Bir Dönemden Dersler Çıkarmak: 1914-17 Aralığının Tartışmaları Bugün Ne Anlatıyor?

Gene de duyardım toprağın diplerinden
Uzak bir gök gürültüsünün bulanık sesi gibi
Mahmuzlanan atların kişnemesi gibi
Çözülüp eridiğini bin yıllık buzların
1

Büyük Ekim Devrimi 1917 Şubat’ında gerçekleşen burjuva devriminin 8 ay sonra aşılmasıyla meydana geldi. Bu sekiz aylık dönem tarihin sosyalist devrimcilere sunabileceği belki de en zengin malzemeyi kapsıyordu. Diğer yandan Şubat ile Ekim arasındaki büyük sıçramanın ürünü olan sosyalist devrim, 1914’ten 1924’e uzanan kabaca 10 yıl süren devrimci kabarış ve geri çekilişin “en nadide ürünü”ydü. Sekiz ay ya da on yıl… İnsanlık tarihi için çok kısa denebilecek bir sürede tarih yoğunlaşmıştı.

Yoğunlaşma dönemleri bize yalnızca kendi kısa tarihini anlatmaz. Bazı dönüm noktaları geçmişte açıkça seçilemeyen kimi tartışmaların, tavır alışların ve tercihlerin sınavdan geçirildiği zamanlardır. Nasıl krizler kapitalizmin çelişkilerinin şiddetle ortaya çıkarak rehabilitasyondan geçirildiği ya da devrimlerle aşıldığı anlar oluyorsa, tarihin yoğunlaşarak devrimlerde düğümlendiği anlar da öncesindeki büyük tartışmaların ve yapılan tercihlerin çözüme bağlandığı anlar oluyor.

1914-24 aralığı savaşla tetiklenen bir altüst oluş dönemiydi. Peki, 1917 yılına uzanan “dört yıl” bu açıdan ne anlam ifade ediyor?

Savaş yeni bir dünya ve Rusya yaratırken yalnız bir maddi altüst oluşlar dönemini tetiklememişti. Savaş aynı zamanda dünya sosyalist hareketindeki düşünce ayrılıklarının, kamplaşmanın hızla kesinleştiği bir dönemi yarattı. Dünya sosyalist hareketi savaşın sosyalist mücadeledeki yerini, II. Enternasyonal’in geleceğini tartıştı. Bu doğrultuda konferanslar düzenlendi, toplantılar organize edildi. Savaş şartlarında işçi sınıfına ne olacağı, savaşa karşı nasıl bir tutum takınılacağı ve devrimcilerin ne yapması gerektiği tartışıldı. Tartışmalar düşünce ayrılıklarının su yüzüne çıkmasını sağladı. Tartışmalar önemliydi; çünkü mesele sadece “günün görevleri” değildi; daha kapsamlı farklılıkları ortaya koyuyordu. Bu farklılıklar “geleceğin görevleri”ni de etkileyecekti.

Bu anlamda 1914-17 aralığı, düğümün çözüldüğü an olan Ekim Devrimi’ni başarıya ulaştıran stratejinin olgunlaştığı bir dönem anlamına geliyor.

Bu dört yıl ile ilgilenen biri özel bir çaba göstermese bile bugün ile kendiliğinden bir takım benzerlikler kurmaya başlar. İktidarla taçlandırılmış bir devrimci dönemle bugün yaşananlar arasında benzerlik kurma isteğinden daha sağlıklı ne olabilir ki? Bugünü değiştirmek ve işçi sınıfını iktidara taşımak isteyen birinin devrimci dürtüsüdür bu. Üstelik böyle bir dürtü ve tutku olmadan bugün neyin değiştiğini sezmek ve tarihe yön vermek de mümkün değildir. Çünkü sezgiye ve aklın süzgecine giden yolda arayış ve tutku da vardır. Dünyayı bunlar olmadan algılamak mümkün değildir.

Söylenebilir ki bu zaten “insan”ın en temel özelliği değil midir? Öyle ki simetri arayışı, örüntü çıkarma ve model oluşturmadaki yeteneği insanı insan yapan özelliklerdendir. Diğer yandan, mantığın tüm soğukluğuyla hakimlik yaptığı arenaya adım atmadan ilan edilecek çıkarımlar tüm iyi niyetli yanına rağmen henüz karakterini kazanamamış tutkunun toyluğundan kurtulamamış olacaktır.

“Bilgi kuramı”na dair bir takım söz oyunları gibi gözüken bu cümleler aslında devrimi arayanların ellerinde bulunduracağı en kıymetli kavramla ilgili: Dersler!

Marx’ın, Napolyon Bonapart’ın bir komedisi olan yeğen Louis için söylediği söz ünlüdür: “Hegel bir yerlerde, dünya tarihindeki tüm büyük olguların ve kişilerin, bir anlamda, iki kez ortaya çıktığını söyler.”2 Aslında Hegel de Marx da tarihin hiçbir zaman tekerrür etmeyeceğini pekâlâ bilirler. Peki, tekerrür eden ne oluyor o halde?

1917’nin kısa sekiz ayında Şubat Devrimi ile oluşturulan ve bir burjuva iktidarı olan Geçici Hükümet’in yanı başında “Sovyetler” yükselmişti. Sovyetlerin Geçici Hükümet’e alternatif bir işçi iktidarı haline geliyor olduğunu Lenin’e düşündürten şey 1871’in işçi iktidarı Paris Komünü’nün kimi özellikleriyle benzerlik kurması değil miydi? Benzerliği kendi sözleriyle anlatıyordu Sovyetlerin karakteri üzerine kaleme aldığı satırlarda.

Fakat Lenin basit benzerliklerin çok ötesinde sezgilerle hareket edebilen bir devrimciydi. Dönemeçleriyle ünlü kısa sekiz ayda neyin değiştiğini bu benzerliklere saplanıp kalmadığı için görebilmişti. Bu birçok gelişmede olduğu gibi Sovyetler için de geçerliydi. Hatırlanacaktır, kısa sekiz ayda Bolşeviklerin Sovyetlere bakışı değişkenlik göstermiştir. Lenin bir iktidar alternatifi olan Sovyetleri değerlendirirken, Sovyetlerin o an düzen cephesi ile devrim cephesi arasındaki kavgada nereye denk düştüğünü ve düşebilme olasılığını hep göz önünde bulundurmuştur. Bolşeviklerin Sovyetlere yaklaşımı da sloganları da bu hesaplamaların ürünü olmuştur.

Bunlara öncülük eden Lenin kuşkusuz iyi bir Marksistti ve basit benzerliklerle değil tarihten çıkardığı derslerle yol alıyordu.

Çünkü devrimci dönemler olayların muazzam hızlarla gerçekleşebildiği, zikzakların çok olası olduğu, bugün doğru gibi gözüken taktiklerin eskiyip yerine yenileriyle hareket edilmesinin gerekebildiği dönemlerdir. Böyle bir döneme bazı derslerle girilmediği, bu anlamda özel bir tür hazırlık yapılmadığı sürece tarih her tür özneyi afallatıp harcayabilecek zenginliği de göstermesini biliyor.

İşte Marksizm devrimin teorisi olduğu ölçüde tarihten dersler çıkarma mantığıdır. Geriye baktığımızda bugün neyin tekerrür edip neyin etmeyebileceğini çıkarsamak, yani devrime hazırlanmak için nasıl bugün ve yarına dair modeller oluşturmak gerekiyorsa aynı zamanda derslere de çalışmak gerekiyor. Çünkü çok bilinen bu dersler tarihin yoğunlaşmaya başladığı dönemeçlerde muhakkak unutuluyor!

1914-17 aralığı bu dersleri kavrayabilmek için önemli bir dönem. Çünkü devrim stratejisine dair daha önce ortaya koyulan kimi fikirler bu dönemde olgunlaştı ve 1917 yılında devrimi kazanmayı sağlayan hamleler dizisi bu olgunlaşmış zeminin üzerinde yükseldi. Yalnızca bundan ibaret de değil. Bugünün dünyası 1914’ün hemen öncesine benzeyen veriler sunuyor. Şaşırtıcı olmayacak bir biçimde, bu veriler biriktikçe zihinlerde oluşanlar da 1914’ün öncesine ve savaş yıllarına benzer yanlar içeriyor. Bu 1914-17 aralığına eğilmeyi daha da cezbedici kılıyor.

Zihinlerde birikenlerden ikisini hemen dile getirebiliriz. Birincisi, “dünya büyük bir yıkımın ve çıkışsızlığın içine doğru yuvarlanıyor, insanlık art arda aldığı yenilgilerden sonra büyük bir mahvoluşa doğru sürükleniyor”. İkincisi, “işlemekte zorlanan düzende başımızı kaldıracak gücümüz yok; bu yüzden bir takım reformlarla düzeni işler kılmanın yollarını bulmak gerekiyor”. İkisi de aynı yere çıkıyor: “Kurtuluş ya hiç mümkün değil ya da şuan mümkün değil; o halde devrim değil başka yollar bulalım.”

Ekim Devrimi bir atılımdır; ama aynı zamanda öncesindeki yıllarda böylesi düşüncelerle hesaplaşarak güçlenmiş bir dünya görüşünün ürünüdür. Bu dünya görüşünün zırha ve kılıca bürünmesi, dört yılın tartışmalarının ürünüyse eğer bizim de bugün zihinlerde oluşanların arasından bir çıkış bulabilmemiz, bunu yaparken de bugünün farklılıklarını ıskalamamamız için dört yılın derslerine özel olarak eğilmemiz gerekiyor.

Dört yılın tartışma başlıklarının önemli olduğu açık. Nedir bu başlıklar: Savaşın karakteri, savaşa karşı alınması gereken tavır, enternasyonal hareketin ne yapacağı, tek tek ülkelerin devrimcilerine ne görevler düştüğü, emperyalist savaşı iç savaşa dönüştürme, devrimci yenilgicilik, barış sloganı, devrimci bir örgütün inşası, ulusal sorun, dünya devrimi, emperyalizm… Başkalarını da ekleyebiliriz. Fakat o dönem çokça üzerinde durulmuş ve stratejinin oluşumunda rolü olmuş bu tartışma başlıklarını tek tek açıklamak bu yazının amacı değil. Çünkü zaten yukarıda anlattıklarımızdan çıkan sonuç, 1914-17 aralığının bugüne uçlar vermesini, bize motivasyon kazandırmasını sağlamak. Bu yüzden özel olarak başlıklandırmaya ya da tarihçe sunmaya gerek duymadan, bazılarını çekip odaklanacağız.3

 

Dünya Koşulları ve Stratejinin Birinci Bileşeni: Emperyalizm

 

1914’te patlak veren emperyalist paylaşım savaşı kimse için sürpriz değildi. Büyük güçler arasında yükselen kızışma ve dünyanın yeniden paylaşılmasında söz sahibi olmak isteyen devletlerin bunu hiç saklamıyor oluşu savaş beklentisini kuvvetlendirmişti.

Yani bugünün koşullarına çokça benzeyen yanlar içeriyor.

