Türkiye Devriminin Niteliği Üzerine

Günümüzde sosyalizm adına devrim biçimi şu ya da bu biçimde irdeleniyor. Toplum, olay ve olgular bilimsel sosyalizm temelinden kalkarak irdelenmeli. Oysa, sosyalizm adına bu değerlendirmelerin çoğu mekanik ve basit türde olmakta. Tıpkı karanlıkta fili tanımak gibi. Sosyalistlerin çoğu yerel ulusal mücadele uğruna uluslararası mücadeleyi yadsıdıkları gibi, kendilerini sadece biçimde bağlı görüyorlar. Parça uğruna bütün feda edilmekte. Bu kısa yazımızda olanaklar ölçüsünde Türkiye devriminin niteliği ve durumunu irdelemeye çalışacağız.

Toplumlar tarihinde büyük ayaklanmalar ve devrimler bir dönemin bitip yeni bir dönemin başladığını simgeler. Ayaklanma ve devrimin bir toplumu sarsmaya başlaması diğer ülkeleri de etkiler. Mesela, 1789’da Fransa Burjuva Devrimi, 1871’de Paris Komünü, 1905’te Çarlık Rusyası’nda ayaklanma ve 1917 Ekim Sosyalist Devrimi gibi toplumu sarsan devrim ve ayaklanmalar diğer ülkeleri de etkilemiştir. Bunların ilki Fransız Devrimi modern çağa geçişte büyük bir değişimi simgelemekte. Bu, “siyasal düşüncelerden dinin toplumda oynadığı role siyasal temsilden rejime, kişilerin kimliğinden devletin niteliğine, her şeyi kökünden değişikliklere uğratan Fransız İhtilali tüm Avrupa’yı olduğu gibi bu bütünün önemli bir parçasını kontrolünde bulunduran Osmanlı devletini de yakından etkiledi”.1 Osmanlı Devleti’ndeki değişiklik ile ilgili birkaç tanesini sıralarsak 1789’un etkisiyle önemli bir kurumu olan Yeniçeri’yi kaldırarak Nizam-ı cedid; 1871’in etkisiyle 1. Meşrutiyetin ilanı; Çarlık Rusyası’ndaki 1905 ayaklanmasıyla ülkede, sanayi ve ticari ağırlıklı şehirlerde işçilerin grevleri ve nüve halindeki burjuvazinin bazı askerleri de yanına alarak 1908’de 2. Meşrutiyet’e kalkışması ve burjuva devriminin başlangıcı; 1917 Ekim Devrimi ve 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonucu Osmanlı’nın topraklarının paylaşılıp işgal edilmesi, işgal altındaki halkların Ulusal Kurtuluş temelinde bağımsızlık savaşı…

Tarihte göçebe toplum yapısından yerleşik toplum yapısına geçen halkların köklü bir kültürel ilişkileri olmamıştır. Ataerkil kabile toplum yapısından doğrudan doğruya feodalizme ilerleyen toplumlarda, kabile toplumunun eski özgür üreticileri bağımlı ve rant ödeyici köylüler haline getirilir eski klan ve kabile şefleri onların üzerinde bir askeri aristokrasi olarak yükselir. Dolayısıyla Osmanlı yöneticileri bir çıkar birliği içerisinde bütünleşmişlerdir. Batı’daki üretimden en üst düzeyde yararlanan bir yönetici kesim olarak düzen değişikliğinden yana olamazlardı. Bu kesim Osmanlı’nın çöküşünü engellemek için reformlara yöneldi. Aslında gerçek anlamda reformlar ile yönetici kesimin çıkarlarına imparatorluğun çöküşünden önce son vermeliydi. Reform hareketi siyasi ve askeri çöküşün temelinde yatan gerekçenin sosyal ve ekonomik olduğunu anlamamıştır. Reform hareketi bir taban ve kadroya dayanmadığı için başarılı olamadı.

