Anıl Çınar Türkiye’nin Orta Doğu stratejisinde 2024 yılıyla birlikte önemli bir değişim gerçekleşti. Türkiye’nin Orta Doğu’ya yaklaşımı ilk kez değişmiyordu. En başta “Irak sorunu” 1990’ları ve 2000’lerin başını belirleyen temel gündemdi: Türkiye burjuvazisinin ve devletin kâr/zarar hesabı bu soruna verilen yanıtları belirlerken, “Kürt sorunu” da tam anlamıyla bölgesel bir nitelik kazanmıştı. Bu, Türkiye’nin yönetici sınıfının...
Anıl Çınar Tarih hafızadır. Hafızası olmayan bir toplum tarih yapamaz hale gelir, başarılarını ve hatalarını unutur. Hafızasız toplum kendini tanıyamaz, gücünü ve özgüvenini kaybeder. Devrim, toplumun hafızası üzerine gerçekleştirilen bir mücadelenin de ürünüdür. Üstelik bunun farkında olanlar yalnızca bizler değiliz. Emperyalizm, suretini en çok “unutmadığını” gösterdiği anlarda hissettirir. Hafızasız bir devlet, “küçük devlet”tir. 4 Temmuz...
Anıl Çınar Zamanımızın temel meselesi “siyasal olan”ın “yasal olan”dan önce mi yoksa sonra mı geldiğidir. Bugünkü “nasıl bir Anayasa?” veya “nasıl bir meclis?” tartışmalarında olduğu gibi, bazen soruların kendisinden çok sorulduğu bağlam öne çıkar. Siyasetin hukuku nasıl kullandığında olduğu gibi hukukun siyasetin sınırlarını çizmesinde de hep bir “arka plan gürültüsü” bulunur. Bu gürültü bir devletin...
“Eğer zamanın tohumlarını seçmek, hangi tanenin büyüyüp hangisinin büyümeyeceğini haber vermek gücündeyseniz, bana da bir şeyler söyleyin; bilin ki ben, ne lütuflarınızı dilenir, ne de nefretinizden korkarım.”[1] “Bütün devrimlerin temel sorunu devlet iktidarı sorunudur” diyordu Lenin. Ve bu sorun kavranmadıkça devrimi yönlendirmekten söz etmek şöyle dursun, devrime aklı başında bir katılım dahi gösterilemezdi.[2] Devrime katılım...
“Bugün İtalya ve Almanya’yı yönetenleri düşününce, Al Capone bunların yanında beyefendi kalır.” diyordu Upton Sinclair.[1] Şikago Mezbahaları’nın yazarı, faşizmi “kapitalizm + cinayet” olarak tarif ederken, vahşetin kapitalist düzenin temel karakteri olduğunu unutuyor olamazdı. Nitekim, faşizm devlet olarak haritadan silindiğinde faşistleri yeni görevlerinde işlevlendirme rolü ABD’ye düştü. Klaus Barbie, “hepsi bir arada” denebilecek türden bir karakterdi,...
“Robinson, Cuma’yı ‘elde kılıç’ köleleştirdi. Kılıcı nereden aldı? Robinson Crusoe masalının hayalî adalarında bile, şimdiye kadar kılıçların ağaçlarda yetiştiği görülmemiştir.”[1] Türkiye’de karşı-devrimin önündeki en büyük engel ’80 öncesinde solun toplumsal-siyasal planda kazandığı mevzilerdi. Karşı-devrimci enerjinin unsurları, büyüyen Türkiye burjuvazisinin ihtiyaçları ve anti-komünizmin gereksinimleri sayesinde canlı tutuluyor, Türkiye bu sınıfsal dengeler içerisinde devrim ile karşı-devrimin çekiştiği...
“Nerede şüphe varsa, güven getireceğiz. Ve nerede çaresizlik varsa, umut getireceğiz”[1] Margaret Thatcher, 1979’da İngiltere’nin yönetimine gelişini bu dinsel alıntıyla yorumluyordu. Sonraki yıllarda İngiliz tarihinin en önemli toplumsal hareketliliklerinden birine tanık olunacaktı. Burjuvazi, işçi sınıfının kazanımlarına onlarca yıl sabırla yaklaşmıştı ama artık büyük bir özgüvenle savaş açıyordu. İşçi sınıfının buna yanıtı görkemliydi, ’84-’85 büyük madenci...
Stalin ’46 yılındaki bir görüşmesinde kendisine “Sizce ABD’nin atom bombası tekeli dünya barışını tehdit ediyor mu?” diye soran gazeteciye “Atom bombası zayıf sinirlileri korkutmak içindir” yanıtını verir.[1] Zamanlaması ve mesajı bakımında ilginç olan bu görüşmede Stalin’in verdiği yanıtı bugün yine ilginç bir yer değiştirmeyle okumak mümkündür. Aslında görüşmeden çok bu özel yanıtın kendisi büyük önem...
Bir teknoloji müzesindeyim, diyordum kendi kendime; hiçbir karanlık yanı yok bunun, belki biraz donuk, ama zararsız bir ölüler ülkesi. Müzeleri bilirsin, La Jaconde’un bugüne dek hiç kimseyi yuttuğu görülmemiştir. Watt’ın makinesiyse beni hiç yutmazdı; olsa olsa Ossiancı ve neo-gotik soyluları korkutabilir o. Umberto Eco, Foucault Sarkacı Anahtarı olmadan Filozofların Gül Bahçesi’ne girmeye çalışan kişi, ayakları...
Kremlin Duvarı, bir mezarlık olmanın ötesinde, “Sovyet Panteon”u olarak hep ilgi çekici bulundu. Yıllar geçtikçe, duvara eklenen isimlerin sayısı arttıkça “Kremlin Duvarı’na gömüldü” Sovyet insanının ezberinde yer edinen bir deyiş haline gelir. Öyleki duvarda gerçek anlamıyla gömülebilecek yer kalmadığında, sadece ölülerin küllerinin duvara yerleştirilmesi söz konusuyken bile bu deyiş bozulmaz. “Hiç olmazsa gerçeğe uygun hale...