1789, 1848, 1871 ve 1905… Savaşların devrimlerle ilişkisi anlamında güçlü veriler sunuyor; nihayet 1914, tüm dünyayı içine alan bir savaş, birçok ülkede işçi sınıfının ayağa kalkması için en baş tetikleyici oluyor. Engels 1888 yılında kaleme aldığı satırlarda işçi sınıfını başkaldırmaya iten koşulların yaratıcısı olabilecek kapsamlı bir savaş hakkında şunları yazıyordu:

 

“… Artık Prusya-Almanya için bir dünya savaşından, hatta daha önceleri akla hayale gelmeyen ölçüde yaygın ve şiddetli bir dünya savaşından başka bir seçenek kalmadı. Sekiz ila on milyon asker birbirlerini katledecek, böylece hiçbir çekirge sürüsünün yapamadığını yapacaklar ve Avrupa’yı tamtakır bırakana kadar yiyip bitirecekler. Otuz Yıl Savaşları’nın üç dört yıla sığdırılan bir yıkımı yaşanacak: Açlık, salgın hastalık, bitmek bilmez sıkıntıların gerek ordularda, gerekse halkta yol açtığı yaygın umutsuzluk; ticaret, sanayi ve borçlanma alanlarındaki yapay düzeneğimizin tümden iflas etmesinin yol açtığı içinden çıkılmaz karışıklık; eski devletlerin, geleneksel devlet anlayışının, düzinelerce taç kaldırımda yuvarlanırken kimsenin eğilip de içlerinden birini bile almayacağı ölçüde çöküşü; bütün bunların nasıl sonuçlanacağı, bu savaştan kimin zaferle çıkacağına ilişkin öngörüde bulunmanın mutlak imkansızlığı… Ancak mutlak olarak kesinleşen tek bir sonuç var: Topyekun bir tükenmişlik ve işçi sınıfının nihai zaferi için gerekli koşulların ortaya çıkması.

Karşılıklı silahlanma yarışına dayalı sistemin, en uç noktasında en azından kaçınılmaz sonuçları ortaya çıktığında, manzara böyle olacaktır. İşte, sayın lordlarım, prenslerim, devlet adamların bilgeliğinizle yaşlı Avrupa’yı götürdüğünüz yer budur. Size son büyük savaş dansını başlatmaktan başka yapacak bir şey kalmamışsa, bizim için hava hoş. Savaş belki bizi geçici bir süre geriletebilir, kazandığımız birçok mevziyi elimizden söküp alabilir. Ama kuvvetlerimizi bir kez serbest bırakınca bir daha asla denetleyemezsiniz, her şey olacağına varır: Bu trajedinin sonunda mahvolan taraf siz olacaksınız, proletaryanın zaferi ise kazanılmış ya da kaçınılmaz olacaktır.” 4

 

Bundan yıllar sonra, dünya savaşından hemen önce, 1913 yılında, Lenin işi biraz daha ileri götürerek şunları söylemişti:

 

“Avusturya ve Rusya arasında bir savaş (Doğu Avrupa boyunca gerçekleşecek) bir devrim için çok işe yarar bir şey olurdu. Fakat Franz Joseph ve küçük Nikola’nın bize bu iyiliği vermeleri pek olası değil.” 5

 

Lenin savaştan devrim çıkarılan bir kesitten sonra bağlantıyı şöyle formüle etmişti:

 

“Savaşın ardından gelen ve onunla bağlantılı olan bir devrim (kendi payımıza daha fazlasını ekleyelim: Savaş esnasında patlak veren, savaşın içinde gelişmek ve varlığını sürdürmek zorunda olan bir devrim), bir çocuğun dünyaya gelişinin daha özel ve şiddetli halidir.”6 (vurgu Lenin'e ait – AÇ.)

 

Savaşlarla devrimler arasındaki bağlantıyı görmek için ustaların başka alıntılarına ihtiyacımız yok, bağlantı açık. Ancak biraz daha derine inmemiz gerekiyor: Savaşlar neden devrimlere neden oluyor?

Engels işçi sınıfının topyekun bir çöküşü yaşaması ve psikolojik kopuşunu gerçekleştirmesi açısından savaşın yarattığı koşullara vurgu yapıyor. Böyle koşullarda, kapitalizmin hiçbir alternatif sunamadığı bir durumda, düzen değişikliği talebi sıcaklık kazanacaktır. Kuşkusuz böyle. Diğer yandan bir devrimci durumun ortaya çıkabilmesi için kitlelerin eskisi gibi yaşamak istememesi; hatta hem egemenleri hem ezilenleri saracak derin bir bunalım halinin oluşması da yeterli değildir. Lenin’in belirttiği gibi, egemenlerin de artık yönetememesi gerekir.

Ezilenlerin eskisi gibi yönetilmek istemediği duruma geniş kitlelerin değişken ruh hâllerinin ve yalpalamalarının da eşlik ettiği eklenmelidir. Bu değişkenlik, mevcut iktidar henüz barutunu tüketmemişken, alternatifler çıkartabiliyorken devrimci bir krizin derinleşmeden yönetilebilmesini sağlar. Kuşkusuz bir devrimci parti olanakları harcamayacaktır ancak güç dengeleri iktidarın ele geçirildiği atılımı yapmaya gerçekten de el vermeyebilir.

Diğer yandan, egemenlerin alternatifleri hızla harcaması meselesi ise önemlidir. Hem 1905 hem Ekim Devrimi göstermiştir ki derin bir meşruiyet krizi devrim cephesini sıçramayla büyütmek için gerekli boşluğu yaratır. Aslında Bolşevikler bu boşluğu yani egemenlerin zayıf kaldığı alanı ünlü çeviklik kabiliyetleri ile doldurabildikleri ölçüde devrimin mimarı olabildiler. Bunu nasıl yapabildiklerini anlamak için 1914-17 arasında devrimin partisine ve stratejisine dair geliştirilen hattı incelememiz gerekecek; ancak şimdilik savaş – egemenlerin yönetemeyişi ve meşruiyet krizi meselesine biraz daha yakından bakalım.

Savaşlar milyonlarca insanın yeni bir atmosfere girmesini sağlıyor; ancak biliyoruz ki yeni atmosfere uyum sağlamak da pekâlâ mümkündür. Öte yandan savaşların çokça gözden kaçan yönü yönetememeye eşlik eden bir meşruiyet bunalımına neden olmalarıdır. Bununla birlikte, yine 1905 devriminden öğrendiğimiz şey de yalnızca bir savaşın buna yetmeyeceğidir. 1905 devriminin yaratıcısı Rus-Japon savaşıydı; fakat Çarlık rejimi yaşadığı krize rağmen tamamen çaresiz kalmamıştı. Örneğin savaşı sona erdirebilecek adımı atmasına engel olacak bir koşullar ağı oluşmamıştı.

Evet, Rus-Japon Savaşı iki ülke arasında gerçekleşmesine rağmen dünyanın büyük güçleri olan devletler dolaylı olarak bu savaşla ilişkilenerek bir basınç unsuru olmuşlardı. Fakat I. Dünya Savaşı, dünya kapitalizminin bir sistem olarak yaşadığı krizin ürünüydü ve tüm büyük güçlerin doğrudan parçası olduğu bir savaştı. Burada niteliksel bir farklılık bulunuyor. Böyle bir savaş dünyadaki karmaşık ilişkiler ağının tam ortasında gerçekleşiyordu ve bu ağdan bağımsız durması mümkün olmayan bir devlet, bu devletin egemenleri ve yönetenleri bu ilişkiler ağının kuvvetli bağlarından azade bir biçimde hareket edemezdi.

Yani emperyalist savaş egemenlerin eskisi gibi yönetemeyişi, bir meşruiyet krizine sürüklenişi ve alternatif oluşturma yeteneklerini kaybetmeye başlamaları anlamında kurtulması zor koşullar ağının yaratıcısı olmuştu. Aynı girdabın içerisindeki büyük güçler kamplar halinde birbirlerini ezmeye çalışırken ve her ülkenin kapitalistleri kâr hırsıyla bu ilişkiler ağına dahil olmuşken ne Çarlık ne de Geçici Hükümet bundan yakasını sıyırabilirdi. Ayrıca, devrimci krize taze enerjiyle yüklenebilecek, rahatça inisiyatif alabilecek bir büyük güçler toplamından bahsetmek de mümkün değildi. Herkesin her yerde önüne engel çıkıyordu. İşte emperyalist sistemde gerçekleşen bir dünya savaşı hem ülkeler arasında hem de ülke içinde devrimci atılımlar için uygun güçler dengesinin yaratıcısı olmuştu.

I. Dünya Savaşı, kendisini önceleyen savaşlardan farklı olarak bir emperyalizm tartışmasına yol açmıştı. 1914-17 aralığının iki kritik tartışması emperyalizm ve devrimci parti üzerine olandır. Bununla birlikte, emperyalizm tartışması kendini önceleyen nüveleriyle de birlikte düşünüldüğünde, savaşa karşı takınılacak tutum, savaşta devrimcilerin hangi stratejiyle yola devam edecekleri gibi tartışmalar zincirinin merkezinde duruyordu. Buna döneceğiz ancak bir soruya yanıt arayarak devam edelim: Devrimci atılım için illa bir büyük savaş mı gerekir? Üstelik tarihsel örnekler de böyle gösteriyorken bu çok makul bir soru değil midir?

Halbuki savaşlar kendi başlarına bize bir şey anlatmazlar. O yüzden bir adım daha atmalıyız: Savaşlar neyin ürünüdür?

İşte bu soru Lenin’in 1914-17 aralığında olgunlaştırdığı emperyalizm kuramının merkezinde yer alıyor. Lenin “emperyalizm çağında savaşlar kaçınılmazdır” derken iki hedef gözetiyordu: Birincisi, o dönemde dünya sosyalist hareketinde savaşsız bir emperyalizme çıkabilecek düşüncelerle hesaplaşmak (Kautsky’nin ultraemperyalizm kuramı böyleydi) ve sosyalist hareketin saflarında düzen içi bir çözüme çıkacak her tür yanılgıyı baştan engellemekti. İkincisiyse, bir sistem olarak emperyalizmin iç çelişkilerinin savaşlara neden olacak koşulları durmaksızın yaratışını vurgulamak, bu yüzden emperyalizm yıkılmadıkça, sosyalizm hakim olmadıkça savaşlardan kurtulmanın olanaksız olduğunu anlatmaktı. Lenin, emperyalizm kavrayışının çıktılarını 1917 yılında (daha çok Mart ve Nisan ayı boyunca) geliştirdiği sosyalist devrim perspektifiyle birleştirecekti.

1914, dünya sosyalist hareketinde Marksizmin birçok başlıkta yeniden üretilmeden devam edemeyeceği bir dönemin kapısını araladı. Emperyalizm, devrim teorisi, devlet teorisi – proletarya diktatörlüğü vb. Esasında üç isimde karakterize olan bir dönemdir bu: Kautsky, Luxemburg ve Lenin. Bu dönemden Marx’ın adının yanına kendininkini yazdırarak çıkan Lenin oldu. Peki nasıl?

Dünyanın 1914 öncesi dönemi7 Marx ve Engels’in de kendi dönemlerinde belirttikleri gibi, dünya ilericiliğini boğan gerici Çarlık Rusyası’yla anılan bir dönemdir. Böyle bir dönemde devletler arasında gerici – ilerici ayrımı yapmak, bu ayrımı bir ülkenin işçi sınıfının dinamizmiyle ilişkilendirmek mümkün olabiliyordu. Lenin 1915 yılının Şubat ayında kaleme aldığı bir yazıda8 Potresov’a karşı geliştirdiği polemiklerde aynı zamanda Kautskyci görüşleri eleştirirken emperyalist aşama ile öncesi arasında bir dönemlendirme girişiminde bulunur. Lenin’in aklında bir tarih yazımı yoktur. Aklındaki, bu dönemler arasındaki karakter farklılığının hem devrim teorisi hem de dünya sosyalist hareketindeki sapmalar için ifade ettiği anlamdır.