Osmanlı devletinde ticari ve sanayi ile birlikte gelişen işçilerin örgütlenmesi hep engellenmiştir. Osmanlı içeride işçilerin ve köylülerin düşmanıydı. Sadece onların değil, ulusal bağımsızlık savaşı veren halkların da düşmanıydı. Emperyalizmin sanayisi gelişmekte olan ülkeleri ekonomik, askeri, politik anlamda kendine bağlarken, Osmanlı’nın da militarist gururunu-duygularını kırmadan onu kendine bağlamaya ve devleti parçalamaya başlamıştır. Bu açıdan Osmanlı devleti emperyalistlere “kapıyı açık tuttuğu için övünüyor”;2 Osmanlı devleti yönetici ve aydınları bünyesinde yeni çağdaş bir devlet oluşumu yerine ‘palyatif’ önlemlerle”3 yetiniliyor.

* * *

Avrupa’da toplumlar yerleşik düzene geçtikten sonra feodal yöneticiler rantı aynı, nakdi ve emek olarak şu ya da bu biçimde aldı. Dış savaşta yani fetihler haçlı seferleri ya da doğal nedenler ile birlikte gittikçe ihtiyacı artan aristokrasi bunları karşılamak ve gelirini artırmak için yeni vergiler ve angaryalar uyguladı. Hatta Vatikan’a (papalık) karşı reform yanlısı Protestanları ve diğer tarikatları destekleyip yanlarına yedekledi. Ortaçağ Avrupası’nda ve İngiltere’de büyüklü-küçüklü köylü ayaklanmaları oldu.

Osmanlı’da ise ancak olağanüstü durumlarda halktan alınan vergiler 16. yy. sonunda kapitülasyonlar ve yönetici kesimin büyük oranda artan tüketimi, devletin hazine ve maliyesinin çok sarsılmış olması nedeniyle her yıl toplamaya başlanmıştır. Bu iç sömürü tarzıdır. Bu durum toplumu sarsmaya başlamıştır. Örneğin, bir köyün ödemesi gereken vergileri toplayan sipahi veya mültezimin artırdığı vergi ve angarya-baskılarına karşı köylüler yerleştikleri yerlerden kaçarlar. “Köylüler içinde bulundukları koşullardan kaçıp askeriyeye, kentlere hatta belki de yarı göçebe aşiretlerin koruyuculuğuna sığınmasalardı, sonuç fiiliyatta karşılaştığımız askeri isyanlar değil, ‘klasik’ tipte köylü ayaklanmaları olurdu”4 Bu nedenle Osmanlı’da Celâli İsyanları adı verilen ayaklanmalar gelenek olmamıştır. Halk Avrupa’daki gibi devletin politik ve sosyal değişiminde fiili olarak rol alamamıştır.

Osmanlı bir tarım ve köylü ülkesiydi. Ticari ilişkilerin geliştiği şehirlerde uzmanlaşmış bir kent zanaatçılığına bağlı olarak gelişmekte olan bir sanayi ve mali ilişkilerin yanında işçi ve emekçiler de vardır. I. Paylaşım Savaşında ekonomik çıkarları gereği bir tarafta yer alır. Savaşın sonucu, ülke emperyalistler tarafından parçalanıp işgal edilir. Savaş sonu işgale karşı aydınlar başta olmak üzere genç ve cılız burjuvazi, ayan-eşraf, işçi ve köylüler ulusal temelde ortak tavır içinde oldular. Özelde cılız ve genç Türk burjuvazisiyle feodal kesim arasında gerçekleşen ittifakın en önemli nedenlerinden biri açık işgal olgusuydu. Savaşta öncü rolü oynayan küçük-burjuva aydın, asker ve bürokrasiden bağımsız değildi. O, toplumsal üretimde tuttuğu yer bakımından bir proleter değil ama, bir burjuva olarak yaşar.5 Keza, bu devrim kendi özgülünde politik devrimi içinde barındıran bir dönüşüm, bir sosyal devrimdir. Osmanlı ile T.C. arasındaki toplumsal ve ekonomik ilişkiler arasında tarihsel bir kopuş vardır. Burjuvazi zayıf da olsa, ulusal kurtuluşa ve devrime kendi sınıfsal karakterini vermiştir.

