“Rasyonel” Seçmenler Solu Seçer mi? Seçmen Davranışı ve Sol

 

Uzun dönemde ve mukayeseli bir perspektifle bakıldığında, seçmen davranışlarının iki boyutlu bir politik ajandaya dayalı olduğunu düşünebiliriz: Ekonomi ve ideoloji. İdeoloji, ekonomik açıdan aşikar gibi görünen sonuçları, tersine çevirebiliyor. Örneğin İtalya’da II. Dünya Savaşı sonrası –uzun ve zifiri karanlık faşizm gecesinden kurtuluş- kadın düşmanı faşizmin ideolojik ve kurumsal enkazının geri dönüşsüz biçimde tasfiyesi gerekiyordu. Ve kadınlara oy hakkı 1948 yılında verildi. İtalyan Komünist Partisi bu reformu destekledi. Fakat bir sorun vardı. Tek boyutlu ajandayla hareket eden erkek işçiler tam bir ekonomist/sendikal bilince sahiptiler. Servete yüksek bir vergi oranı –gelir dağılımı eşitliği- talep ederlerken, kadınların işin içine girmesiyle din faktörünün ağır basacağı –papazların etkisiyle- ve kadın işçilerin sınıfsal aidiyetlerinden farklı biçimde oy vereceklerinden korkuluyordu. Nitekim başlangıçta korkulan oldu ve, aynen komünist işçilerin düşündükleri gibi, bizzat kendi eşleri Hıristiyan Demokratlara oy verdiler. Kadın işçilerin politik ajandasında din boyutu çok ağır basıyordu ve, işçi veya işçi eşi oldukları halde, işçi partilerinin gelirin yeniden dağıtılması talebine kulak vermediler. İlk anda kararlarında ekonomik boyut ağır basmadı. Özgürleşme, değişik biçimleriyle, sonraki yıllarda gelecekti. İKP güncele odaklanmamış, tarihi olarak haklı olmayı seçmişti.


 

Seçmen davranışı: Bir doz “teori”

Yine de birinci değişmez boyut her zaman ekonomiktir. Sınıf dayanışması önemli ölçüde bu boyuta dahil durumda ve gelişmiş demokrasilerde vergiler, transfer harcamaları, sübvansiyonlar, teşvikler geliri yeniden dağıtıcı mekanizmalar olarak seçmen davranışının ekonomik boyutunu belirliyor. İkinci boyut ekonomik olmayan, daha kültürel ve “değerlerle” ilişkili boyut.

Bu boyut bazen demokratik haklar, bazen din, bazen etnik yaklaşımlar veya ırkçılık/ırkçılık karşıtlığı olarak ete kemiğe bürünebilir. Bu boyuta da kısaca siyasal kültür boyutu diyelim. Bu boyutun oluşturduğu eksenin bir ucunda otoriter eğilimler –daha fazla polis, muhalefetlere daha az tolerans vb- bulunurken diğer ucunda özgürlükçü eğilimler bulunuyor. Ekonomik boyutun bir ucunda eşitlikçi eğilimler ve gelirin yeniden dağıtılması talepleri, diğer ucundaysa muhafazakar eğilimler ve gelirin yeniden dağıtılmasına karşı olmak yer alıyor. Aşırı sağı tipik olarak “otoriter/gelirin yeniden dağıtılmasına karşı” koordinatlarına yerleştirebiliriz. Yatay eksende eşitlik, dikey eksende özgürlük boyutunu verip tablo halinde gösterirsek:


 


 

Sol üste radikal solu, sağ alta da radikal sağı yerleştirmek makul görünüyor. Batı demokrasilerinde tipik durum mavi yakalıların sol alt, küçük burjuvazinin sağ alt, beyaz yakalıların sağ üst ve azınlık gruplarının sol üst kadranda yer alması olarak niteleniyor. Bu söylenenler ampirik olarak doğru ise, seçmen ajandasının n boyutlu varsayılması mutlaka gerekli olmayacaktır. İki boyutlu bir ajanda gerçekçilik kaybına yol açmayabilir. Demek ki her zaman muhakkak en karmaşık ve gerçeğe en çok uymaya çalışan varsayımlarla çalışmak gerekmeyebiliyor. Daha önemlisi bir sosyal teorinin tanımladığı ideal tiplerin özsel niteliklerini türev niteliklerinden ayırt edebilme kapasitesine sahip olmasıdır.

Bir teorik lens ideolojiler arasındaki analitik (ve bazen fonksiyonel) denklikleri açığa çıkarabilmeli ve, tersten gidersek, ampirik olarak gözlemlenebilirlik denkliğine sahip olan ideolojileri ve yapıları analitik olarak ayırt edebilmelidir. Örneğin ekonomik açıdan otarşi hangi ideolojik bayrak altında olursa olsun temelde aynı özelliklere sahiptir: Dış ticarette devlet tekeli, sermaye giriş ve çıkışlarının kontrolü, ithal ikamesi, bir düzeyde planlama vb. Analitik bir ekonomik teori merceği değişik üstyapısal görüngüler arasında söz konusu eş yapıda olma durumunu saptayabilmelidir. Mesela, politik rekabetin ekonomik eksik rekabetle olan eş yapılılığını saptamak analitik bir politika teorisi için vazgeçilmez bir tutamak noktası olabilir. Ancak yine kesinlikle kuşku yok ki “iskelet” modeller bize siyasetin özsel niteliklerini veremez. Kemikleri kaynatarak elde edeceğiniz suya ne kadar çorba derseniz bu tarz siyaset bilimi de o kadar çorbadır. Kemikler tamam, ama et için klasiklere dönmemiz gerekiyor.