Lenin, dünyanın henüz emperyalist aşamaya ulaşmadığı bir dönemde, burjuva iktidarların gerici “ortaçağ” kalıntısı devletlere karşı kimi zaman ilerici roller üstlenebileceğini belirtir. Hatta 1905 Rus-Japon Savaşı üzerine yazdığı bir yazıda Çarlık ile Japon devleti arasında tarihte üstlenilen rol açısından bir farklılık olduğunu sezdirir okuyucuya. 1905, bir dönemi kapatıp diğer dönemi açan son kilometre taşlarından biri olmuştur.

Ancak bu kadar, daha ötesi değil. Lenin her zaman işçi sınıfının iktidarını kendi ülkesinde arayan bir bakış açısına sahipti. Dünya devrimini bundan bağımsız hiç düşünmedi ve Japonya üzerine söylemek istediği şey Rusya’da emekçi sınıfların ayağa kalkması, Çarlık rejiminin derin bir yönetememe krizine girmesiyle bağlantılıydı. Lenin kendi ülkesinde iktidarı arıyordu. Süreklilik buradadır. Diğer yandan takvim 1914’ü gösterdiğinde kapitalizmin dünyada kat ettiği ekonomik ve politik gelişme düzeyi büyük güçlerden birini ehvenişer görmenin önünü kapatmıştı. Dönem emperyalizm dönemiydi ve tek ehvenişer işçi sınıfı iktidarı olabilirdi.

Bu şartlarda Kautsky hâlâ 1914 öncesinde kalmıştı. Tarihte oportünizm denilen sapmanın açık bir siyasal kanal olarak tehdit haline geldiği dönemeçte Kautsky yalnızca teorik bir geri kalmışlığın temsilcisi değildi; problem son derece politik ve ideolojikti. Kautsky’nin başını çektiği oportünizm işçi sınıfının büyük belasıydı; çünkü işçi sınıfı içerisinde burjuva ideolojisinin ajanlığını yapıyordu. Hem de Marksist terminolojiyle… Ama Kautsky hafife alınacak bir kalem hiç değildir. 1914 ile açılan dönemde savaşa karşı aktif devrimci bir tavır geliştirmeyip pasifist bir çizgi izleyen Kautsky barışçıl bir emperyalizmin mümkün olduğu argümanına sarılıyordu. Eğer böyleyse emperyalizm çağında hâlâ ilerici bir şeyler bulunabilirdi. Bu “ilerici” şey ise herhalde Alman devletinin Çarlık Rusya’sı karşısında tercih edilmesiydi.

Bu yüzden Kautsky’nin oportünizmi sosyal şovenizmin gizlenmiş halinden başka bir şey olamazdı. Kautsky bunu Marksizm adına süslemeyi iyi biliyordu. Kautsky’nin teorik süslemelerinin arasına “savaşta kendi burjuva iktidarını desteklemek” düşüncesi ustaca yedirilmişti. İşte Lenin 1914-17 aralığında emperyalizm teorisini geliştirirken bununla hesaplaştı ve böyle bir dönemde devrimci stratejinin ancak “kendi ülkendeki iktidarın yenilgisini istemek” motivasyonuyla kurulabileceğini ilan ediyordu. Burada hiçbir zayıflığa yer olamazdı. Örneğin, savaşın orta yerinde “silahsızlanma” ya da düz bir “barış” sloganını dile getirmek düpedüz hiçbir şey söylememek; hatta işçi sınıfını uyutmak, devrimci bir motivasyondan yoksun bırakmak demekti.

Lenin 1914-17 aralığında Zimmerwald Konferansı ile başlayan tartışma ve kopuşlar döneminde Trotskiy ile hesaplaşırken de bu perspektifle hareket ediyordu. Trotskiy düşünsel ayrımların kol gezdiği ve birlik arayışından hiçbir şey çıkmayacağı bir dönemde birlikçiliği vaaz ediyordu. Buna yazının ikinci kısmında devrimci bir hattın inşası bağlamında yeniden döneceğiz, çünkü Trotskiy “Lenin’in partisi”nin gözünden dünyaya bakamıyordu; ancak Trotskiy’nin bir problemi daha vardı. Trotskiy “devrimci yenilgicilik” tartışması bağlamında Lenin’i “savaşta Rusya’nın yenilgisini istemek Almanya’nın yenmesi istemek değil midir” diye suçluyordu ve yalnızca “ne yenilgi ne zafer” sloganının doğru olabileceğini söylüyordu. Trotskiy kuru mantıksal şemalarından politika çıkarmaya çabalıyordu. Halbuki Lenin, 1905 Rus-Japon savaşının ve devriminin derslerini emperyalizm kuramıyla bir adım ileri taşımıştı:

 

“Bir ülkenin ordularının emperyalist bir savaşta kazandığı durumda, devrimci bir krizin tırmanması olasılığı yoktur. Yalnızca bir mağlubiyetin yaşandığı koşullarda, savaşın, iç savaşa dönme olasılığı vardır. Bu bağlamda, ‘ne yenilgi, ne zafer’ sloganlarının da emperyalist savaşın sürdüğü bir konjonktürde burjuvazinin işini kolaylaştırmak dışında hiçbir yararı yoktur.”9

 

Daha önce söylediğimiz gibi Lenin kendi ülkesinde iktidarı arıyordu ve bu arayış olmadan bir dünya devrimi, devrimin dünyada yayılışı mümkün olamazdı. İşte bu bir ülkenin komünistlerinin unutmayacağı bir ders olmalı: Kendi ülkende burjuva iktidarını indirmenin olanakları aranmadığı sürece dünya devrimi üzerine strateji oluşturmanın imkanı yoktur. Bu günahın sonucu ağır olur; nitekim tarih iktidardan kaçanları affetmemiştir. Bugün, zayıflayan Amerikan emperyalizmi karşısında diğer büyük güçlere işçi sınıfına nefes aldıracak bir işlev yükleyerek bundan strateji üretenler kendilerini oportünizmin sinsi zehrine terk ediyorlar. Bugün dünyadaki güç dengelerinin değişiyor olması bir veridir ve bunun bugünün diğer çözümsüzlükleriyle birleşerek yeni bir devrimci dönemin açılışına işaret ettiği de doğrudur; ancak bu dönemin açığa çıkaracağı olanaklar yalnızca, kendi ülkesinde iktidara gelmeyi ertelemeyenler için geçerlidir.

Emperyalizm bir sistemdir ve onun iç çelişkileri aktörleri rekabete ittirerek savaşlara neden olur. Kapitalizmin en yüksek aşaması olarak emperyalizm, kapitalist üretim ilişkilerinin bir sonucu olan rekabetin dünya ölçeğinde kapitalistler arasında, devletler arasında, yöneten klikler arasında anlaşmazlıklara ve kavgalara neden olduğu bir dünya sistemidir. Böyle bir dünya sistemi 1914 yılında somut olarak bir savaşa neden oldu; savaş ise devrimci durumları yaratan koşulları tetikledi. Devrimler buradan türedi, Lenin de 1914-17 aralığındaki emperyalist savaşı iç savaşa dönüştürme stratejisini bu koşullarda geliştirdi.

Şimdi daha önce sorduğumuz bir soruyu bir adım daha ilerletmeli ve şunu sormalıyız: O halde, tarihten çıkardığımız benzerliklere göre, devrimi gerçekleştirebilmek için savaş gerekiyorsa ve bugünün dünyası da az önce bahsettiğimiz gibi anlaşmazlıklar ve rekabetler dünyası haline geldiyse, devrimcilerin bir savaş beklemesi gerekmiyor mu? Ya da savaş yaklaştığına göre iç savaşa dönüştürme stratejisi bugün ne gibi bir anlam ifade eder?

Bunlar tehlikeli sorulardır. Savaşlara hazır olmak ve savaşların yarattığı koşulların devrim için değerlendirilmesi ile devrimler gerçekleşsin diye savaş istemek ve koşullardan soyutlanmış, şablon türünden bir yenilgicilik arasında devrimci mantık açısından büyük fark bulunuyor. Bu sadece ikincisinin “madem öyle savaş olsun diye gizliden uğraşırız” tuhaflığına varmasından değil, bugünün görevlerini atlamak ve aslında devrimci bir stratejinin yeşereceği zemini ıskalamak açısından da tehlikelidir.

Bu dediklerimiz ilk bakışta, hemen bu bölümün başında Lenin’den yaptığımız alıntıyla çelişiyor gibi duruyor. Lenin patlak verecek bir savaşın “bir devrim için çok işe yarar bir şey olduğunu” söylemiyor muydu? Halbuki çelişki görünüştedir ve üstelik bu bize başka bir şeyi daha anlatabilir: Lenin’in düşüncesindeki sürekliliği. Çünkü birincisi, Lenin bu sözleri 1913 yılında, bir dünya savaşının beklendiği bir zamanda yazmıştır; ikincisi, o tarihte Enternasyonal henüz yıkılmamış, farklı ülkelerin enternasyonal üyesi işçi sınıfı partileri henüz ihanet ederek savaş bütçelerine onay vermemiş ve 1912 Basel Konferansı’nda üzerinde ortaklaşılan karar henüz bir kenara atılmamıştı: Savaş koşullarında sosyalistlerin görevi kitleleri bir ayaklanma için örgütlemekti.

Lenin’in 1913’te dile getirdiklerini ve 1914-17 arasında ne yapmak istediğini anlamak istiyorsak burada, bugün ile 1914 dünyası arasındaki bir farka hemen değinmemiz gerekiyor: 1914’te, öyle ya da böyle, işçi sınıfının örgütlü gücü ve siyaset sahnesindeki varlığı bugünkünden çok daha belirgindi. Zaten böyle olduğu için savaşın dünya sosyalist hareketi içerisinde yarattığı etkiyi “kırılma”, “kopuş”, “ihanet” sözcükleriyle betimliyoruz. Kırılma döneminde sosyal demokrasi denilen akımın kendi rengiyle ortaya çıkışına ve oportünizmin siyasal, ideolojik işlevinin kesin bir biçimde anlaşılmasına tanık oluyoruz.

