Türkiye’de Anti-Komünizmin Gelişiminde “Kuruluş” Uğrağı

"Size bahşedilenle mutlu olmasını bilin. İşiniz cepte. Aile çevrenizden dışarı adımınızı atmayın, hep ana-babanızla, karınızla ve çocuklarınızla kalın. Evin idaresiyle ve eğitimle ilgili meseleleri düşünün. Sizin hayat felsefeniz bu olmalı; zira böyle yaparak uzun süre mutlu olursunuz. Memleket meselelerine gelince, nefesinizi boşuna tüketmeyin. Memleket meseleleri çok zaman ve bütün işçilerin koşullarını kavrayacak çok keskin bir zeka ister. Eğer güvenebileceğiniz kişilerce size sunulan adayları seçiyorsanız, zaten üzerinize düşeni yapıyorsunuz demektir. Yasal sistemin çarkına çomak sokmayı denerseniz elinize bir şey geçmediği gibi bir de zarar verirsiniz. Ha yeri gelmişken şunu da söyleyeyim, bir meyhanede siyasetten konuşmak oldukça pahalı bir hobi… Aynı parayla evde daha güzel neler neler yapılır." 1 

 

Alman işçi sınıfı hareketini yasaklarla dizginlemeye çalışan Bismarck yönetiminin baskıcı uygulamaları yeterli gelmemiş olacak ki, ülkenin önde gelen patronlarından Alfred Krupp, işçilerine tehditler serpiştirilmiş konuşmalarla “politikadan uzak durun” nasihatinde bulunuyordu. Hiç kuşkusuz Krupp, papazlığa özenen ne ilk ne de son patrondu; kapitalistler işçilerini örgütlü mücadeleden uzak tutmak için çoğunlukla kaba ama bazen de yaratıcı bir zekanın ürünü olduğunu açıkça belli eden yöntemleri hep denediler.

İşçi sınıfını “politika size göre değil, işinizi yapın, gerisine karışmayın”la terbiye girişimlerinin antikomünizme çok şey devrettiği açık. Komünizm, ayakların baş yapıldığı, ülke idaresinin cahil ve hayvani güdülerle hareket eden kişilere devredildiği bir sistem olarak resmedilmedi mi? Komünizme karşı yürütülen haçlı seferinde “insanlar eşit değildir” tezi en önemli dayanaklardan birini oluşturmadı mı? Ve en önemlisi, burjuvazinin “iyi vatandaş”ı tanımlarken büyük bir keyfilikle sıraladığı etik değerler komünistlere “ahlaksızlık” suçlamasının temellerini oluşturmadı mı?

 

Elbette bu kadarla kalmadı. Antikomünizm, her ülkede sınıf mücadeleleri keskinleştikçe yeni yeni ögelerle beslendi; işçi sınıfı örgütlendikçe, sömürü düzeninin karşısındaki sosyalist seçenek ete kemiğe büründükçe ama her şeyden öte Ekim Devrimi’yle birlikte Rus topraklarında ortaya çıkan ilk işçi iktidarı zamanla Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ne dönüşüp, başka ülkelerde sosyalist kuruluş deneylerine girişildikçe argümanlarını çeşitlendirdi. Kâh milliyetçilikten kâh dinsel fanatizmden beslendi, ama çoğunlukla yalana, çarpıtmaya başvurdu. Emekçi kitlelerin sosyalist ideolojinin çekim alanına girmesini engellemekti ana hedef ve bunun için komünizmin toplumsal meşruiyetini ortadan kaldırmak zorundalardı.

 

Türkiye, işçi sınıfı hareketinin hiçbir zaman iktidara yakınlaşmadığı ama sınıf mücadelelerinin zaman zaman fazlasıyla keskinleştiği ve sermayenin sosyalizme karşı önlemlerini hemen hiç gevşetmediği bir ülke olarak antikomünizme ciddi “katkılar” sundu. SSCB’ye komşu bir NATO üyesi olması nedeniyle her zaman “komünizme karşı mücadelenin ileri karakolu” olmakla övünen Türkiye’nin egemen sınıfının antikomünizm konusundaki üretkenliği hiç kuşkusuz 1952 yılındaki uğursuz Kuzey Atlantik Paktı üyeliği ile ya da Soğuk Savaş’ın kendini belli etmeye başladığı 1945 yılında başlamadı. Örtülü de olsa, Genç Sovyet devletinin desteğine muhtaç olmaktan kaynaklanan özenle sınırlansa da, yönetici sınıf, daha Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923‘teki kuruluşuna giden “ulusal kurtuluş mücadelesi” yıllarında büyük tehdit olarak gördüğü Bolşevizme karşı önlemler geliştirirken antikomünist kimliğini pekiştirdi; komünizme karşı ideolojik mücadelede önemli deney kazandı.

 

Bu deneyin özgünlükleri ve zaman içindeki evrimi özel bir ilgiyi hak etmektedir.