Seçmenlerin sol/sağ ekseninde nasıl bir spektrum oluşturduklarını ve oylarını etkileyen faktörlerin neler olduğunu tartışmayıp, aslında sol ve sağ partilerin farklı politik mallar arz ettiğini düşünmekle beraber, varsayım olarak tek ve türdeş bir siyasi maldan bahsedebiliriz. Böylece tek ve türdeş bir siyasi mal üreten siyasi partilerin politik talep karşısında nasıl bir oligopol dengesine ulaşacakları temasını vurgulamış oluruz. Bu tarz bir bakışın karşılığı günlük dilde “projecilik” olabilir mesela. Yani siyasetin hem özünü, hem öznesini yok sayıp sanki herkes aynıymış da bazıları daha pratik zekalıymış, daha iyi projelerle ortaya çıkarmış gibi sığ, hatta manipüle edici bir bakışın formel karşılığı olabilir. Olsun biz yine de bakalım. Bu sayede en basit, iskelet modelleme tercihiyle, siyasi propagandanın dinamiği ve politik talebe olan etkisi üzerinde durmak ve demokrasiden bir dinamik Nash dengesi olarak bahsetmek mümkün olabilir. Bu çerçeve elbette ki yetersiz bir formalizmdir. Ama yine de formel siyaset kuramı açısından meşru sayılabilir.

Seçmenler arasında bir farklılaşma (heterojenlik) varsaymadığımız ve sadece sol seçmenin sol partilere olan talebini –veya simetrik olarak sağ seçmenin sağ partilere olan talebini- düşündüğümüz için herhangi bir ajanda seçimi/ajanda manipülasyonu ve seçmen davranışı teoremi ortaya koymak mümkün olmuyor. Elbette ki politik malların heterojen olduğunu da varsayabiliriz. Böyle bir model bize siyasi mallar arasındaki ikame edilebilirlik artarsa siyasi piyasanın genişliğinin artacağını ve siyasi kampanyaya harcanacak eforun da yükseleceğini söyleme izni verecektir. Limitte, ikame edilebilirliğin mükemmel hale gelmesiyle, siyasi mal türdeş hale gelmiş olur; baştaki modele geri dönmüş oluruz. Yani basit varsayımlarla çalışmak veya varsayımları komplike hale getirmek tercihleri her zaman çok farklı sonuçlara götürmeyebilir.

Genel bir önerme olarak şu söylenebilir: Solun değişik akımları kendilerine bir tür siyasi piyasa gücü, bir monopolcü alan yaratabildikleri ölçüde, solun bütünü için siyasi piyasanın genişliği azalır ve hem tekil partiler için, hem de solun tümü için siyasi kampanya/ideolojik çalışma gereği yakıcılığını kaybeder. Mesela, sosyalizmin (i) değişik akımları sadece kendilerine oy veren kapalı, kemikleşmiş seçmen kitleleri yaratabildikleri ölçüde solun bütününün daha düşük bir siyasi taleple karşı karşıya kalacağı (ii) kemikleşmiş blok oyları garanti eden ve diğer rakip sol akımlardan oy alma şansı sınırlı olan sol partilerin yüksek bir politik kampanya eforu sarf etmeyi gereksiz bulacakları düşünülebilir. Monopolcü rekabeti ve siyasi mal farklılaştırmasını sağlayan sol partilerin heyecanı sönecek ve sekter bir niteliğe mi bürüneceklerdir? Elimizdeki endüstriyel organizasyon analojisinin daha da ileri noktalara götürülmesi durumunda elde edilecek önermelerin bu sonuçla flört ettiğini söyleyebiliriz. Öte yandan, solun blok halinde hareket etmesinin etkisi, heterojenlik varsayımıyla, belirsizdir ve parametre değerlerine bağlıdır.

Daha realist bakarsak, Wittmanian1
  partilerle –kendine has ideolojik ajandası olan ve oportünistçe davranarak seçimi ne yapıp edip kazanmayı düşünmeyen, ancak ve ancak belli bir siyasi hedef uğruna seçim kazanmayı düşünen partiler- yazılacak modellerin Downsian çerçeveyi zenginleştireceğini ve, şaşılacak şekilde, gerçekçi olmayan varsayımlara dayalı merkezdeki seçmen teoreminin (median voter theorem-MVT) daha gerçekçi varsayımlarla bile bazen geçerli olabileceğini gösterebileceğini görebiliriz. Tabii, bu iddia her zaman doğru olmayacaktır. Bilindiği gibi, siyasi tercihlerin tek tepeli (singlepeaked) ve politik ajandanın tek boyutlu olduğu varsayımlarından vazgeçersek merkezdeki seçmen teoremi geçerli olmayacaktır. Ama, politik ajandanın, genellikle tek boyutlu olmamakla beraber, çoğu zaman sadece iki boyutlu olabildiğini ve özel kavşak noktalarında tek boyuta indirgenebildiğini unutmayalım. Seçmen davranışı sanılabileceği kadar çok boyutlu bir politik gündeme dayalı olmayabilir ve, ideolojinin bir tanımına göre, zaten politik ideolojiler seçmenlerin strateji uzayının boyutunu azaltmasına yardımcı olacak manivelalar sağladıkları için gerekli ve rasyoneldirler. Downs, ideolojiyi seçmenlerin çok boyutlu bir sorunlar uzayında enformasyon toplama ve işlem yapma zahmetinden kurtararak ajandanın boyutunu düşüren ve az sayıda niteliğe yoğunlaşmasını sağlayan bir araç olarak kavramsallaştırıyor.2
  Ya da, ideolojilerin varlığı işlem maliyetlerini azaltıyor ve enformasyon gereksinimini azaltarak enformasyon arama maliyetini de düşürüyor. Örneğin sosyal demokrat olunduğu anda sosyal demokrat program bir şemsiye haline geliyor: Artık tek tek her konuda siyasi partilerin ne düşündüğünü araştırmak zorunda değiliz çünkü “sosyal demokrat” etiketi veya “ideolojisi” bize gereken enformasyonu veriyor.