Bunlar tehlikeli sorulardır dedik. Tehlikelidir; çünkü devrimci mantıkta bir nihai gerçekleşmişliği (savaş) önceden tahtaya yazarak oyun kurgulamak diye bir şey yoktur. Devrimci mantığın yarattığı devrimci stratejinin bu anlamda ayrıcalık tanıyabileceğimiz tek bir önsel, değişmeyen hedefi olabilir: devrimin kendisi. Bunun ötesinde devrimci mantık atılımın gerçekleşebileceği koşulları arar. Bu koşulların geleceğini bilir; ama beklemez. Böyle olmasaydı Lenin’in 1915 yılında Kautsky’nin ultraemperyalizm kuramına dair dile getirdiği şu satırları atlar ve Kautsky gibi şimdiden çizilmiş bir senaryonun tuzağına düşerdik:

 

“Bununla beraber, soyut olarak emperyalizmi kapitalizmin yeni bir aşaması, yani ultra-emperyalizm aşaması ‘düşünülebilir’ dense, buna itiraz edilebilir mi? Hayır. Soyut düzeyde böyle bir aşama düşünülebilir. Bununla beraber, pratikte geleceğin yumuşak meselesi adına günümüzün zor meselelerini inkar eden oportünisttir. Teorik olarak, bu günümüz yaşamında karşılaştığımız gelişmelere dayanacağına, rüyalara dalmaya benzer. Gelişimin, istisnasız tüm işletmeleri ve devletleri içine alacak tek bir dünya tröstünün kurulması yönünde olduğundan şüphe yoktur. Ama bu yöndeki gelişme öylesine stres, tempo, antagonizmalar, çelişkiler ve tepetaklak gelişler içinde -sadece ekonomik değil, fakat aynı zamanda politik, ulusal vs.- gelişmektedir ki ulusal finans kapitallerin dünya çapında bir ultra-emperyalizm yapısında birleşmesinden önce, emperyalizm kaçınılmaz olarak yok olacak ve kapitalizm kendi karşıtına dönüşecektir.”10

 

Bu noktada bir kavram değişikliğine gitmemiz gerekiyor ki koşullara varabilelim. Bu ara kavram savaş eğilimidir. İşte savaşlar kendi başlarına hiçbir şey anlatmazken, savaş eğilimi çok şey anlatır. Anlatılan, devrimci mantığın tutunduğu şeydir.

Buna bugünün koşullarıyla ilgili bir takım farklılıkları da eklemek durumundayız. 1914’ün dünyasında dünyayı paylaşmak isteyen büyük güçler ile “dünyanın geri kalanı” arasındaki simetri farkı çok belirgindir. Kapitalizm tüm dünyaya doymuştur; ancak eşitsiz gelişimin ürünü olan asimetriyi çıplak gözle görmemek olanaksızdır. Bu koşullarda gerçekleşen ve büyük güçlerdeki burjuva iktidarlarını yıpratan, yönetebilme kabiliyetlerine birbirlerine referansla sınırlar koyan bir altüst oluşlar dönemine aynı zamanda asimetrinin diğer yakasındaki ulusal kurtuluş hareketleri eşlik etmektedir.

O koşullarda büyük güçlerin sarsılışı, burjuva hükümetlerinin iktidardan indirilişi anlamında “ulusların kendi kaderini tayin hakkı” dünya devrimine güç verecek bir taktik olmuştu. Buna daha sonrasında Rusya’da kurulan sosyalist iktidarın hem kendini sağlama alması hem de dünya devrimini zorlaması yolundaki hamleleri eşlik etti. O koşullarda o taktikler, asimetrinin diğer yakasındaki mazlum ulusların halklarını burjuva düşünsel iklimden kopartmanın yolu da oluyordu. Lenin bu kavrayışı emperyalizm anlayışıyla birlikte geliştirdi, dünya devrimine bağladı; hatta bu doğrultuda Luxemburg ve Buharin’le polemiklere girişti.

O zamanın mazlum uluslarının büyük güçlere karşı verdiği savaşlar desteklenebilecek durumdaydı. Hatta bu ulusların iç dengelerinin özelliklerinin de bir ürünü olarak bu ülkelerde işçi sınıfı iktidarlarının oluşma ihtimaline büyük resim açısından yer yer ikincil gözle bakıldı. Tüm bunlar doğru hamlelerdi. Fakat bugünün dünyası farklıdır. Örneğin bugün “ulusal ayrılıklar”a doğrudan büyük güçleri zayıflatıcı bir nitelik vermek mümkün değildir. Öncelik sosyalist devrimindir. Kendi ülkesinde işçi sınıfı iktidarını birincil olarak aramayan her tür strateji, ardından gelecek falsolu hamleler dizisiyle iktidardan kaçış anlamına gelecek ve burjuva politikalara yarayacaktır.

Bugün dünya kapitalizme yeniden ve yeniden doymuştur. Dünya 1914’teki kadar asimetrik değildir. Dünyanın finansal entegrasyonu son 10-20 yılda iki katına çıkmıştır.11  Artık baştan sona bir ülkede üretilen son ürün bulmak bile zordur. Dünyada, büyük güç olmayan ama irili ufaklı birçok kapitalist güç ortaya çıkmıştır (hatta Türkiye de bunlardan birisidir). Dünya bugün çok daha bütünleşiktir. Böyle bir dünya 1914’tekinden çok daha “sistem”dir. Aceleci değerlendirmelere varmak gerekmiyor; ama krizlerin hızla yol kat edebildiği, devrimci krizlerin hızla sıçrayabileceği bir dünyada yaşadığımızı bilmeliyiz. Bununla birlikte, dersi hatırlatmak gerekiyor: Dünya devrimi ve devrimi sıçratma arayışı baki kalmakla üzere, devrimci krizler ister 1914-24 aralığındakinden daha eşzamanlı gerçekleşsin ister büyük zamansal aralıklarla meydana gelsin, kendi ülkendeki iktidarı devirecek bir stratejinin temelini örmeden dünya devrimine katkı koymak mümkün değildir.

Bugün silahlanmanın artması; devletler arası gerilimlerin ve bu gerilimlere çözüm bulamayışın açık hale gelmesi; emperyalizmin ekonomik kökünde yaşanan problemin ancak kısa süre için ertelenmiş olduğunun bizzat egemenler tarafından da bilinmesi; kâr oranlarının düşme eğiliminin tüm aktörleri ittirdiği rekabet koşullarında katlanarak artan, pastadan pay kapma isteği; bu dengesizlik halinde düzenleyici olabilecek uluslararası koşulların yokluğu bize yeni ve kapsamlı bir büyük savaşın eşiğinde olduğumuzu anlatıyor. 1914’tekine benzer bir biçimde…

Aslında bunları anlatan savaş eğilimidir. Savaş eğilimi bugün ya da gelecekte somut bir savaşa varabilir ve komünistler 1914-17’nin derslerinden öğrendikleriyle savaştan devrim çıkarmanın mümkün olduğunu bilirler ve bunun yolunu yaparlar. Diğer yandan, eğilimin yarattığı koşulların kendisi, hemen şimdi savaş yaratmasa dahi I. Dünya Savaşı’ndan devrim çıkarılabilmesini sağlayan güçler dengesinin oluşumuna benzer bir resim de yaratabilir. Yani savaş eğilimi egemenlerin boşluk bırakışı ve meşruiyet krizleri anlamında devrimci bunalımların oluşabilmesini de ima eder. İşte buraya odaklanmadan, denkleme girecek çevikliği gösterebilmek mümkün olmayacaktır. Koşulları aramadan, bir devrimci parti atılımın olanaklarını ne görebilir ne de değerlendirebilir. Bunu göz önünde bulundurmadan, egemen sınıfın zayıf noktalarına etkili darbeler indirecek hamleleri örgütlemeyezsiniz ki bu basbayağı devrimci bir stratejiyle ilgilidir. Bir savaş devrimci krizi derinleştirebilir; ama sadece bu derinleşmeyi bekleyerek devrimci krizlere hazırlanmak mümkün değildir.

Lenin 1917 Ekim’inin hemen öncesinde gerçekleşen Kornilov Darbesi’nin Bolşevikler için devrim cephesini genişletebilecekleri koşulları adeta kasırga hızıyla yarattığından bahseder. Lenin devrimci bir dönemde olayların ne kadar büyük bir hızla gerçekleşebileceğini, geri çekilişlere rağmen olanakların ne kadar ani bir biçimde geri dönebileceğini bilen bir siyasetçidir. Lenin tarihin devrimci bir durum yaratacağı, devrimci durumların da görülmemiş olanaklar anlamına geleceği bilgisiyle siyaset yapan bir Marksisttir. Bununla birlikte, strateji tam da bu dönemi kazanmanın zeminini ören devrimci mantıktır ve devrimci dönemdeki hamleleri öncesinde oluşturulur.

Lenin’de, 1917’den önce, Kornilov Darbesi’nin gerçekleşeceği gibi bir bilgi yoktur. Ama şu vardır: Devrimci krizin şiddetlendiği, iktidar boşluğunun oluştuğu anlarda egemen sınıf adına zor yoluyla müdahale etmek isteyen güçler olacaktır ya da böylesi müdahaleler devrimci kriz koşullarında beklenmedik etkilere neden olabilir. Fakat Lenin’in stratejisi oluşmak için Kornilov’u beklemez. Devrimci krizden önce oluşarak, devrimci krizin gelişme anlarında uygun hamleleri yerine getirebilmek için hazırlanır. Bu stratejide devrimci krizi derinleştirecek genel bir doğrultu, gelişme sürecini “basamak basamak” yakalayacak bir çevikliğe sahip olmak vardır. Lenin’in düşüncesinde Bolşevik tarz, iç savaşa dönüştürme stratejisi ve Nisan Tezleri Kornilov’dan önce vardır, işlemektedir. Bolşevikler işte bu genel doğrultu sayesinde Kornilov darbesinden güçlenerek çıkar.

Lenin’in, 1914’ten 1917’nin Şubat-Mart’ına kadar geliştirdiği strateji emperyalist savaşın iç savaşa dönüştürülmesi stratejisidir. Emperyalist savaşın fiilen var olduğu bir durumda, iç savaşa dönüştürme stratejisinin açtığı hamleler ve sloganlar kümesi hayalci, emperyalist çözümlere varan ya da devrimci bir krizin oluşmasını engelleyen nitelikteki pasifist “barış” çağrısını ezmek üzere formüle edilir. Aynı Lenin Uzaktan Mektuplar ve Nisan Tezleri’nde uluslararası koşulların ve Rusya’daki iktidar boşluğunun yarattığı olanakları gördüğünde aslında Şubat’ta gerçekleşen burjuva devriminin aşılabilmesinin olanaklarını da görmüştü. Nisan ile Ekim arasındaki olaylar zincirinde devrimci krizin derinleşerek Bolşeviklerin devrim cephesini büyütebilmelerini sağlayan gelişmeler yaşandı. Devrimin tutamak noktası, egemenlerin zayıf noktası ve egemenlerin boşluğundan yararlanabilmenin kritik halkası şuydu ki düzen aktörleri savaştan bıkmış geniş kitlelere barış getiremiyorken düzen değişikliğinin hemen gerçekleşecek bir barış çağrısıyla örtüşüyor olması, Bolşeviklerin artık “barış hemen şimdi” demesini gerektiriyordu.

1917 ile birlikte Bolşeviklerin arzu ettiği iç savaş ortamının fiili varlığında, uluslararası dengeler – sınıfların konumlanışı – egemenlerin sıkışmışlığı devrimci hamleyi “barış” sloganıyla örtüştürdüğünde Bolşeviklerin hâlâ iç savaş çağrısı yapmasının anlamı olabilir miydi? Gelişmeler taktikleri ve sloganları eskitebilir. Lenin basit benzerliklere bağlı kalmadığı ölçüde, “yaşam öğretir” deyişinde görüldüğü gibi devrimci olanı herkesten önce yakalayabilecek hıza erişmişti. Artık yeni koşullarda, 1917’nin öncesinden farklı olarak iç savaş çağrısı boş laftan öteye gitmeyecekti. Acil barış sloganı diğer her şeyi ezmeliydi. Bolşevikler bu sayede iktidarı aldılar.