* * *

Genel anlamda burjuva demokratik devrimler feodal aristokrasinin toplumun üretici güçlerini mevcut üretim ilişkileri temelinde yönetemez duruma gelmesiyle gündeme gelmiştir. Bu aşağıdan yukarıya köktenci bir tarzda kitlesel bir devrimden önce değişmeye başlar ve devrimle damgasını vurur.

Türkiye’de önce 1876’da l. Meşrutiyet’le başlayan ama 1908’de 2. Meşrutiyet ile damgasını vuran bir burjuva demokratik devrim yarım kalmıştır. Yani, “1908 devrimi, 1923’ün koşullarını hazırlayan ilk (ve başarıya ulaşamayan) burjuva devrimidir.”6 Emperyalist işgale karşı savaş ulusal kurtuluş olmakla birlikte politik anlamda yarım kalmış burjuva devriminin tamamlanması sürecidir. Öncü, burjuva devrimini sürdürmek için işçi ve köylü halk ile birlikte olmak yerine, iktidarda kalmak için feodallere tavizler verdi, birlikte oldu. Ulusal Kurtuluş ve buna bağlı olarak demokratik devrim tam anlamıyla yapılması için halkın özlemleriyle ve cılız da olsa işçi sınıfıyla bütünleşebilirdi. Oysa halkın bunu zorlamasına elveren gelenekselleşmiş bir mücadele tavrı yoktu.

Öncü rolü oynayan cılız bir burjuvaziyle aydın ve asker kökenli bürokrat küçük-burjuvazi, feodal ve ayan-eşraf ile bütünleşmişti. Bunlarla bütünleşenlerden demokratik devrimin tamamlanmasında fazla bir görev üstlendirilemez. Devrimde ne denli önemli rol oynasa bile bu kesim hiç bir zaman politik kontrolü ellerinde tutamamışlardı. Politik bir güç olan devlet egemen sınıfın ekonomik çıkarları temelinde belirlendiği için burjuvazi tek başına bu koşullarda onu elinde tutamazdı. Çünkü, toplumda belirleyici olan feodallerdi. Devrim demokratik sorunları çözemeden bırakıldı.

* * *

Türkiye’de burjuva demokratik devrim feodalizmden kapitalizme geçişte devrimci dönüşüm niteliğinde değildi. Toplumun devrimci biçimde değişimi kitlelerin katılımıyla olur. Hasılı, burjuva demokratik nitelikteki devrim 1789 Fransa örneğindeki gibi aşağıdan yukarı bir rota izler. Türkiye’de ise bu böyle olmamıştır. Ulusal kurtuluşta öncülük rolü oynayanlar yarım kalmış burjuva devrimini yukarıdan aşağıya tamamlamayı üstlenir. Savaş hem emperyalizme karşı ve hem de iç savaş boyutuyla yaşandı. (Bunlar Osmanlı’nın Kuvay-i İnzibatisi’yle Kürdistan’daki çeşitli ayaklanmalar, Çerkez Etem, Anzavar vd.leri ile TKP önderlerinin katledilmesi).

Türkiye’deki 1919-23 dönemi hem işgal hem de iç hesaplaşmanın yapıldığı dönemdir. Ülkenin toplumsal sosyo-ekonomik yapısını irdeleyenler bu dönemde politik ve sosyal devrimin yapıldığını belirtir. Bu doğrudur. Devrim biçimi yukarıdan aşağı Prusya tipine yakındı.

Şu bir gerçek ki hiç bir burjuva devrimi tam değildir. Çünkü, burjuvazi sınıfsal karakteri gereği toplumsal yaşamda sömürü ilişkileri dışında hiçbir şeyi tam yapmamıştır.