Downsian yaklaşımda ideolojiler politik pozisyonların ağırlıklı ortalamaları gibi düşünülebilir. Bunun sınırlı bir ideoloji tanımı olduğunu kabul etmek lazım. Realizme devam edersek, uzun dönemde ve mukayeseli bir perspektifle bakıldığında Batı demokrasilerinde seçmen davranışlarının iki boyutlu bir politik ajandaya dayalı olduğu görülüyor. Roemer iki boyutlu bir ajandayla tek boyutlu bir ajandayla elde edilen sonuçların tersine çevrilebileceğine dair bir örnek veriyor.3  Tüm yurttaşların oy hakkı varsa ve gelir dağılımı adil değilse, ajanda sadece ekonomi boyutundaysa, merkezdeki seçmenin refahı daima ortalama seçmenin (mean voter) refahından daha düşük olacağı için çok yüksek bir vergi oranını –mesela 1- tercih ederler. Oysa ki Roemer, din gibi ikinci bir boyut varsa -ekonomi dışı boyut, bu sonucun formel olarak yanlışlanmasının mümkün olduğunu gösteriyor. İtalyan komünistlerinin Togliatti’nin baskısı altında ve istemeye istemeye kadınlara oy hakkına evet demelerinin (1948) nedeni de budur: Ekonomik rasyonaliteyle hareket eden erkek işçilerin sınıf dayanışması göstermeleri bireysel rasyonalite kısıtına uyduklarına da işaret ediyordu. Sınıf olarak da baksalar, bireysel olarak da görseler bizzat kendi eşlerinin oy vermesinin kısa dönemde aleyhlerine olacağını düşünmelerine rağmen partinin uzun vadeli tarihsel bakışa dayalı çağrısına uydular.


 

Türkiye’de seçmen davranışı: Ekonomik rasyonalite mi?

Eskidiği düşünülen sosyolojik4  veya sosyal psikolojik teorileri dışarıda bırakırsak, kantitatif çalışmalara cevaz veren literatür ekonomik oy verme teorisi (economic voting) veya rasyonel seçmen teorisi olarak adlandırılabilir. Ekonomi faktörünün önemini kanıtlamaya çalışan literatür tanım olarak istatistiki-ekonometrik bir literatür. Tipik olarak bir seçim denklemi tahmin ediliyor. Literatürün temel kavramları arasında iktidarda olmanın dezavantajı -yani yıpranma payı- versus iktidarda olmanın avantajları, ilk tercihi olmadığı halde seçmenin başka bir partiye stratejik oy vermesi, partiler arası oy kaymaları ve oylarını sık değiştiren seçmenlerin oranı (swing voters), parti bağlılığının belirleyicileri, genel seçim/yerel seçim ilişkisi geliyor. Ancak “ekonomik oy verme davranışı” terimi sadece ekonomik performans önemlidir anlamına gelmiyor. Bu yaklaşım siyasal arenadaki büyük değişiklikleri değil, marjdaki oynamaları analiz etmeye daha yatkın ve “bir şekilde rasyonel olan nedenlerle seçmenler ideolojik tercihlerini de yaparlar ve bu tercihler kolay değişmez” varsayımını içeriyor. Bu durumda iktidardaki parti ekonomik performans açısından başarılı görülüyorsa, seçmenler tercihlerini sadece yukarda sayılan etkenlere dayalı olarak değiştirirler -örneğin genel seçimlerde baraj yüzünden stratejik oy veren bazı seçmenler yerel seçimlerde gerçek tercihlerine oy verebilirler. Fakat bu davranış iktidarda olmanın avantajı, iktidarda olmanın yıpranma payı gibi faktörlerle dengelenir ve sonuçta oylar fazla değişmemiş olur. Bu yaklaşım iktidar partisinin alabileceği potansiyel oyun etrafında salınacağını vaaz ederek, seçmen tercihlerine doğal bir atalet atfeder. Demek ki seçmen denklemi, bu yaklaşımda, şöyle olabilir: 2014 Oy oranı = a 2011 Oy oranı + b 2009 Oy oranı + c Yıpranma payı + d İktidar avantajı + e Stratejik oy faktörü + f Ekonominin durumu + g Bilinmeyen diğer faktörler. Mesela Akarca (2010), 2009 yerel seçimlerini açıklamak için yürüttüğü bu esprideki regresyondan dikkat çekici kantitatif sonuçlar elde ediyor.5  Normalde iktidar partisi daima yıpranıyor, oy kaybediyor ve iktidara geldiği ilk seçimde açık ara kazanmamışsa takip eden seçimde iktidarı kaybetmesi beklenir. Açık ara kazanmışsa da iktidarını ancak oy kaybederek koruyabilir. Demokrat Parti, Ada-let Partisi, Anavatan Partisi bu deseni çizen partiler. Diğer dönemlerde zaten koalisyonlar var. 1999’da seçime katılan DSP, ANAP, Doğruyol, MHP, FP toplamda %81 oy almıştı. 2002’deyse bu oran %24’e düştü ve 1999’da milletvekili olanların sadece %11’i yeniden seçilebildi. 2002 büyük bir kırılma anıydı. Sonraki 10 yılda sadece MHP ayakta kalabildi: Diğer partilerin toplam oyu sürekli düşerek önemsiz seviyelere geriledi. AKP’nin 2002-2007 arası dramatik bir “siyasi yeniden konumlanış” yaratabildiği açıktır. 1987-2002 arası yapılan 5 genel seçimde 5 ayrı partinin birinci parti olduğu düşünülürse, 2002-2011 arası çok önemli bir gelişme yaşandığı görülüyor. Çarkoğlu (2002)’de sezgisel olarak işaret edilen nokta AKP’nin yavaş yavaş merkez sağı bünyesinde konsolide etme ihtimaliydi.6  Nitekim Akarca ve Başlevent (2010), 2002’de AKP’ye oy verenlerin %80’inin 2007’de de AKP’ye oy verdiğini hesaplıyor: Bu durum 1950 sonrası seçim tarihininde bir ilktir çünkü iktidarda olmanın yıpranma payı 1950 sonrası dönemin bütününde yıllık %5 civarında.7

 Aşağıda bahsettiğim “inersi” başka bir şey: İktidar partisi oylarının büyük bölümünü koruyor ama bunun nedeni “aynı seçmenlerin oy vermesi” olmayabilir çünkü genç nüfusa dayalı olarak her seçimde ilk defa oy veren çok sayıda seçmen sandığa gidiyor. Fakat AKP “aynı seçmenden” de oy alabilmiş durumda. Bir önceki seçimdeki seçmeni 1950-2011 ortalamasındaki oranda kaybetmiş olsaydı, %80 değil, %60-75 arası bir seçmen sadakati oranı bulmamız gerekecekti.