Bir büyük dünya savaşının eşiğinde olduğumuz bugünün dünyasında bu strateji üzerine gerçekleşecek tartışmaların ne kadar önemli olduğunu görüyor muyuz? Zamanı gelince ele alırız basitliğinde yaklaşılamayacak yanlar içeriyor. Lenin’in 1914-17 tartışmalarında ortaya koyduğu tezlere getirilen “bu tezler devrimci koşullar oluşmadığı için erken ya da savaş başladığı için geç kalmıştır” eleştirisine verdiği yanıt öğreticidir: “Devrim başladığında, hem liberaller, hem devrim düşmanları zaten onu fark edecektir; ihanet başka türlü nasıl mümkün olabilir?”12

O halde bu stratejinin biçiminden değil özünden ders çıkarmak zorundayız. Öteki türlüsü basit benzerlik tuzağına düşerek emperyalistlerin inisiyatif alabildiği koşullar ve güçler dengesinde kendi ülkesinde iç savaşa çağırmak, kendi burjuva iktidarını indirmek adına ülkenin kapısını emperyalistlere, bir başka burjuva iktidarına açmak anlamına da gelebilir. Koşullar her zaman bir komünist partinin beklediği gibi olmayabilir; ama bu kolaycılık yapılmasını gerektirmez. Ya da devrimci bir krizin kendini hissettirdiği şartlarda iktidarı almanın olanaklı olabileceğini göremeyip, “işçi sınıfının uygun ruh hâline bürünebilmesi için önce dış düşmanı yenmeliyiz” tuzağına düşmek de mümkündür. İkisi de burjuvaziye yarayan bu politikalardan bağışık kalmanın yolu derslerle, devrimci bir stratejinin temelini şimdiden örmekle mümkün.

Bir devrimci parti hiçbir koşulda bir ülkede burjuva sınıfı ile işçi sınıfının ortak çıkarlara sahip olduğunu düşünemez. Emperyalizm çağında güncel olan sosyalist devrimdir ve kendi ülkende devrimi gerçekleştirecek koşulları aramadan, iktidarın bıraktığı boşluklara hızla yerleşmeye çabalamadan doğru taktikleri üretecek stratejiyi geliştirmek mümkün değildir. Güç dengeleri emperyalist sistemin çözülemez problemlerinin yarattığı savaş eğilimi sayesinde devrimciler lehine değişebilir ve bu yeni koşullarda iktidarı almak mümkün olabilir; emperyalizm kuramının sunduğu bu tarihsel, teorik bilgi olmadan devrimci bir strateji geliştirilemez. Savaş bir devrimci krizi tetikleyebilir ya da var olan bir devrimci krizi derinleştirebilir; ancak hamleler dizisi, gerçekleşmemiş bir savaş düşünülerek önceden programlanamaz. Bir dünya savaşı henüz gerçekleşmeden yükselebilecek ve “nadide ürünler” verebilecek bir devrimci kriz olasılığı da göz önünde bulundurulmalıdır. Devrimci bir krizin oluşmasına engel olacak sapmalarla hesaplaşmak politik ve ideolojik bir gerekliliktir. Hamleler dizisine savaş eğiliminin yarattığı koşulların ürünü olan olanaklar ile yani her şeye kadir olamayacak büyük güçlerin ve barutunu tüketmeye başlamış burjuva iktidarların boşlukları değerlendirilerek can verilir. Hamleler dizisi, krizin gerçek dünyada gelişme biçimi ve yarattığı yeni dengeler düşünülerek serpilir, gelişir ve değişir.

Ancak tüm bunlar bir şey eksikken asla devrimci bir stratejiyle birleştirilemeyecektir. Yine 1914-17 aralığında olgun hale kavuşan bu şeye şimdi özel olarak değineceğiz: devrimci partinin bağımsız hattının yaratılması.

 

Özneyi Yaratmak ve Stratejinin İkinci Bileşeni: Devrimci Partinin Bağımsız Hattının Oluşumu

 

Başladı her şey burada:
Kuruldu burada ilk kulübe;
Kazılmıştı küçük bir çukur,
Sıçratıyor şimdi suları kürekler gayretle.
Senin yüksek görüşün, adamlarının çabası
Kazandı denizin, toprakların mükafâtını.
Buradan
13

Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht, Alman komünist önderlerinden ikisi, 1919 yılının Ocak ayında, devrimci bir kalkışmanın yenilişiyle birlikte katledildiler.

Luxemburg ayaklanmayı erken buluyordu. Haklı denilebilecek nedenleri vardı. Fakat bir devrimci kalkışmanın da bir cephe savaşının da benzer özelliğidir: Saldırı bir kere başladığında tereddüt ve geri adım ölüm anlamına gelir. Ayaklanma bir kere başladığında desteklemekten geri durmadı bu soylu komünist.

Devrimciler aptal olmamalılar. Marx’ın bundan yaklaşık 150 yıl önce bir toplantıda peygamber bozuntusu Weitling’e hiddetle söylediği söz doğru değil midir: “Cehalet şimdiye kadar kimseye fayda sağlamamıştır”. Ama devrimciler kritik an geldiğinde varını yoğunu ortaya koyacak cüret ve tutku olmadan da devrimci olunamayacağını bilmeliler. Tarihin nasıl geliştiğini her zaman göremeyebilirsiniz; tarih bazen sizin üzerinizde yükselir. Bundan daha soylu, daha “insana dair” bir şey olabilir mi hiç?

Luxemburg’un haklı denilebilecek nedenleri olduğunu söyledik. Aslında bu nedenler devrimci öznenin olgunlaşmasındaki ve dolayısıyla “ayaklanma sanatı”ndaki boşluklar ile ilgiliydi. Bunlar fark edildiğinde çok zaman kaybedilmişti. Luxemburg adını tarihe kazıdı. Ardında bıraktığı derslerle birlikte…

Yazının ilk bölümünde 1914 ile birlikte Marksizmin bir dönemece girdiğini ve bu dönemeçten onu yeniden üreterek çıkaranın Lenin olduğunu dile getirmiştik. Kautsky’nin girdiği tünelin ucu burjuvaziye çıkmıştı. Diğer isim Luxemburg’du ve Luxemburg’un devrimciliğinden de kimsenin şüphesi olamazdı. Peki ya sorun ya da fark neydi? Şimdi yeniden soralım: Bu dönemeci karakterize eden üç isimden Marksizmi yeniden üreterek var eden Lenin olmuştu. Peki nasıl?

Lenin, 1914’ten 1917’ye uzanan bir dönemde devrimi kazanacak stratejiyi oluşturan asıl mimardır. Geliştirilen strateji, emperyalizm kuramı ile siyasi iktidarın ele geçirilmesi arasındaki ilişkinin üzerinde yükselmiştir. Yazının ilk kısmında anlatmaya çalıştığımız üzere Lenin’in emperyalizm anlayışı Marksizmin yeniden üretiminin merkezinde yer alan öğelerdendir. Lenin’e içinde özneyi konuşlandırabileceği bir dünya vermiştir emperyalizm anlayışı. Diğer yandan, Lenin’in tüm bunları gerçekleştirebilmesini sağlayan kalkış noktasında başka bir şey daha vardır ve o şeyin tohumları 1914’ün çok öncesinde atılmış, 1914’ten sonra iyice netleşmiştir. İşte bu şey devrimci öznenin bağımsız hattının oluşturulmasıyla ilgilidir: Lenin’in partisi ve işçi sınıfının bağımsız hattı.

Marksizmin sancı çektiği bir dönemde onu yeniden üretecek sıçrama eşitsiz gelişim vb. bir yana aslen “özne” kategorisi üzerinde yükselmiştir. Lenin’in ve Bolşevizmin çıktığı topraklar böyle bir öznenin kristalize olması için yeterince model ve mücadele tarzı eskitmiş topraklardır. Marksist Lenin ile birlikte Marksizm, devrimi gerçekleştirmek için üzerine özel olarak düşünülmüş, tasarlanmış, bilenmiş; kısacası bu iş için özel olarak yola koyulmuş bir öznenin dünyası üzerinde geliştirilmiştir.

Marksizm hep bir analiz yöntemi olarak görüldü. Evet, Marksizm bütünü kavrar ve sistemcidir. Marksizmin Hegelci sistemin devrimci çekirdeği üzerinde yükseldiği ve bunun muazzam bir kavrama gücü getirdiği de kuşkusuz doğru. Diğer yandan Hegel’in sisteminden bize esin kaynağı olabilecek tek şey “sistem düşüncesi” değildir. Felsefede özne kategorisinin bir sistem içerisinde ve bir sistem olarak ele alınabilmesini sağlayacak en kapsamlı müdahaleyi gerçekleştiren kişi de Hegel’den başkası değildi. Fakat bu düşünce de Hegel’in sisteminin diğer “parçaları” gibi “Hegelci”lerin elinde iğdiş edilmişti. Moda devam ediyor, bugün akademik merak Lenin’i Hegel ile iğdiş etme peşinde.

Bizim işimiz ise akademik yeniden keşfedişler olamaz. Ancak özne, üzerinde durulması gereken bir esin kaynağı olmalıydı. Marksizmin kurucuları, komünist toplum ile birlikte insanlığın bir bütün olarak özneliğini kazanacağı düşüncesinden hiç de uzak değillerdi. Marx ve Engels, Hegel’in kendini keşfeden, hem özne hem nesne olan “mutlak” bütününün mistik kabuğunu kırıyor, maddi dünyadan yola çıkıyor ve merkezine üretim ilişkilerinin maddi dünyasının insanını koyuyordu. Bundan sonrasında insanlığın serüveni kendini tanıması ve özneleşmesidir. Kendini tanıyan, kendine hakim olan, kendini ve evreni yeniden ve yeniden keşfeden bir özne olacaktır insanlık komünist toplumda. Hegel’deki mistik örtünün aksine insanlığın keşif serüveni bitmeyecektir. İşte bu dünya görüşü devrimcidir.

Fakat komünist toplumda değiliz ve komünist toplum dünyada sosyalist iktidarlara adım atmadan gerçekleştirilemeyecek. Yani komünist toplumdan aldığımız tüm moral ve motivasyon değerine rağmen bugün başka bir yere bakmamız gerekiyor. İktidarı ele geçirmenin önkoşulu, ancak ve ancak devrim denilen özel an ve hedef için tasarlanmış bir stratejidir. İşte devrim stratejisi, devrim için özel olarak yaratılmış, (en azından devrimi yapana kadar) devrimden başka amacı olmayan bir partinin, böyle bir öznenin varlığını gereksindirir; çünkü strateji aslında öznenin dış dünyayla kurduğu özel bir ilişki biçimidir.

Diğer yandan, Lenin’e kadar bu fikrin olgunlaşması için gerekli tarihsel koşullar henüz mevcut değildi. Bu koşulları incelemek bu yazının konusu değil; fakat şunu söyleyebiliriz: 20. yy.’ın başıyla birlikte maya artık tutmaya başlamıştı. “Öncü” düşüncesi karakter bulmaya başladı. Bolşevik öznenin öncü çekirdeği 1903’ten 1917’ye uzanan dönemeçte bahsettiğimiz “özne”nin yaratılmasını sağlamıştı. Şimdi bunun 1914 ile açılan dönemdeki gelişme basamaklarına değineceğiz; ancak önce Hegel’den öğreneceğimiz bir şeyi not etmeliyiz.

