılamaz. Sovyet toplumu sosyalist bir toplumdur çünkü fabrikaların, atelyelerin, toprağın, bankaların ve ulaşım sisteminin özel mülkiyetine son verilip onun yerine kamu mülkiyeti konulmuştur. Kurduğumuz sosyal örgütlenme Sovyet sosyalist örgütlenmesi olarak adlandırılabilir, süreç sona ermiş durumda değildir ancak temelinde toplumun sosyalist bir şekilde örgütlenmesidir. Bu toplumun temeli kamu mülkiyetidir: Devletin, örneğin ulusal ve aynı zamanda kooperatif, kolektif tarım mülkiyetini içerir. Ne İtalyan faşizminin ne de Alman nasyonal “sosyalizminin” böyle bir toplumla yakından uzaktan ilgisi vardır. Bu böyledir çünkü ilk olarak Almanya ve İtalya’da fabrikaların, atelyelerin, toprağın, bankaların, ulaşım sisteminin vb mülkiyeti özel mülkiyettedir, bu bakımdan kapitalizm aynı gücüyle iktidarını devam ettirmektedir. Evet, haklısınız henüz komünist bir toplum kuramadık. Bu tür bir toplumu kurmak kolay değildir. Sosyalist ve komünist toplumlar arasındaki farklılıklara belki vâkıfsınızdır. Sosyalist toplumda bazı maddi eşitsizlikler hâlâ devam eder. Ancak sosyalist toplumda artık işsizlik, sömürü, ulusların ezilmesi söz konusu değildir. Sosyalist toplumda herkesin çalışması zorunludur, emeğinin karşılığını ihtiyacına göre değil ürettiği işin nicelik ve niteliğine göre alır. Bu yüzden alınan ücretler eşit değildir, farklı ücretlendirme durumu sözkonusudur. İnsanlar toplumdan ürettikleri işin niceliği ve niteliğine göre değil de kendi ihtiyaçlarına göre karşılığını alır hale geldiğimizde komünist toplumu inşa ettiğimizi söyleyebiliriz. Sosyalist toplumu inşa edebilmek adına kişisel özgürlüklerden fedakârlıkta bulunduğumuzu ve insanları mahrumiyet içinde bıraktığımızı söylüyorsunuz. Sorunuzda sosyalist toplumun kişisel özgürlükleri engellediği varsayımı var. Bu doğru değil. Elbette, yeni bir şey inşa ederken tasarruflu olmak, kaynakları biriktirmek, tüketimi bir süreliğine azaltmak ve diğerlerinden ödünç almak hep gündemde olur. Eğer kişi bir ev inşa etmek istiyorsa para biriktirir, tüketimini bir süreliğine düşürmeye çalışır, aksi taktirde o ev inşa edilemez. Yeni bir insan toplumu inşa ederken bunun yakıcılığı daha da çoktur. Belirli bir dönem için tüketimi azaltmak zorunda kaldık, gerekli kaynakları biraraya getirmeye çalıştık, büyük bir enerjiyle çabaladık. Yaptığımız tam olarak buydu ve sosyalist bir toplum inşa ettik. Biz bu toplumu kişi özgürlükleri sınırlansın diye değil birey olarak insan gerçekten özgür olabilsin diye inşa ettik. Gerçek anlamda kişisel özgürlük için inşa ettik. İşsiz, aç gezen ve iş bulamayan bir insanın sahip olduğu “kişisel özgürlüğü” hayal etmek benim için çok zor. Gerçek özgürlük, sömürünün alaşağı edilebildiği durumda varolabilir. Bazılarının diğerlerini baskı altında tutmadığı, işsizlik ve yoksulluğun hüküm sürmediği, insanların belki de ertesi gün işsiz kalabileceğine ve evine ekmek götüremeyeceğine dair endişe içinde olmadığı ortamda gerçek özgürlükten söz edilebilir. Ancak böyle bir toplumda sadece kağıt üzerinde değil gerçek özgürlükten söz edilebilir.