Ekonomi ne kadar etkiliyor? Tipik değişkenler seçimden önceki son yıl fert başına gelirin ne kadar arttığı ve enflasyon olabilir. Akarca ve Tansel (2007)8

, Akarca ve Başlevent (2010) sırasıyla 1995 ve 2007 seçimlerini değerlendiriyor. Seçmen “geriye bakmaktadır”; Ancak hafızası son bir yılla sınırlıdır. Seçmen son bir yılda cebine giren paranın %1 arttığını düşünüyorsa, yani mesela kişi başına gelirin artış hızı %2 iken seçimden önceki yıl %3’e çıkarsa, iktidar partisinin oyu %0.77 artmaktadır. Keza enflasyon bir yıl öncesine göre mesela %6’dan %7’ye çıkarsa, iktidar partisinin oyu %0.12 azalıyor. Bu katsayılar tekniğe göre ve örnekleme göre değişir, fakat şu iki nokta açık sayılabilir: Seçmen “geriye bakar” ve büyümeyi enflasyonun önüne koyar. Bu sonuçta resmi enflasyon rakamlarının hayat phalılığını yansıtmaması da etkili olabilir; Fakat 20 yıldır yürüttüğüm regresyonlar ve kurduğum doğrudan seçmen davranışıyla ilgili olmayan modellerin verdiği sezgiyle, enflasyonun o kadar da önemli olmadığını söyleyebilirim. Seçmen öncelikle gelir tarafına bakmaktadır ve örneğin transfer harcamalarındaki artış (Kanca, 2009)9 ve vergi oranlarında/kapsamında düşüş (Demir, 2013)10 çok daha fazla etkilidir. “Vergiyi tabana yayan ve kayıtdışına dokunan yanar” şeklindeki algı eldeki az sayıda çalışmayla doğrulanıyor. Kabaca 1 puanlık ek büyüme için 6 puanlık enflasyon yaratırsanız oyunuzda bir değişme, ceteris paribus, olmaz: 1 puanlık ek büyüme için 6 puandan daha düşük her enflasyon artışı iktidara yarar ve seçim öncesi harcamaların artırılmasının temel rasyoneli budur.

Kırılma anları dışında, bir önceki genel seçimde alınan oyun büyük bölümü sonraki seçimde korunuyor. Akarca (2010: 15) bu katsayıyı %85 olarak hesaplıyor. Bunun anlamı şudur: Genel seçimlerde %50 oy alan bir partinin bir sonraki genel seçimlerde -kriz yoksa, ekonomi iyiyse, ideolojik ve siyasi yeniden konumlanma yaşanmıyorsa- %42.5 baz olacak şekilde işe başladığı söylenebilir. Normal şartlar altında, stratejik oy verme + yıpranma payı + iktidar avantajı gibi faktörler maksimum %7.5 oy kaybettirecektir. Ancak genel seçimlerle yerel seçimler arasında fark var: Genel seçimleri izleyen yerel seçimlerde dengede potansiyel oy kaybı %21 civarında. Bunun anlamı genel seçimlerde %50 oy alan bir partinin takip eden yerel seçimlerde dengede potansiyel oy kaybının tamamını (maksimum kayıp) yaşaması halinde oyunun %39’a gerileyeceğidir.

Seçmenin “ekonomik oy verme” davranışı modeli 2009 yerel seçimlerinde, hiçbir temel tercih değişikliği olmaksızın, 2007 ağırlıkları korunarak, 2008 Lehman sonrası krizin etkileri hesaplanarak, AKP’nin aşağı yukarı alacağı oyu aldığını hesaplıyor. Mikroya inersek bunda istihdam kaybeden Anadolu kentlerinin rahatsızlığının payı vardır: Mikro verilerle bakıldığında tam da ekonomik nedenlerle oy kaybı yaşanması beklenebilecek, krizden en çok etkilenen orta boy kentlerde erozyon yaşandığı görülüyor. Gerisi stratejik oy verme, adaylar vb nedenlere bağlanabilir. Akarca ve Tansel (2003)’ün 19502002 arası için işaret ettiği yerel seçimlerde iktidarı uyarma davranışı -iktidarın alabileceğinden daha az oy alması, yani kamuoyunda düşünülenin tersine yerel seçimlerde iktidar olmanın avantajının stratejik oy verme ve diğer faktörlerce tersine çevrilmesi- AKP döneminde 2009 hariç yaşanmadı.11 Tam tersine AKP’nin 2002 seçimiyle birlikte, genel ve yerel seçimlerde, ülkenin 3 ana seçim bölgesinde -kıyılar (Akdeniz, Ege, Marmara ve Doğu Karadeniz), Orta ve Doğu Anadolu; Güneydoğu- her bölgede oyları artıyor. Ancak 2009 yerel seçimlerinde oylar geriliyor. Son 5 seçimde AKP oyları sadece 2009’da geriliyor. İlginç biçimde, 2009’da AKP’nin 2007’ye göre oransal olarak en fazla oy kaybettiği bölge “kıyılar” değil. Tam tersine, en zengin ve eğitimli nüfusun bulunduğu bu bölgeden doğuya doğru gittikçe yaşanan oy kaybı oransal olarak artmış. Bu bölgede oyların seyri (bölgedeki toplam oyun yüzdesi olarak) tablodan izlenebilir. Bunun nedeni ekonomik oy verme -veya rasyonel aktör- modelindeki açıklamasıyla şöyle: Yerel seçimlerde artan stratejik oy verme ve yıpranma payı faktörleri -2009 seçiminde krizle birleşince- yerel seçimlerde iktidar partisinin adayı olma avantajını çok geride bırakmış ve en çok nerede oy alınmışsa en fazla orada oy kaybına yol açmıştır. Bu ilginç bir nokta ve bize 2014 seçimlerinde iktidar partisinin oy kaybedecekse -dengede potansiyel oy kaybı- en zayıf olduğu bölgelerde değil, en güçlü olduğu bölgelerde oransal olarak daha fazla oy yitireceğini söylüyor. Buradaki anlamlı bir değişiklik (a) “Haziran” için kukla değişken (b) Tercihlerin kökten değişmesi anlamlarından birisini kazanacaktır. AKP 2014 yerel seçimlerinde “kıyılarda” -zaten 3 bölge içinde en zayıf olduğu bölge- denge modelinin ima ettiği sınırlı oy kaybı yerine sert düşüş yaşarsa, bu etkiyi “Haziran” kukla değişkeniyle yakalamaya çalışmak en mantıklı modelleme seçimidir. AKP 2015 genel seçimlerinde de aynı şekilde oy kaybı yaşarsa bu artık “kukla değişken” -bir kerelik etki- değildir, siyasi saflaşmanın ağırlık merkezinin kayması anlamına gelir. Ve akılda tutulması gereken bir veri: 2009 seçimlerinde AKP 62 vilayette birinci parti oldu, fakat 81 vilayetin 75’inde 2007’ye göre oy kaybetti. AKP bölgesel olarak oy tabanını yerellikten kurtarmış, çok yayılmış bir partidir ve oy kaybettiği zaman da yaygın biçimde kaybetmektedir. Birinci bölge: “Kıyılar” (29 vilayet, 2011 seçimlerinde oyların %59.3’ü)