Özne, benlikle ilgili bir kategoridir. Özne içinde bulunduğu “nesnel” dünyadan gelişirken, gelişmesinin belli aşamalarında kendisini bu nesnel dünyadan yer yer kopartan, bu kopuşlar ve belli bir mesafe olmaksızın yeniden bu nesnel dünyayla ilişkiye geçemeyecek türde özel bir nesnedir. Özneye kendine yeterlik ve nesnel dünyaya müdahale yeteneği kazandıran bu özel durum öznenin benliğidir. Burada çok basitleştirerek değindiğimiz bu ilişkinin gelişme tarzını ve tarihini Hegel, bildiğimiz insan olan özne, birey için inceledi. Hatta bu gelişme tarihinin içinde çok bilinen “efendi – köle diyalektiği” de bulunuyordu. İki öznenin karşılıklı etkileşiminin bu iki öznedeki yansımaları… Bunlara Hegel’in kategorilerini ve düşünce sistemini açıklamak için değinmiyorum. Üstelik şahsen Hegel’in ya da başka bir “filozof”un entelektüel sporculuk adına Lenin ile buluşturulmasından da tiksinti duymaya başladığımı belirtebilirim. Ancak amacım, aslında öznenin diğer öznelerle olan ilişkisinin de benlikle ilgili bir yönünün olduğunu hatırlatmak. Öznenin aynı benlik vasıtasıyla nesnel dünyayla da ilişki kurduğunu anımsarsak işlerin iyice karıştığını fark ederiz.

Özne hep bireyler üstünden düşünülür. Oysaki devrim misyonu için özel olarak yaratılmış bir özne, özel bir amacı ve bu amaçla yoğrulmuş bir benliğe sahip olması bakımından farklı olmakla birlikte, Hegel’den esinlendiğimiz ve bireye dair kimi özellikleri daha kompleks bir biçimde içinde barındırır. Buradaki kritik kavram benliktir. Bir devrimci özne de benliği olmadan misyonunu gerçekleştirebilecek hareket kabiliyetine kavuşamaz. Öznenin merkezinde durduğu ilişkiler ağının işleri iyice karıştırdığından bahsettik az önce. İşte bu karışıklık devrimci bir özne için 1914 yılında açılan bir dönemle çözülmeye, netleşmeye başladı. Buradan çıkaracağımız dersler var.

1914 yılında savaşın başlamasının ardından Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD) parlamentoda savaş lehine oy kullanır. 1912’de Basel’de alınan sosyalist tavrın bir kenara atıldığı ilk adım olmuştur bu. Lenin’in bu ihaneti duyduğunda verdiği tepki bilinir: Olacak iş değildir, dedikodu olmalıdır! Savaş, tetiklediği ihanet ile dünya sosyalist hareketi içerisindeki ayrımları gün yüzüne çıkarmıştır. Lenin’in önderliğinde Bolşevikler II. Enternasyonal’in öldüğünü fark etmeye başlamışlardır. Enternasyonal devrimin örgütü olmalıyken ihanet cephesinden yükselen ses enternasyonalin “barış dönemi”nde kaldığıdır.

Öncesi bir yana aslen 1915 Eylül’üyle Zimmerwald’da başlayacak bir biçimde Lenin dünya sosyalist hareketinde devrimci Marksist bir kanal yaratma yoluna girer. 1915’e gelinen noktada düşünsel ayrımlar az çok bellidir, biz de yazının ilk kısmında bu tartışma başlıklarına değinme fırsatı bulduk. Lenin 1914’ün sonlarında “II. Enternasyonal’in çöküşünün nedenleri iyice anlaşılmadığı sürece yeni bir sosyalist birlik yaratmak mümkün değildir” demektedir. Birlik için önce ayrılık gerekmektedir.

Önemli olan şudur: Lenin açık düşünsel farklılıklardan bir devrim örgütü çıkmayacağının farkındadır ve Lenin’in yitirilecek hiç vakti yoktur. İşte 1915’in ikinci yarısından itibaren atılan adımlar bütünüyle Lenin’in düşüncesi şunu göstermektedir: Devrim hedefi ve devrimci bir stratejiyle bunun örgütsel karşılığı arasında bakışımsızlık düşünülemez. Bunların hepsi bir bütündür.

Nitekim Lenin’in çözülen II. Enternasyonal’in cesedini yeniden diriltmek gibi bir amacı yoktur. Ayrılık kesindir ve bundan geri dönmek mümkün değildir. Ölen II. Enternasyonal’in yerine düşünülen hedef yeni, devrimci bir III. Enternasyonal olabilir. Yalnız, savaştan devrim çıkartacak bir enternasyonal için her ülkede reformist ve oportünist gruplaşmalardan kesin bir kopuş gereklidir. Lenin’in ve Bolşeviklerin Zimmerwald ile başlayan ve Rusya’da devrimin başarıya ulaşmasından sonra devam eden çabaları işte bu kopuşu yaratmak, bağımsız devrimci partilerle (yani komünist partilerle) sonuçlandırmak üzerine kuruludur.

Lenin bir örgütçüdür. Marksizmin yeniden hayat bulduğu “özne”, politik hedeflerin örgütsel karşılıklarını oluşturma yaratıcılığına sahip Lenin’in düşüncesinin merkezini teşkil eder. Lenin hayata örgütle bakar. Öyleki Zimmerwald toplantısına katılmadan önce yalnızca tezlerini değil bu tezlerin etrafında kümelenmiş bir çekirdeği de yaratmıştır! Zimmerwald’de verilen kavganın sonuçları tartışılabilir ancak şunu bilmeliyiz ki Lenin sayıca azlıktan korkarak yola çıkan biri hiç değildi. Öncelikli korku, kafası net olmayan bir sayılar toplamı olabilirdi. “Son derece az olmamız felaket değil, milyonlar bizimle olacak” diyordu Bern Kadın Konferansı sırasında. Uygun bir tarz ve enerjiyle küçük bir çekirdekten sıçramalar yaratmanız mümkündü; fakat içinde zaaflar, burjuva ideolojisinden öğeler barındıran bir sayılar toplamından hiçbir şey çıkmayacaktı. Bu, savaşın karakteri konusunda bir yanılgıya sahip olmayan ancak ortalamacı konumlanıştan bir türlü çıkamayanları etkilemek için gerekliydi. Etkilemek için önce özne olmalıydınız. İşte bu stratejiye dairdi.

Devrimci benliğine leke sürülmemiş bir örgüt yaratılmalıydı her ülkede. Bir örgütün benliğe sahip olabilmesi için pek çok şey gerekir. Uzunca geçmişi olan bir gelenek, kolektif kültür, deneyimler, toplumsal karşılık, disiplin… Bunların hepsi vardır SPD’de; ancak örneğin siyasal içerikten yoksun bir disiplin “benliğe saygı” yaratabilir miydi? SPD savaş kredilerine oy verdiğinde, partinin içinde savaşa karşı olanlar “parti disiplini” gereği sustuklarında ve çözümü parti içi demokrasiye bıraktıklarında bu kavramların anlamsızlaştığı bir partide olduklarını fark edemediler. SPD bir bütün olarak devrimci benliğini yitirmişken disiplin de içeriğini kaybetmişti.

Üstelik disiplin ve merkeziyetçilik başlığı sonrasında da sorun yaratmaya devam edecekti, farklı bir bağlamda. Daha sonraları SPD içerisinde bir grup olarak var olan ve önderliğinde Luxemburg ile Liebknecht’in de bulunduğu Spartakusbund’dan bir komünist parti çıkarılmaya çalışıldığında SPD’nin bürokratik disiplin geleneğine ve merkeziyetçiliğine karşı gelişen alerji, koluyla başı ayrı oynayan bir parti meydana getirecekti. Bolşevizmin dersleri bir türlü anlaşılamıyor, uygulanamıyordu. Rusya’da başarıya ulaşan devrimin otoritesiyle ve Bolşevizm rüzgarıyla Almanya’ya gönderilen Radek, Almanya’daki komünist gruplarla olan bağlantılarını yeni bir devrimci örgütün, komünist partinin yaratılması için kullanmaya çabalıyordu; fakat o hengamede bir parti yaratmak gerçekten zor işti.

Almanya’da devrimci kriz yükseldiğinde komünistler14 koordine olma sıkıntısının ötesinde sorunlar yaşıyorlardı. Spartakist liderler genç ve dinamik devrimciler toplamıyla baş başaydılar ve mevcut durumla siyasi iktidarın ele geçirilmesi arasındaki gerilimde sürüklendiler. Bu gerilimin iktidarla taçlandırılması için “ayaklanma sanatı”na hakim olunması gerekiyordu; ama bu son dakikanın işi olamazdı. Devrim hareketine hakim olabilmek için bu amaç doğrultusunda özel olarak inşa edilmiş bir örgütünüz olmalıydı. 1919’da ayaklanma bastırıldı; komünist hareket büyük darbe aldı.

Almanya’yı odağa almamızın bir nedeni var; çünkü uzunca zamandır devrimin merkezi olarak görülen bu ülke aynı zamanda örgütlü bir işçi sınıfına, prestijli bir partiye sahipti. 1914 yılında yaşanan ihanet Almanya’daki sosyalist hareketin merkezi olan SPD’deki ayrılıkları kesinleştirdi. Parti kabaca üç bölümdü: Luxemburg’un da dahil olduğu Spartakusbund, Kautsky ve Hilferding’in bulunduğu oportünist kanal ve artık doğrudan burjuvazinin işlerini yaptığı belli olan Ebert’li SPD sağı. Spartakistler “asıl düşman içeride” sloganıyla yüzü işçi sınıfı iktidarına bakan gruptu. Zaman ilerledikçe SPD’de oluşan sol eğilim yeni bir partiye evrilmişti: Bağımsız Sosyal Demokrat Parti (USPD). Bu yeni partide Spartakusbund Kautskyci oportünist ekiple birlikte bulunuyordu. Ayrı, bağımsız ve yeni bir komünist partinin kuruluşuna henüz zaman vardı. Bir ayrılık yaşanıyordu; ancak hem yavaştı hem de hâlâ burjuva elementlerden kurtulunamıyordu.

Luxemburg Alman sosyalist hareketinde Kautsky’yi yakından görebilen bir karakterdir. 1914 yılının çok öncesinde Kautsky’deki oportünist yana karşı net bir alerji geliştirebilmişti. Belki de bu alerji Luxemburg’un, Lenin’in Kautsky’de değerli gördüğü şeye de temas etmesine engel oluyordu: “işçi sınıfına dışarıdan bilinç götürme”. Halbuki Leninizmin oluşumunda bu esin kaynağı etkili olmuştu. Kautsky’nin bu düşüncesi reformist problemlerle doluydu; siyaseti işçi sınıfında var olan “devrimci özü” örten unsurları ayıklamak olarak görüyordu Kautsky. Ancak siyasal mücadeleye olan vurgusu ve parti kavramına yaslanışı Lenin’in Kautsky’de önemsediği şeydi.15 Lenin reformist lekelerinden arındırarak yol aldığı bu esinle Leninizmin temellerini attı.