 

Sizce Amerikan demokrasisiyle Sovyet sisteminin aynı zamanda birarada gelişmesi mümkün müdür?

Amerikan demokrasisi ve Sovyet sistemi yanyana barış içinde birarada varolup rekabet içinde olabilir. Ancak biri diğerine evrilemez. Sovyet sistemi Amerikan demokrasisine evrilemez, bunun tersi de geçerlidir. Her önemsiz konuda bir diğerinde kusur bulmaya çalışmazsak barış içinde birarada yaşayabiliriz.

 

Şimdilerde SSCB’nde yeni bir anayasa hummalı şekilde hazırlanmakta. Burada yeni bir seçim sistemi de öngörülüyor. Seçimlere sadece tek bir parti girdiği için bu yeni seçim sistemi SSCB’ndeki durumu nereye kadar değiştirebilir?

Büyük ihtimalle yeni anayasamızı bu yılın sonuna kadar yürürlüğe koyacağız. Anayasa çalışmasında görevli komisyonlar görevlerini sürdürmekte ve kısa bir süre içinde işlerini tamamlıyor olacaklar. Önceden açıklandığı gibi yeni anayasa uyarınca genel, eşit, doğrudan ve gizli oy kullanımı esas olacaktır. Seçimlere sadece bir partinin girmesi sizi şaşırtıyor. Bu şartlar altında seçimlerde adaylık sürecinin işleyişine dair kaygılarınız var. Çok açıktır ki adaylar sadece Komünist Parti tarafından önerilmeyecek, parti dışındaki tüm kamu kurumları tarafından önerilebilecektir. Ve inanın bizde bu kurumlardan yüzlerce var. Bizde işçi sınıfını sömürerek onunla rekabet eden bir kapitalist sınıf olmadığı için birbirine rakip siyasi partiler de bulunmuyor. Toplumumuz tamamen kentte ve kırda emeğiyle geçinen işçi, köylü ve aydınlardan oluşmaktadır. Bu katmanların her birisinin özel istekleri olabilir ve bunları dile getirmek için sayısız kamu örgütü platformu mevcuttur. Ancak farklı bir sınıf olmadığı için rekabet içinde olacak farklı siyasi partiler için de zemin yoktur. Sosyalist toplumda sınıfları ayıran derin uçurumlar ortadan kaldırılmış olsa da toplum içindeki farklı katmanlar arasında tâli farklılıklar mevcuttur. Bu yüzden çok sayıda sınıf olmadığından dolayı çok sayıda parti anlamsızdır, çünkü partiler sınıfların partileridir. Nasyonal “Sosyalizm”de de tek parti vardır. Ancak bu faşist tek parti sistemiyle bir yere varılamaz. Almanya’da olan şey kapitalizm ve sınıfların olduğu gibi kalmasıdır, sınıf savaşımı hala gündemdedir ve herşeye rağmen uzlaşmaz sınıfların partileri aracılığıyla gündemi belirleyecektir, örneğin İspanya’da olduğu gibi. İtalya’da da tek parti iktidarı, Faşist Parti iktidarı var. Ancak aynı sebeplerden dolayı bundan da bir şey çıkmayacaktır. Seçim sistemimiz neden genel seçim şeklindedir? Çünkü mahkeme kararıyla bu hakkı elinden alınmışlar hariç tüm yurttaşlarımız seçme ve seçilme hakkına sahip olacaktır. Neden eşit seçim sistemini benimsedik? Çünkü  seçimlerde (bir orana kadar halen süren) mülk sahipliğindeki farklılıklar veya etnik, ulusal kökenler hiçbir zaman bir öncelik veya bir engel teşkil etmeyecektir. Kadınlar da erkekler gibi seçme ve seçilme hakkına sahip olacaktır. Seçim sistemimiz gerçekten eşitlikçi olacaktır. Pekiyi neden gizli oy? Çünkü Sovyet halkına onların çıkarlarını korumaları için güvenlerini emanet edecekleri kişileri seçmek için sınırsız özgürlük vermek istiyoruz. Neden doğrudan oy? Çünkü tüm temsile dayalı kurumlarda doğrudan seçimler emekçilerin çıkarlarını korumak için en emin yoldur. Adaylık sürecinin işleyişine dair kaygılarınız var. Ancak görebildiğim kadarıyla çok canlı seçim kampanyaları geçireceğiz. Ülkemizde kötü çalışan kurumlar hiç de az değil. Şu veya bu yerel idarenin kentteki ve kırdaki emekçilerin artan ihtiyaçlarını karşılama konusunda yetersiz kaldığı durumlarla karşı karşıya kalacağız. İyi bir okul inşa edildi mi? İşçilerin evlerinin durumu iyileştirildi mi? Bir bürokratsanız, iş hayatının daha verimli olması için veya hayatımızdaki kültürel faaliyet seviyesinin artması için neler yaptınız? Adayların talip oldukları göreve uygunlukları için milyonlarca seçmenin değerlendireceği kriterler bunlar olacaktır. Uygun olmayanları eleyecekler, en iyi olanları belirleyerek seçilmesini önerecekler. Evet, seçim kampanyaları çok renkli olacak, çok sayıda çözülmeyi bekleyen pratik ve insanlar için çok önemli sorunların çözümleri tartışılacak. Yeni seçim sistemimiz tüm kurum ve kuruluşları faaliyetlerini iyileştirmeye zorlayacak. Genel, doğrudan ve gizli oya dayalı seçim sistemi, kötü çalışan devlet kurumlarına karşı SSCB toplumunun elindeki bir kırbaca dönüşecektir. Bence yeni Sovyet anayasamız dünyadaki en demokratik anayasa olacaktır.