PARTİLER

2002

2004

2007

2009

2011

AKP

29.72

39.57

39.98

35.07

44.61

SP

2.12

2.98

2.10

4.06

1.16

MHP

8.39

9.56

15.49

15.48

13.56

CHP

24.47

23.34

27.29

31.12

33.87

DSP

1.41

2.15

3.42

0.26

DYP/DP

9.51

9.16

5.61

3.43

0.83

ANAP

4.95

2.67

0.14

GP

9.17

3.22

4.10

DEHAP/BDP

4.22

4.35

2.29

3.15

2.68

DİĞER

5.79

2.79

1.94

2.01

1.93

Sosyalist*

 

 

 

 

0.23

Bağımsız

0.25

0.12

1.20

1.76

0.90


 

* TKP + EMEP


 

Rasyonel veya ekonomik oy verme teorisinin bir iddiası da Türkiye’deki seçmenlerin diğer ülkelerdeki seçmenlerden temel olarak farklı biçimde oy vermediği tezidir12  (Akarca ve Tansel, 2006). Bu teze göre oy değişimlerinin analizi nedenlerin aşağı yukarı her ülkede aynıdır–kültürel açıdan çok uzak Uzakdoğu gibi bölgeler verilerde yok. Lakin benzerliğin en büyük nedeni ekonomik performansın hep en önde gelen değişken çıkma eğilimi göstermesi. Fakat Hazama (2012) bu argümana karşı çıkıyor.13  Burada 1950-2011 seçimlerini tahmin eden denklem ekonomik faktör dışındaki diğer ekonomik oy verme değişkenleri kontrol edildiği zaman, ekonominin performansı tarafından belirlenemeyen bir “kalıntı” buluyor. Bu şu demek: AKP oyunun daha önce rastlanandan daha yüksek bir bölümü “ekonomi dışı” bir nedene dayalı olmalı. Alternatif olarak modelin AKP kukla değişkeni yokken de “doğru” olduğunu düşünebiliriz. Yani bu ekstra oylar aslında “açıklanamaz”.

İdeoloji ekseni din ve milliyetçilikten oluşuyor diyebiliriz çünkü solun değerleri aşikar bir ağırlık oluşturmuyor. Fakat seçmen davranışı ölçümlerinde dolaylı sorularla seçmenin aslında nerede olabileceğine dair sezgilere ulaşmak mümkün. Başlevent ve Kirmanoğlu (2007) böyle bir çalışma sunuyor.14  Değerler ideolojiden bile daha temel görülmelidir. Bu çalışma temel kabullerden birisini, sağ ve solun birbirinden tamamen farklı değerlere sahip seçmenlerce tercih edildiğini bir kez daha gösteriyor. Makaledeki örnekte AKP ve CHP seçmeni birbirinden çok farklıdır. AKP seçmeni kapalı, yolsuzluk iddialarına kulak asmayan, ekonomik sebeplerle motive olan muhafazakar bir kitle iken, CHP seçmeni laik ve modern oluyor. ESS (European Social Survey) tablolarından türetilen “değerlere” göre AKP seçmeni değişime kapalı ve kendisini geliştirmeye hiç hazır olmayan bir seçmen türüdür. Buradaki hayata bakışımızı belirleyen “değerler” değişmesi zor değerlerdir. Durum böyleyse, solun sağdan oy alması -ve tersi- neredeyse bir hayal olarak görülebilir.

Akarca (2013)15  ve son olaylar biraraya getirilince “değerler” ve oy kaymaları da biraraya getirilebilir. 2001, hatta aslında 1999 Depremi sonrası,16 iktidar partilerinden vazgeçmeye başlayan ve sonrasında AKP’ye oy veren seçmenin ne kadar sadık seçmen haline geldiği, ne kadarının alternatif aradığı tam da Mart 2014 seçimlerinde ortaya çıkma potansiyeli taşıyor. Çünkü bu seçimler yerel seçimler –iktidar partisine oy vermekten en kolay vazgeçilen seçim türü- ve seçim öncesi dönemde çok önemli, kırılma yaratabilecek olaylar yaşandı.