Luxemburg ayrılıkları örgütsel bir karşılığa dönüştürmedi. Halbuki Lenin 1914 ile birlikte oportünizmin “pratik işlevi”ni de fark ettiğinde, giderek politik ve ideolojik bir ayrılığın yetmeyeceğini buna pratik ve örgütsel olanın da eşlik etmesi gerektiğini dile getirecekti. Luxemburg ise hâlâ 1904 yılında Rus Sosyal Demokrasisinin Örgütsel Sorunları’nda ifade ettiği düşünceden pek ileri gidebilmiş değildi. Luxemburg “devrimciliğin önceden garanti altına alınabileceğini ve bir takım tedbirlerle işçi hareketinin oportünist eğilimlerden daima korunabileceğini ummak hayaldir ve tarihsel deneyime aykırıdır” demişti.

 

“Marksist teori bizlere oportünizmin tipik dışavurumlarını fark etmek ve bunlarla kavga etmek için güvenilir araçlar sağlar. Fakat sosyalist hareket bir kitle hareketidir. Onu tehdit eden şeyler tek tek kişilerin ve grupların sinsi entrikalarının ürünü olamaz. Bunlar kaçınılmaz sosyal koşullardan ortaya çıkarlar. Kendimizi oportünizmin tüm olasılıklarına karşı önceden garanti altına alamayız. Böyle tehlikelerin üstesinden – elbette Marksist teorinin yardımıyla, ancak hareketin kendisi tarafından ve ancak bu tehlikeler pratikte karşılaşabileceğimiz somut sorunlar olarak ortaya çıktıktan sonra gelinebilir.” 16

 

Luxemburg kuşkusuz bir Marksisttir ve Marx’ın Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’ya Önsöz’de “insanlık önüne ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyar” deyişinde olduğu gibi tarihselcidir; dünyaya maddi koşullardan bakar. Hem Marksizmi Marksizm yapan şey maddi üretim ilişkilerinden yola çıkarak tarihin yasallıklarını ortaya koyması değil midir?

Ancak Marksizm bir eşiktedir, “tarihin demir yasalarının zorlanabileceği” düşüncesinin özel bir tür özneyle birleştirilemediği bu eşikte sancı çekmektedir. Luxemburg’un alıntıladığımız makalesi başka bir isimle daha bilinir: “Marksizm Leninizme Karşı”. Halbuki Marksizmi sancıdan müdahaleci bir perspektif kurtaracaktır. Marksizm-Leninizm olarak…

Luxemburg sosyalist hareketi etkileyen tehlikelerin eğilimler olarak birer siyasal ve ideolojik akım oluşturduklarını, işçi kitleleri etkiledikleri sürece maddi gerçeklik de kazandıklarını atlamaktadır. Diğer yanda ise Rusya’daki tecrübe bulunmaktadır. Lenin 1915 dönemecindeki yazılarında, “Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi, oportünistlerle yolunu uzun zaman önce ayırdı” diyor ve bölünme tarihinin dökümünü sunarken 1903’te Menşeviklerle başlayan ayrım için “Menşevizm, 1905-1907’nin fırtınalı günlerinde burjuva liberallerce desteklenen oportünist bir akımdı ve işçi sınıfı hareketine liberal-burjuva eğilimleri taşıdı” diye ekliyordu.

Önemli olan şuydu ki 1903 Bolşevizm-Menşevizm ayrışmasında Bolşevikler yollarına ayrı bir çekirdek olarak devam ettiler ve sonrasında da bağımsız bir parti haline geldiler. Bolşevik ve Menşevik fraksiyonların oluşturduğu Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin tarihi ayrışmanın da tarihidir. Bu tarihin aynı zamanda Bolşevizm’in olgunlaşmasının da tarihi olduğunu bilmeliyiz. Ancak Bolşeviklerin daha 1912’de ayrı bir parti oluşturduklarını unutmaksızın… Zaten bu benliğin toplumsal karşılığı da hep “Bolşevikler” isminde cisimleşmişti. Bolşevikler oportünizmin saflarda kendini hissettirdiği her dönemeçte arındılar ve arınarak büyüdüler. Bu çekirdek tarihin inişli çıkışlı seyrinde 1917’ye gelene kadar kendi benliklerini, Bolşevizm denilen şeyi yarattı ve korudu.

Lenin, 1914’ten itibaren Avrupa’daki devrimci gruplara “ayrışın” derken kendi ülkesinde de “oportünist bulaşıklıklara sakın temas etmeyin” diyordu. Bunun sonucu ağır olurdu. Devrimi gerçekleştirecek parti burjuvazi adına iş yapmamak konusunda uyanık olmalı; burjuvazi adına iş yapan gruplardan (bu gruplar kendi işlevlerinin farkında olsun ya da olmasın) uzak durmalıydı. Böyle birlikteliklerden güç değil zaaf türerdi. Bu titizliğin “işçi kitlelerden uzak durmak” anlamına gelmediğini de bizzat Bolşevizm’in tarihi anlatıyor. Çünkü devrimci benliğini oluşturamamış bir özne nasıl işçi kitlelerle sağlıklı bir temas kurabilirdi ki? Önemli olan işçi sınıfında kök salmak, sıçrama yapabilecek çevikliği korumaktı. Bolşevik tarzda bu ikisi birbirinin karşısında konumlanmıyordu. Bolşevikler işçi sınıfında örgütlendiler, kök saldılar. Sıçrama bu kökler üzerinden gerçekleşti. Yani aslında devrimci bir stratejinin olgunlaştırılması için güce değil güçlenme iradesine ihtiyaç bulunuyordu.17 “Parti”li mücadele stratejisinin özü buydu.

Diğer yandan Lenin, Luxemburg’un dikkat çektiği nesnel koşulları da göz ardı ediyor değildi:

 

“19. yüzyılın sonundaki nesnel koşullar, oportünizmi olağanüstü güçlendirdi; burjuva legalizminden yararlanmayı ona boyun eğmeye dönüştürdü; işçi sınıfı içinde küçük bir bürokrat ve aristokrat tabaka yarattı ve sayısız küçük burjuva “yol arkadaşı”nı sosyal demokrat partilerin saflarına kattı. Savaş bu gelişmeyi hızlandırarak oportünizmi sosyal şovenizme dönüştürdü ve böylece oportünistler ile burjuvazi arasındaki gizli ittifakı ortaya çıkardı.(…) Oportünizm ile sosyal şovenizmin ekonomik temeli aynıdır: Büyük güç olmanın avantajlarından yararlanan “kendi” ulusal burjuvazilerinin, başka ulusları soyarak elde ettiği kârdan kırıntı koparma “hakkı”nı savunan ayrıcalıklı işçilerin küçük bir tabakası ile küçük burjuvazinin çıkarları.”18

 

Fakat nesnel koşullar değişmeye başladığında ne olacaktı? Tarih hızlandığında yeni koşullara müdahale edecek öznenin önceden oluşmuş ve devrimci bir stratejiyle bilenmiş olması gerekirdi. Nitekim büyük güç Almanya’nın orta sınıfları savaş hâli ve ekonomik buhranların içerisinde 1920’lerle birlikte kırılmaya başladığında, onları artık açık bir burjuva partisi olmuş SPD’ye bağlayan bağlar koparken bu kopuşu ve SPD’nin çaresizliğini değerlendirebilmek için de bağımsız hattını önceden oluşturmuş bir parti olabilmeniz gerekirdi.

Güç dengeleri de koşullar da daha elverişli hale gelecektir; ancak “koşullar uygun değilken” de koşulları arayan bir parti olabilmeniz gerekirdi ki yönünüzü kaybetmeyesiniz. Tarih bu stratejiyle yola koyulmayan partilerin kritik an geldiğinde olanağı göremediğini ya da olanağı değerlendiremeyecek kadar benliğini kaybettiğini göstermektedir.

Bu yüzden, Lenin’in Junius Broşürü üzerine kaleme aldığı Temmuz 1916 tarihli yazıdaki uyarıyı dikkate almalıydınız. Junius Broşürü’nün yazarı Rosa Luxemburg’dur. Lenin bu broşürün yazarının sosyal şovenizmle hesaplaşmasındaki Marksist ustalığın hakkını teslim etmekte; fakat sosyal şovenizm ile oportünizm arasındaki bağa değinmediği oportünizm ve Kautskyciliğe karşı güçlü bir karşı çıkışın devamını getiremediği için eleştirmektedir. Lenin, Junius’un attığı adımın yeni hiçbir şey söylemediğini hatta Alman devrimci solunda artık açıkça dillendirilmeye başlanan “pratik ve örgütsel ayrılık” mevziinden bir geri adım olduğunu belirtmektedir.

“Ayrılık kaçınılmazdır” diyordu Lenin ve “SPD’de birden fazla parti olduğunu” belirtiyordu. Oysaki Luxemburg ve grubu zamansız bir ayrılık istememekte, Lenin’in düşüncesinden farklı olarak “aynı partide kalınabildiği kadar kalmak” gerektiği fikriyle hareket etmekteydiler. Kalınamayacak noktayı ise işçi sınıfının oportünizmi kıracak yükselişi belirleyecekti.

SPD’nin parçalanması sonrasındaysa, işçi kitlelerle bağı kuvvetli olan USPD’den hızlı kopuş işçi kitlelerden de kopuş anlamına gelecekti. Luxemburg, Marx’ın yıllar öncesindeki eleştirisine uygun bir biçimde, devrimci öznenin komplocu bir örgüt olmaması gerektiği doğrusu üzerinde ilerlemekteydi; ancak yanlış yöne doğru.

Evet, devrim işçi kitlelerin örgütlü gücüyle gerçekleşir ve kendinden ibaret bir örgüte devrim yaptırtmak sınıf mücadeleleri sahnesinde oyun oynamak anlamına gelir. Ancak atlanan şudur: Birincisi, devrim hareketini kazanmak için işçi sınıfının değil devrimci öncülerinin çoğunluğunu kazanmanız gerekir. İkincisi, işçi kitlelerle bağ kurabilmek ve onları devrimci politikalara örgütleyebilmek için siz bir adım önden davranmalı yani devrimci özne olabilmek için önce bağımsız bir hattı yaratmalısınız ki bu da “benliğe” sahip bir örgütü gerektirir. Üçüncüsü, tam devrimci krizlerin yoğunlaştığı bir dönemde işçi kitlelerin sosyal demokrat harekete bağlılığı üzerinden bir strateji kurguladığınızda, bu strateji doğrultusunda kopmamayı tercih ettiğinizde aynı kitlelerde kaymalar ve kopuşlar gerçekleştiğinde istediğiniz taktik manevrayı sergileyin artık çok geç kalmışsınız demektir.

Tarih devrimci bir dönemde “ayrılık zamansız olmasın”a saplanıp kalmanın ateşle oynamak anlamına geldiğini gösterdi. Öte yandan devrimci benliğe, özgüvene sahip Bolşevikler sıçramalarla devrimci bir özne haline gelecekler ve bu stratejileriyle uygun taktik manevraların altından kalkabileceklerdir. Bolşevik öznenin bağımsız hattı 1917’de devrim hareketinin diğer bileşenlerine baskın çıktı, devrimi kazanmak için oluşturulan ittifaklar toplamına kendi damgasını vurabildi. Bolşevikler, 1917’de geniş kitleler düzenden kopuşa yöneldiklerinde, onlara kendilerinin Menşevik ve Sosyalist Devrimci sol gruplardan farklı olduklarını gösterebilecek bir benlikleri vardı. Kritik an geldiğinde, politikalar havada uçuşurken, kitlelere yıllardır kol kola hareket ettiğiniz ve bir ayrımınızın kalmadığı grupları işaret edip “biz farklıyız” diyemezdiniz. Dahası bağımsız bir hattı örmek yerine bulaşık bir birlikteliği sürdürdüğünüz sürece kendi saflarınızın netliğini sağlamanız da mümkün değildi.