Pravda, 5 Mart 1936

Dipnotlar

  1. Burada 26 Şubat 1936 günü Japonya’da bir grup genç Japon subay tarafından gerçekleştrilen ve başarısız olan darbe girişimine atıfta bulunulmaktadır. “26 Şubat Olayı” olarak bilinen girişim sonrasında ordunun sivil hükümet üzerindeki etkisi üst seviyeye çıkmıştır-Çevirenin notu. 
  2. Maksim Maksimoviç Litvinov (1876-1951) Bolşevik devrimci ve 1930-39 arasında Sovyetler Birliği Dışişleri Halk Komiseri-Ç.n. 
  3. Burada vurgu yapılan 1921 yılı aynı yıl gerçekleşen Moğolistan Devrimine atıfta bulunmaktadır. 1917 Ekim Devriminin ardından başlayan Rus İç Savaşı ve emperyalist müdahale döneminde Çin’deki milliyetçi yönetim, Moğol hakim sınıflar ve von Ungern-Sternberg komutasındaki karşı-devrimci Beyaz Ordu birlikleri Moğolistan’da hakimiyet kurmuşlardı. Boyunduruğu kabul etmeyerek ayaklanan Moğol halkı ve onları destekleyen Sovyet Kızılordu birlikleri 6 Temmuz 1921 günü muzaffer olurlar. 26 Kasım 1924 tarihinde de Moğolistan Halk Cumhuriyeti ilan edilir- Ç.n. 
  4.  
  5. 1917 Ekim Devriminin ardından Bolşeviklere karşı oluşturulan ve iç savaş boyunca savaşan monarşi yanlısı silahlı birliklere verilen genel isim-Ç.n. 
  6. Earl Russell Browder (1891-1973) ABD Komünist Partisinin 1930-45 döneminde genel sekreterliğini yapmış siyasetçi, sendikacı ve işçi önderi- Ç.n. 
  7. 25 Temmuz-20 Ağustos 1935 tarihleri arasında yapılan kongrede faşizme karşı “Halk Cephesi” siyasetinin uygulanması karara bağlanmıştı- Ç.n. 
Not ekle
Yükleniyor...
İptal
İşaret/Notlar
Yükleniyor...
İşaretle
Kapat
Okur Giriş

Parolanızı mı unuttunuz
×
Signup

Already have an account? Login
×
Kayıp Parola

×