Yerel seçimlerde seçmenlerin ilk tercihlerine yakın oy verebildiklerini, baraj olmadığı için stratejik oy verme davranışının bu yönde çalışabildiğini söyleyebiliyoruz. Fakat ekonomik oy verme modelinin önerdiği klasik değişkenlerin dışına çıkarak yerelde neyin değiştiğini anketlerle görmeyi denemek de gerekiyor. Mesela Doğan ve Göker (2010) Elazığ örneğini ele alıyor.17

 Burada ilk sonuç “aday ve partinin” birlikte en ağırlıklı faktör oluşu. Tek başına aday %18, aday ve parti %37, ikisi birlikte %55 ile en önemli belirleyici oluyor. Parti liderinin performansı ve parti ideolojisi %20’nin altında ağırlığa sahip. Bir başka sonuç görüşleri en fazla etkileyen çevrenin aile oluşu: %27. Aile ve arkadaş birlikte %33.5 iken medya ve kanaat önderleri %18 ağırlığa sahip. Seçmenin yarısı oy verecekleri partinin zaten belli olduğunu belirtirken, %26.5 aday belirlendikten sonra kararını verdiğini ifade ediyor. Seçim kampanyasını bekleyenler sadece %11.8 iken, son günlerde veya sandık başında karar vereceklerini söyleyenler %9.3. Seçim bürolarına hiç gitmeyenler %76 iken, ne seçim kampanyasının, ne vaatlerin anlamlı bir etki yaptığı görülüyor. Anlamlı etki yapan ve sonlara doğru karar veren seçmenleri en çok etkileyen, kampanyaları izleseler bile, genel medya ve bir kısmı yerel olan “kanaat önderleri” olmaktadır. “Kartopu” veya “vagona atlama” etkisi de güçlü görünüyor çünkü seçmenlerin yaklaşık %75’i “halkın tercihi benim tercihimi etkiler” cevabını veriyor. Bu, oldukça sabit tercihleri olan muhafazakar bir seçim bölgesinde “genel gidişata” uyma eğiliminin güçlü olduğunu gösteriyor. “Gazete haberleri, köşe yazıları ve TV görüşümü etkiler” diyenlern %69 oluşu asıl “propaganda etkisinin” ülke ölçeğinde olduğuna işaret ediyor. Özetle, tercihleri belirleyen yakın çevre her zaman olacağına göre, yerel seçimlerde “yerel” olan neredeyse tek faktör adayın kimliğidir.

Negiz ve Akyıldız (2012) yerel seçmen anketlerine dayalı bir başka vaka örneğidir.18

  Burada sorulan sorular farklıdır. Mesela seçmenin cinsiyeti önemli olabiliyor-. Kadın seçmenler adayın fiziksel, kişisel, eğitim, iletişim becerisi, gelecek projeleri gibi özelliklerine önem verirken, ideoloji, parti, hemşerilik gibi özellikler cinsler arasında nötr çıkıyor. Adayın kişisel özelliklerinin en fazla etkilediği grubun düşük eğitim ve düşük gelir grupları olduğu da sonuçlar arasında. İletişim becerisi ve gelecek projesi en çok orta gelir grubunu etkilerken, parti ve ideolojinin en çok düşük gelirlileri, en az da hiç geliri olmayanları etkilemesi ilginçtir.


 

Türkiye’de seçmen davranışı (1965-2011): Sola oy yok mu?

Toplumsal muhalefet ve barikatlar 19. yüzyılın büyük bölümünde adeta iç içe geçmişti. Sosyal muhalefetin forumu, “agorası”, barikatlar, sembolik silahıysa taşlardı. Ama oy hakkının giderek topluma yayılması ve evrensel oy hakkına –her ne kadar uzun süre kadınları kapsamasa da- kavuşulması oyları, seçimleri öne çıkardı. Przeworski & Sprague (1986)’nın metaforuyla oylar artık “kağıttan taşlardı”. Oylara/seçimlere başka metaforlar da yükleyebiliriz: Örneğin, seçimlerin ve seçim sistemlerinin iyice öne çıkmasıyla politik piyasalar çok gelişmiş sayılabilir. Gelişmiş, tam teşekküllü politik piyasalarda oylar artık “politik fiyatlardır” ve, tüm fiyatlar gibi, enformasyon taşırlar.19  Öyleyse, oylar, hisse senedi fiyatlarındaki oynamaların enformasyon taşıdığı gibi, siyasi enformasyonu sinyallerler ve belirsizlik karşısında ajanda ve siyasi platform/program seçişlerini düzenlerler. Ama bunun olabilmesi için seçimlerin 4-5 yılda bir değil, çok daha yüksek frekansta yapılması gerekecektir. Demek ki analoji tam değildir: fakat sık sık yapılan kamu oyu yoklamaları da hesaba katılırsa modern demokrasilerde “sinyalleme” etkisi biraz daha önemli hale gelebilir. Bu damar, Downs-Wittman hattına belirsizliğin dahil edilmesinde olduğu gibi, demokrasiyi ve belirsizliği yan yana getirecektir: öyleyse, başka bir açıdan, demokrasi belirsizlik karşısında politik seçiştir.20

Przeworski & Prague (1986), kanımca küçük çapta bir klasik sayılması gereken kitaplarına “toplumun sosyalist dönüşümünü öneren hiçbir parti hiçbir seçimde çoğunluğun oyunu alamamıştır” şeklinde bir önermeyle başlar.21

  Bu sonuç Avrupa’nın uzun tarihinden çıkagelen ampirik bir gözlemdir. Ancak Türkiye’deki konu çoğunluk veya hatta birinci parti olmak değil, neredeyse hiç oya alamamak olduğu için bu izleği takip etmeyeceğim.

Bağımsız adayların kimlikleri tek tek incelenmemiştir; ama zaten buradan anlamlı bir fark çıkmıyor. Buna göre 1965-2011 arası yapılan 12 genel seçimde, 1995 sonrası kendi adaylarına oy vermeye başlayan Kürt hareketi dahil, çok geniş tanımlı sol veya “sağ olmayan” diyebileceğimiz kitlenin ortalama oy oranı yüzde 32,34 olmaktadır.