Lenin’in “ayrılın ve bağımsız bir hat oluşturun” çağrıları karşılık bulamadığı oranda Almanya’da durum işte böyle gelişiyordu. Almanya’nın silahlı işçi sınıfı ayaklandığında USPD ile Spartakistler arasındaki ayrımı nasıl görebilirdi? Bu yalnızca 1919 için de geçerli değildi.

 

“1921, 1923, 1924’te Alman Devrimi’nin yenilmesinin en temel nedeni, 1915’te ya da öncesinde devrimci bir stratejiyi kararlı bir biçimde geliştiren bir siyasi öznenin ortaya çıkmış olmamasıdır. Ortalık karıştığında işçi hareketinin en devrimci, en gelişkin öncü unsurları “devrimci” pozisyon aldıklarında, bir ur gibi duruyorlardı. Olmadı.” 19

 

Dört yıldan çıkardığımız dersler bunlar. Bu stratejinin oluşumunun 1914 ile açılan bir dönemde, aslen 1915’in ikinci yarısı itibariyle, ayrılık ve bağımsız bir parti yaratma tartışmalarının ortasında gerçekleştiğini söyledik. Bu bir dönemdir ve bu yüzden ilerleyen zaman boyunca olgunlaşmıştır diyoruz. Peki bugün doğru yönde hareket edebilmek için benzer bir olgunlaşmayı ya da o koşulları mı bekleyeceğiz? Tarihe basit benzerliklerle bakıyor olsaydık evet…

Fakat böyle bakmıyor, beklemiyor, derslerle yol alıyoruz. Daha önce değinerek geçtiğimiz bir konuyu şimdi ele almanın zamanı: 1914’ün dünyası işçi sınıfı hareketi açısından nasıl bir görüntüye sahipti ve bugünün farkı nedir?

Düşünce ayrılıkları siyasal sapmalar ve ideolojik zaaflar haline geldiği; teorik ayrım noktaları siyasal sapmaların filizlendiği derinlikler olduğu vakit bu ayrılıklar da ayrı benlikler üretmeye başlarlar. Sosyalist harekette siyasal sapmalara karşı mücadele vermeksizin devrimci benliği diri tutmak mümkün olmuyor.

1914-17 dönemi, dünya sosyalist hareketinde biri diğerinden türeyen ancak ikisi de burjuva ideolojisine çıkan, burjuva politikalara alan açan iki sapmanın birer akım haline geldiğinin anlaşıldığı bir dönemdir. Bu iki sapma Lenin’in o dönemde sürekli polemik halinde olduğu oportünizm ve sosyal şovenizmdir. 1914 bir patlama noktası oldu. SPD’nin düzen içerisinde elde ettiği yerle birlikte burjuvalaşmaya başladığı bir geçmişin ürünü olan, yani aslında kökü eskilere uzanan bu iki sapma 1914’te iki akım olarak kendini ortaya koydu. Bu kesinleşme II. Enternasyonal’i öldürdü, SPD’yi kaçınılmaz bir parçalanmaya sürükledi. O halde artık bu iki akım yokmuş ya da bunlar siyasal akımlar olarak örgütsel bir tür benlikle hareket etmiyorlarmış gibi davranılmamalıydı.

Kırılma döneminde sosyal demokrasi işçi sınıfı kökeninden gelerek bir burjuva siyasal akım halinde geldi. Dönüşümün koşullarını geçmişteki “oportünist birikim” yaratmıştı. Burjuvalaşma sürecine, bu açık burjuva siyasal hareketin politikalarının aracılığını üstlenerek Marksist terminolojiyle işçi sınıfını kandıran oportünizm eşlik etti. Öte yandan, 1914’e gelinen dünyada ve Almanya’da işçi sınıfı hareketi bugüne oranla çok daha belirgindi. SPD ve diğer sosyal demokrat partiler siyaset sahnesinde etkiliydiler. Bu etkinin ne anlama geldiği yine bu dönemin dersleriyle anlaşılacaktı; ancak bu büyük bir kırılma anıydı, geçiş büyüktü. Bu geçişin işçi sınıfı üzerinde yarattığı aptallaştırıcı etkiyi fark eden Lenin’in “tamamen ayrılık” demesi boşuna değildi. Devrimciler için bu aptallaştırıcı etkinin bir yerinde yer almaktan daha korkunç bir şey olabilir miydi? Hızla ayrılınmalı ve karşı ağırlık oluşturulmalıydı.

1914 ile başlayan tartışmalar zinciri, 1915 ve Zimmerwald ile basamak basamak gelişen ayrılık işte bu yeni durumun kavranılma ve uygun çarenin uygun ilişkilenme biçimleriyle gerçekleştirilmesi süreci oldu. Bu süreç o dönemin özelliklerinin izini taşıyor ve unutulmamalı ki bu süreç bir mücadele ve yer açma süreci. Evet Luxemburg’un düşüncesi yanlıştı ve Lenin haklıydı ancak sosyal demokrasi ve oportünizmin partiler olarak örgütlü işçi kitlelerle kurduğu bağın gücü sürecin önemli bir değişkeniydi. Buna durumu henüz tam olarak idrak edemeyen ve salınım halindeki devrimci grupları da eklemeliyiz. Böyle bir resimde ayrılığın ve bağımsız bir hattın örülmesinin hamlelerle gerçekleşeceği açık.

Ancak aradan geçen yüz yıldan sonra dersleri uygulamak için aynı sürece gereksinim duymayız. Birincisi sosyal demokrasi uzunca bir zamandır açık burjuva bir akımdır (Üstelik Türkiye için bu hep böyle olmuştu). Her şey nettir. Oportünizmin siyasal işlevi, liberalizmin sosyalist ideolojiyi etkileme biçimleri, bunun örgütsel karşılıkları, tuzakları… Yüz yıl sonra tüm bunlar çok nettir. Diğer yandan bugün işçi sınıfının örgütsüzlüğü ve siyaset sahnesinde yokluğu da bir veridir. Devrimci bir parti bu görevi üzerine alacaktır. İşçi sınıfının bağımsız hattını güçlendirecektir.

O halde bitirirken şunları söylemeliyiz. Emperyalizmin hiç olmadığı kadar büyük bir krize yuvarlandığı bir dünyada “güçler dengesi devrimcilerin lehine değil, işçi sınıfı bitik, devrim yakın gözükmüyor” diyerek çareyi “güçlülerin” yakınında aramak; devrimci an gelince yapılacak sıçramanın zemini olarak kirli politik birliktelikler yumağından medet ummak, buradan bir örgütlülüğün ve devrimi yapacak partinin çıkabileceğini düşünmek gerçekten de Bolşevik Devrimi’nin derslerine hiç çalışmamak demektir.

Emperyalizm kriz üretmek zorunda; egemenler de zayıflamaya ve boşluk bırakmaya mecburlar. Lenin’in öğrettiği budur. Bir komünist parti ise devrimi kazanmak istiyorsa devrimci bir benliği diri tutmak, kendine güvenmek, işçi kitlelerde kök salmak ve düzenin boşlukları üzerinde sıçramak zorunda.

Junius’ün yazarı 1914 öncesinin görkemli işçi sınıfı partisine yeniden dönebilme arayışından kurtulamamıştı. Lenin o dünyanın bittiğini, savaşın her şeyi açık ettiği bir dönemeçten sonra eskiye dönmenin mümkün olamayacağını anlattı hep. Bunu herkesten önce kavradı. Dünyaya Bolşevik özne ile bakabildiği için…

Lenin’in düşüncesi 1914-17 aralığındaki gelişmenin zeminiydi.

Dört yılın gelişimi Bolşevikleri zafere taşıdı.

Dört yılın dersleri de bizleri zafere taşıyacak.

Dipnotlar

  1. Valery Bryusov’un Ekim 1917 şiirinden, Çeviri: Attilâ Tokatlı.
  2. Karl Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i, Yazılama Yay., s.15.
  3. Yine de tek tek bu tartışmaları incelemek isteyen okur dönemin tarihsel panoramasına göz atmalı, Gelenek’in geçmiş sayılarından ilgili yazıları incelemeli. Bir öneri: Özgür Şen, Ekim Devrimi ve Enternasyonalizm, Gelenek 97, Kasım 2007.
  4. V.I. Lenin, Sosyalizm ve Savaş, Evrensel Basım Yayın, 2014, s168.
  5. V. I. Lenin, To: Maxim Gorky,www.marxists.org/archive/lenin/works/1913/jan/00mg12.htm
  6. V.I. Lenin, Sosyalizm ve Savaş, Evrensel Basım Yayın, 2014, s.170-72.
  7. Basitleştirmek adına 1914 diyoruz. Dünyanın kapitalizme doyarak emperyalist aşamaya attığı adım kabaca 19. yy.’ın son on yılından başlar. Tarihlendirme konusunda hassas olanlar için notum bu rakamlara çok takılmamalıları gerektiğidir. Önemli olan dünyada neyin değiştiği ve değişimin devrim teorisiyle bağlantılarıdır.
  8. V. I. Lenin, Under A False Flag,www.marxists.org/archive/lenin/works/1915/mar/x01.htm
  9. Özgür Şen, age,gelenek.org/ekim-devrimi-ve-enternasyonalizm
  10. Nikolai I.Buharin, “Lenin’in Önsözü”, içinde Emperyalizm ve Dünya Ekonomisi, Spartaküs Yay., 1996.
  11. haber.sol.org.tr/toplum/dunya-parcalaniyor-mu-canlar-kapitalizm-icin-caliyor-191109
  12. Özgür Şen, age.
  13. J. W. Goethe, Faust, Doğubatı Yay., 2013, s.536.
  14. Enternasyonal içerisindeki ayrışmadan sonra yine Lenin’in öncülüğünde devrimci Marksist gelenek kendisini Komünist olarak tanımlamaya başlamıştı. Bolşevik Partisi’nin isminin değişmesi devrimden sonraya yetişecektir; ama Lenin’in yönlendirmesiyle çıkan ve Avrupa soluna biçim vermek gibi bir işlevi olan gazetenin ismi Komünist olarak düşünülmüştü. Komünist’in yayın hazırlıklarına 1915 yılının baharında başlandı.
  15. Kemal Okuyan, Devlet Tartışmalarında Kautsky’ye Nokta Koymak, Gelenek 86, 2006.
  16. www.marxists.org/archive/luxemburg/1904/questions-rsd/ch02.htm
  17. haber.sol.org.tr/yazarlar/kemal-okuyan/yirminci-yuzyili-geri-getirmek-178922
  18. V.I. Lenin, Sosyalizm ve Savaş, Evrensel Basım Yayın, 2014, s.25-26.
  19. haber.sol.org.tr/yazarlar/kemal-okuyan/yirminci-yuzyili-geri-getirmek-178922/
Not ekle
Yükleniyor...
İptal
İşaret/Notlar
Yükleniyor...
İşaretle
Kapat
Okur Giriş

Parolanızı mı unuttunuz
×
Signup

Already have an account? Login
×
Kayıp Parola

×