* * *

Cumhuriyetin ardından 66 yıl geçti. Bu sürede dünya 2. Emperyalist Paylaşım savaşıyla sosyal ve politik anlamda alt-üst oluşumlar yaşadı. Savaş ile emperyalizmin sistem alanı daraldı. Ama, bu pazar alanının mutlak daraldığı anlamında değil, çünkü, sistem alanının daralmasıyla pazarlarında yönetim-denetim kısılması iç pazar alanının genişletilmesini getirmiş ve bu da çelişkileri daha da artırmıştır. Yani emperyalizm (günümüzde) tekelci genişletilmiş yeniden üretimde azami kârı ister ve arar. Kapitalist sömürü ilişkileri aynı değildir. Bu dönemde emperyalizm sömürü ilişkilerini değişik biçimlerde ördü ve yeni sömürgecilik biçim kazandı. 2. Savaş ile kapitalist/emperyalist sistemden bir çok ülke koptu. Sosyalist ve bağımsız ülkeler emperyalist hegemonyadan kurtuldu. Türkiye de bu süreçte yeniden oluşan ilişkilerde yerini almaya başladı.

Ülke ekonomisinin 1940’ların sonundan itibaren gelişme değişik bir boyut kazandı. Emperyalizm bu dönemde damgasını vurduğu sömürü ilişkileri, ekonomik borçlanma, yardım, teknoloji transferi, askeri ve politik temeldeydi. Emperyalistlerle girilen bu ilişkiler burjuvaziyi daha da geliştirmeye başladı. Emperyalistlerden alınan yardım ve kredilerle ülke bir kalkınma yoluna girdi. Bu vesileyle tarım girdileri ucuzladı, sanayiye dönük yeni iş alanları yaratıldı, bu yeni işlere bağlı olarak iş arzı tarımdan sanayiye yöneldi, sanayi ve tarım dışı çalışmayı çekici kılmak için yüksek ücret verildi, kırda boş kalan işlerde ücretler arttı, ithal edilen tarım girdileri yeni piyasaya gidildiğinde fiyatlar göreli olarak ucuzladı… Bu kısmi refah 1950’lerin sonuna doğru ekonomik ve politik bunalımlara yerini bıraktı ve muhalefet ile emekçi halk üzerindeki baskılar arttı.

Cumhuriyetin kuruluşundan 1940’ların sonuna kadarki ekonomik ve toplumsal ilişkiler çerçevesinde tarımdaki egemen güçleri küstürmemek için kapitalist ilişkiler yavaş geliştirildi. 1940’lardan günümüze kadar sanayide (montaj ve tüketime yönelik olsa bile) hızlı bir gelişme yaşandı, feodal ilişkiler geriledi, tarımda küçük üretim geliştiği gibi ekonomide mali kesimin gücü arttı, kapitalist sömürü ilişkilerinin artmasıyla işçi sınıfı ve emekçiler kırdan bağlarını kopardılar, süreç içinde yan gelirleri azaldı ya da kesildi, toplumsal sorunlar artıp sınıfsal çelişkiler keskinleşti…

Gelişmekte olan ülkeler birçok toplumsal sorunları da gelişimin ardı sıra getirmekte. “Bugünkü gelişmiş ülkelerin 19. yy’da karşılaştıkları meseleler günümüzün gelişmekte olan ülkelerin halihazırda karşılaştıkları problemlerden büyük farklılıklar göstermektedir”7 Çünkü, bugünün emperyalist (1. kuşak) ülkeleri günümüze uzun bir tarihi süreçten geçerek geldiler. 2.ve 3. kuşak ülkeler aslında onların ticari pazarı ve hammadde depolarıdır. Bu ülkeler kapitalist tarzda gelişmek için emperyalist ülkelerden ekonomik, teknolojik ve benzeri yardım kredi alarak büyük bir tarihi süreci hızla geçmeye çalışmakta. Evet gecikmişliği aşma; Engels’e göre “gecikmiş harekette aşılan engellerin sayısı hızın karesiyle orantılıdır”8 Ve gecikmişlik aşılırken istendiği yere varılsa bile değer yargıları süreç içinde atılmadığından bunların etkileri değişik biçimlerde toplumsal yaşamda kendini gösterir.