Geniş tanımlı “sol” (Kürt hareketi dahil): 1965-201122

  


 

Ekonominin çok önemli olduğunu ve seçmen davranışının ekonomik oy verme teorisi (rasyonel seçmen) tarafından normal şartlarda, kırılma anları dışında açıklanabileceğini söylemiş oldum. Oy verme davranışı “inersi” göstermektedir: Fakat bu inersi seçimden seçimedir. Arka arkaya 3 genel, 3 yerel seçim gibi bir 10-12 yıllık bir pencere açarsak, partilere sadakat azalıyor. Fakat yerini ne alıyor? Türkiye’de sağ-sol arasında akışkanlığın son derece düşük olduğunu görüyoruz. Ekonomik oy verme teorisi zaten ekonomi faktörünün çok önemli olduğunu söylediği için doğrudan doğruya iktidarın performansına odaklı bir açıklama tarzıdır. Seçmen “seçimden önceki son yıl işlerim bozuldu” dediği anda doğrudan iktidarı sorumlu tutma eğilimine giriyor. Bunun düali işler iyi gidiyor algısı yerleşikse iktidarın bu nedenle prim yapmasıdır. Ekonomi faktörünün ağırlığı muhalefetin aleyhine bir ağırlık çünkü seçmen alternatif programla daha iyi bir ekonomik gelecek perspektifine değil, geçmiş performansa dayalı kısa dönemli retrospektife bakıyor. Ayrıca seçmen “göreceli” değerlendirmeyi sadece zaman içinde kendi durumuna ve geçmiş iktidarlara göre yapabiliyor. Seçmen muhalefet partilerinin “daha iyi” performans çıkarıp çıkaramayacağını incelemeye odaklanmadığı için aslında ekonomi faktörü “mutlak” bir faktöre dönüşüyor. Ordinal değil, ikili (binary) ve olsa olsa kardinal bir ölçümden bahsedebiliriz. Örneğin “gelecek perspektifinde azalan sırayla TKP 5, CHP 4, MHP 3, SP 2, AKP 1” sıralaması yapılsa bile -ki söz konusu bile değil, seçmen oyunu bu sıraya göre verme eğiliminde olmamaktadır. Ekonomik faktör, “durum kötü, iktidar kötü” veya “durum iyi, iktidar iyi” ikili seçiminden geçerken “ne kadar iyi, ne kadar kötü” kardinalliği iktidarın hangi ölçüde oy kaybedeceğini veya kazanacağını, ceteris paribus, belirliyor. Bu durumda sosyalistler hiç, CHP çizgisi neredeyse hiç iktidara gelemediği için, rasyonel seçmen merceğine tam olarak ancak yerelliklerde girebilir.

Tercihler değişmediği, ülkede yeniden bir siyasi konumlanma yaşanmadığı durumda, sadece seçmen davranışının mekaniğiyle bakarsak, AKP’nin 2014 yerel seçimlerinde gerileyebileceği en düşük seviye %39-40 civarıdır. Ancak

(i) büyük bir olay (Öcalan vakası, 1999, “milliyetçi an”) (ii) büyük bir ekonomik kriz (2009 belediye seçimlerinde AKP yüzde 39’a geriledi ve bu skorda krizin ciddi etkisi vardı) –ama krizler olsa olsa iktidarda kim varsa onu biraz yıpratıyor, o kadar (iii) siyasi merkezin çok büyük bir meşruiyet ve hegemonya krizine girdiği bir toplumsal durum (iv) “solun” üst-belirlendiği bir ideolojik amalgamla ortaya çıkılması gibi durumlar dışında geleneksel sağın karşısındaki CHP çizgisi de, onu çok aşan derinlikteki sosyalist sol da, doğal bir sınıra çarpmaktadır.

Akarca ve Tansel (2012) seçmenin, sadece Türkiye’de değil mesela İtalya’da da, büyük boyutta yolsuzluk veya beceriksizlik örnekleri karşısında durum iyi anlatılabilirse –medya etkisi- ciddi reaksiyon gösterdiğini ifade ediyor. Seçmen “rasyonalitesine” dayanarak ancak bu kadarı mümkündür: İktidar partisi ciddi oy kaybedebilir. Ama “değerlerle” ilgili söylenenler, Başlevent ve Kirmanoğlu (2007) doğruysa, oylar komşu partiye gidecektir. Bir başka deyişle, seçmenin çizgisine sadakatı var:Ama zorunlu olarak tekil bir partiye o kadar sadakatı yok.23

 Solun güçlenmesi ayrı konudur.

Geçmiş geçmiştir. Charles Plott’un (Caltech) basit ama anlamlı formülüyle Sonuçlar = Tercihler x Kurumlar. Sonuçların değişmesi için ya kurumlar, ya tercihler ya da her ikisi birden değişmelidir. Oyun teorisinin dilinde kurumlar tekrarlanan oyunların indirgenmiş formdaki çözümleri olarak görülebilir. Dolayısıyla kurumların değil, tercihlerin önce değişme olasılığı daha yüksek görünüyor. Salgın hastalıkların yayılmasını veya kolektif eylemleri inceleyen modellerdeki “kartopu” veya “vagona atlama” etkilerini ele alalım. Bir “eşikten” atlanınca aktörler tercihlerini değiştirirler çünkü bireysel tercihleri daha önce kamuya açıklaya geldikleri tercihlerinin tam tersi haline zaten dönüşmüş durumdadır. Eşik noktasının etrafında küçük bir parametre değişikliği, ani bir sıçramayla ters dönen ve dolayısıyla beklenmeyen bir davranış değişikliğine yol açar. Fakat aslında davranışları nitel olarak değiştirecek bireysel tercih değişiklikleri zaten yavaşça yaşanmaktadır. “Sürpriz sıçrama” dışarıdan bakan gözlemcilerde şok etkisi yaratabilir: Bunun nedeni altta yatan özel tercihlerdeki değişikliği gözlemleyememiş olmalarıdır. Nitekim Haziran direnişine kadar, toplumun deli gömleğine sığmayacağını söylemek mümkündü ve doğruydu. Ama tepkinin şiddeti, açığa çıktığı, patladığı güne kadar anlaşılamadı.

Sol, açık ki seçim ittifaklarıyla veya seçimleri ve halihazırda mevcut olan “merkezdeki seçmenin” oy değiştirme desenini odak noktası yaparak güçlenemez. Tüm tercihlerin, “değerlerin” değişmesi gerekiyor.

Ekim’i arasındaki birkaç ay ise, tüm ışığı kendinde toplayıp yayan bir mercek gibi, Lenin’in düşüncesini berrak biçimde sergileyen bir tarihsel kesit oluşturur. Tarihin belki de en hızlı aktığı dönem olan bu aralık, bir anlamıyla da her şeyin apaçık kendini görünür kıldığı bir şeffaflık yaratır.