Toplumsal yapıda hızlı geçiş sürecinde çözülemeyen sorunlar günümüzde daha büyük oranda kendini gösterir. Tarım ve sanayide alt yapının merkez yerlerde bile yeterli olamaması, ülkedeki diğer ulus ve azınlıklar üzerindeki baskılar… Kırsal nüfusun büyük bölümü küçük toprak sahiplerinden ya da yarıcı-tarım işçilerinden oluşmaktadır. Temel olarak toprak sorunu belirleyici değildir, ama bu sorunu yok saymıyoruz anlamına gelmez. Ve Kürt ulusu sorunu.

Türkiye vb. ülkeler ekonomik ve toplumsal yapısı üretim ilişkileri ve toplumsal yapısı kapitalisttir, sistemin birer parçasıdır. Emperyalizmde en ilkel ekonomik biçimler, en gelişmiş kapitalist teknik ve kültür ile içiçedir. Dolayısıyla Türkiye’nin ekonomik yapısında geri feodal ilişkiler hakim değildir, tasfiye edilmiştir. Kürdistan’da bile tarımsal yapı parçalanmakta, sanayide hafif ve montajın yanında ağır sanayi belirgin bir biçimde artmakta, devletin politik-ekonomik kararlarında sanayi ve mali kesimler ağırlıklarını koymaktadır. Burjuvazinin tümü emperyalizmle daha da bütünleştiği gibi, geri kapitalist ülkelerde ticari ve sanayi ilişkilerini geliştirirken, onlarla bu ülkelerde ortak yatırımlara girmekte, toplumda işçilerin politik gücünün sınıfsal karakteri kristalleşmekte, uluslararası işçi sınıfıyla bütünleşmesi dayanışması artmakta.

Sonuç Olarak

Türkiye’de burjuva demokratik devrim tek aşamada yaşanmamıştır. Ama 1908, 1923 devrimiyle geri toplumsal yapının sorunları önemli oranda çözülmüştür. Günümüzde demokratik devrim toplum yapısının sorunlarını çözecek durumda değildir, geri bir düzlemdedir. Lenin’in dediği gibi “demokratik devrim niteliği bakımından burjuvadır”,9 R. Luxemburg da “burjuva demokrasisinin iskeleti ulusal devlettir”10 der. Türkiye ulusal kurtuluş savaşıyla bu sorununu çözmüştür. Gelişmekte olan ülkelerin işçi sınıfının devrimci politikası demokratik sorunları da içinde barındırarak kapitalist/emperyalizme karşı sosyalist devrim mücadelesiyle içiçe girmek zorundadır.

Türkiye’de demokratik devrim yapılmadı. Eğer, eksiksiz olsaydı günümüzde “bu yeni savaşımın gelişmesi o denli çabuk, o denli yaygın, o denli açık-seçik ve o denli kararlı”11 olacaktı. Bugün Türkiye’nin gündemindeki devrim burjuva demokratik devrim değil, eksik kalan demokratik sorunların çözümünü içinde barındıran SOSYALİST DEVRİMDİR!

Dipnotlar

  1. Hanioğlu, M. S.; Argos no.5 1989, s. 181
  2. Lenin; Ulusal Sorun, Sol yay. s.43-44
  3. Timur, Taner; Osmanlı Kimliği, Hil yay. 1986 s.162
  4. Faruki, S.; 11. Tez, no.7 içinde, s.117
  5. Lenin; Nisan Tezleri, Sol yay. 1979, s.42
  6. Savran, S.; 11.Tez no.1, içinde, s.193
  7. Tuna, T. Z.; Sosyal Siyasete Giriş, s.90
  8. Engels; Doğanın Diyalektiği, Sol yay. 1979, s. 119
  9. Lenin; İki Taktik, Sol yay. 1979, s.133
  10. Cliff, Tony; R. Luxemburg, Anadolu yay. 1968, s.68
  11. Lenin; a.g.e., s.156 116
Not ekle
Yükleniyor...
İptal
İşaret/Notlar
Yükleniyor...
İşaretle
Kapat
Okur Giriş

Parolanızı mı unuttunuz
×
Signup

Already have an account? Login
×
Kayıp Parola

×