Dipnotlar

  1.  Donald Wittman (1983), “Candidate Motivation: A Synthesis of Alternative Theories”, American Political Science Review 77, 142-157.
  2. Anthony Downs (1957), An Economic Theory of Democracy, Harper and Row.
  3.  John E. Roemer (1998), “Why the Poor Do Not Expropriate the Rich: An Old Argument in New Garb”, Journal of Public Economics 70, 399-424.
  4. Örneğin “Columbia ekolü” seçmenlerin ait oldukları sınıf veya cemaate dayalı oy verdiklerini, parti programı, lider, aday, kampanya gibi konuların önemsiz olduğunu savunuyordu ve 1950’lerden itibaren ağır eleştiriler aldı.
  5. Ali T. Akarca (2010), “Analysis of the 2009 Turkish Election Results from an Economic Voting Perspective”, European Research Studies XIII (3), 3-38.
  6.  Ali Çarkoğlu (2002), “Turkey’s November 2002 Elections: A New Beginning?”, Middle East Review of International Affairs, 6 (4), 30-41.
  7.  Ali T. Akarca ve Cem Başlevent (2010), “Inter-Party Vote Movements in Turkey: The Sources of AKP Votes in 2007”, Economic Research Forum Working Paper 509
  8.  Ali T. Akarca ve Aysıt Tansel (2007), “Social and Economic Determinants of Turkish Voter Choice in the 1995 Parliamentary Election,” Electoral Studies 26, 633-647
  9.  Osman Cenk Kanca (2012), “Türkiye’de transfer harcamalarının salınımı ve politik gelişmeler”, İ.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi 46, 25*59.
  10.  İhsan Cemil Demir (2013), “Seçmen tercihlerinin oluşumunda vergi propagandası: Ampirik bir çalışma”, AİBÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi 13 (1), 37-55.
  11.  Ali T. Akarca ve Aysıt Tansel (2003), “Economic Performance and Political Outcomes: An Analysis of the Turkish Parliamentary and Local Election Results Between 1950 and 2002”, Working Paper.
  12. Ali T. Akarca ve Aysıt Tansel (2006), “Economic performance and political outcomes: An analysis of the Turkish parliamentary and local election results between 1950 and 2004”, Public Choice 129: 77–105.
  13. Yasushi Hazama (2012), “Non-Economic Voting and Incumbent Strength in Turkey”, IDE Discussion Paper 340 oy seviyesi yerine değişimiyle çalışıyor. Bunun nedeni oy seviyesinin güçlü zaman korelasyonu, yani zaman serilerinde seri korelasyonu sergilemesi. Bir diğer fark GSYH değişkeninin sadece seçim öncesi son yıla değil, son 2 yıla ait olması. Böylece dalgalanma gösteren ekonomik performansın seçmen tarafından ayrıştırılabildiği düşünülüyor.
  14. Cem Başlevent ve Hasan Kirmanoğlu (2007), “The Role of Basic Personal Values in the Voting Behavior of Turkish People”, Bilgi University Working Paper.
  15. Ali T. Akarca (2013), “Modeling Political Performance of Islamist and Islamist-Rooted Parties in Turkey”, Economic Research Forum Working Paper 768 bize AKP’ye gelen merkez sağ seçmeninin AKP’nin “muhafazakar demokrat” olduğuna inanarak geldiğini ve İslamcı partilerin ekonomik başarısızlıklardan etkilendiğini söylüyor.
  16.  Ali T. Akarca ve Aysıt Tansel (2012), “Turkish Voter Response to Government Incompetence and Corruption Related to the 1999 Earthquakes”, MPRA Paper 35894.
  17.  Adem Doğan ve Göksel Göker (2010), “Yerel seçimlerde seçmen tercihi (29 Mart yerel seçimleri Elazığ seçmeni örneği)”, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İİBF Dergisi 5 (2), 159-187
  18.  Nilüfer Negiz ve Fulya Akyıldız (2012),”Yerel seçimlerde seçmenin tercihi üzerinde aday imajının etkisi: Uşak örneği”, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi 2012/1 (15), 171-199.
  19.  Politik piyasa” kavramını James E. Anderson & Thomas J. Prusa (2001), “Political Market Structure”, NBER Working Paper 8371’den ödünç alıyorum. Başvurduğum kavramlar ve kaynaklar siyasal iktisat literatüründe, yaygın olarak kullanılmasalar bile, yeri olan kavramlar. Gary J. Miller (1997), “The Impact of Economics on Contemporary Political Science”, Journal of Economic Literature XXXV, 1173-1204 neoklasik iktisadın modern Amerikan siyaset bilimine olan etkisini ayrıntılı olarak inceliyor.
  20.  John E. Roemer (2001), Political Competition, Harvard University Press ve John E. Roemer (2001), “Value and Politics”, Cowles Foundation Discussion Paper 1327, Yale University demokrasinin belirsizlik ile ilişkisini ve Wittmanian adaylarla Downsian adaylar kullanılarak yazılan modeller arasında hangi durumlarda kalitatif farkların ortaya çıkacağını çok açık biçimde gösteriyor.
  21.  Adam Przeworski & John Sprague (1986), Paper Stones: A History of Electoral Socialism, The University of Chicago Press.
  22.  Bir nebze 1980 öncesiyle devamlılık sağlamak amacıyla ve Kürt hareketi hariç tutulursa anlamlı büyüklüklere ulaşılamadığı için, Kürt hareketi dahil edilmiştir. Yazarın Kürt hareketinin güncel halini değerlendiriş biçiminden bağımsızdır.
  23.  Hasan Güllüpınar ve Özlem Güllüoğlu (2013), “Voters’ Loyalty to a Political Party in Terms of Organizational Committment Factor: A Research on Voters Living in Big Cities in Turkey”, e-Journal of New World Sciences Academy NWSA-Humanities, 4C0158, 8, (1), 82-99.
Not ekle
Yükleniyor...
İptal
İşaret/Notlar
Yükleniyor...
İşaretle
Kapat
Okur Giriş

Parolanızı mı unuttunuz
×
Signup

Already have an account? Login
×
Kayıp Parola

×