 

Burjuva devrimi: “Dostluk” ve düşmanlığın diyalektiği

 

Türkiye’de burjuva devrim süreci Birinci Dünya Savaşı’nın sonlanmasının ardından gelen işgal ve ona karşı yürütülen mücadeleden ibaret değil. Sürecin 1908 Jöntürk Devrimi uğrağı bazı açılardan 1920‘lerdekinden daha şiddetli bir girişim olarak görülebilir. Bununla birlikte, konumuzla ilgili olarak, 1908 Devrimi çok fazla veri sunmuyor. Evet, Osmanlı İmparatorluğu da, diğer ülkeler gibi 1905 Rus Devrimi’nden etkilenmiştir; ülkede henüz çarpıcı bir sanayiden söz edilemese de belli merkezlerde işçi sınıfının birikmekte olduğu gözlenmektedir; Selanik ve İstanbul başta olmak üzere ilk işçi örgütlenmeleri varlıklarını hissettirmektedir; Ermeni, Yunan, Bulgar emekçiler arasında yayılmaya başlayan milliyetçi-devrimci fikirler Türk yoksullarını da etkilemeye başlamıştır; ama bütün bunlara rağmen Osmanlı İmparatorluğu’nun müslüman nüfusunda sosyalizmin kök salmaya başladığı hiçbir biçimde söylenemez. Halkçı temellerini güçlendirmek yerine asker-sivil bürokrasiye ve aydınlara yaslanan tepeden inme bir burjuva devrim sürecini zorlayan Jöntürklerin Marksizm’den ya da genel olarak sosyalist ideolojiden esinlendiklerini ileri sürmek de pek mümkün gözükmüyor. İlk dönemlerde Abdülhamit’e karşı mücadelede yakınlaştıkları Ermeni, Yunan, Bulgar milliyetçilerin hem halkçı karakterinden çekinen hem de emperyalist ülkelerin ulusal hareketleri manipüle etme yeteneğinden korkan Türk burjuva devrimcilerinin milliyetçi hareketlerle birlikte kıpırdanmaya başlayan işçi sınıfını da bastırmaya çalıştığı biliniyor. Bu önlemler sosyalizm düşmanlığından çok, düzen sağlama ve imparatorluğun çöküşünü engelleme kaygısı ile rasyonalize ediliyordu.

Genç Türk burjuvazisinin sosyalizmi ciddiye almasına neden olan gelişme açık ki, yanı başında gerçekleşen 1917 Ekim Devrimi’dir.

 

Ekim Devrimi gerçekleştiğinde Osmanlı yönetici sınıfı parçalanmayı engellemek, buna ek olarak müttefik Alman İmparatorluğu’nun himaye ve izniyle bazı bölgelere dönük yeni açılımlar yapmak motivasyonuyla Birinci Dünya Savaşı’ndaki rolünü icra etmekle meşguldü. İmparatorluk güçten düşmüş, kritik bazı cephelerde ağır yenilgiler almış, askerleri düşman darbeleri bir yana, salgın hastalık ve açlıktan kırılmaya başlamıştı.

Sosyalist Devrim’in, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıllarca çok zorlu savaşlar yapmış ve hâlihazırda onunla düşman kampta bulunan bir ülkede gerçekleşmesi doğal olarak Türkiye’de antikomünizm için muazzam bir kaynak oluşturdu. Tarihsel olarak, Rus düşmanlığında Polonyalılarla rekabet edebilecek bir ulus varsa o da elbette Türklerdi.

Hemen başlangıçta bu durum Bolşevizme dönük bir sempati yaratmadı değil. Savaşılmakta olan düşmanın cephe gerisinde büyük sorun çıkartan, iktidarın ilk gününde “barış” diyen Bolşevikler, “düşmanımın düşmanı dostumdur” hesabıyla hareket eden bazı Osmanlı çevrelerinin tezahüratıyla karşılandı. Sovyet Rusya’nın savaştan çekilmesinin İngiliz-Fransız eksenine büyük darbe vuracağı düşünülüyordu. Üstüne Lenin ve arkadaşlarının Almanlarla derhal barış görüşmelerine girişmesi gelince, İstanbul basınında “Bolşeviklere övgü” düzülmeye başlandı. Hele Bolşevikler gizli anlaşmaları yayınlayıp İngiltere, Fransa, Rusya, İtalya egemenlerinin Osmanlı İmparatorluğu’nu nasıl paylaşmaya niyetlendiklerini ortaya çıkardıklarında bu övgülerin şiddeti de artıverdi. Dönemin etkili gazetelerinden İkdam, “Aferin Bolşevikler!” diye başlık atmıştı. 2 Osmanlılarla Moskova’daki devrimci yönetim arasında müzakerelerin başlaması ve Bolşeviklerin bir an önce barışa ulaşmak için bu görüşmelerde oldukça yapıcı tavır sergilemesi, Bolşevizm ve genel olarak sosyalizm hakkında pek az şey bilen Osmanlı elitinin hoşuna gitmişti. Sözün kısası, giderek güçlenen devrimci dalgayı göğüslemeye çalışan ve Sosyalist Devrim’in batıya doğru gelişme olasılığından dehşete kapılan kapitalistlerin aksine Osmanlı egemenleri Sovyet iktidarına daha çelişkili duygularla yaklaşıyorlardı.

 

Elbette öteden beri doğru-yanlış, komünistlere yakıştırılanlar Osmanlı için kaygı kaynağı olmaya devam ediyordu. Mülkiyet, aile ve din düşmanlığı ham, işlenmemiş bir antikomünist konumlanış için vazgeçilmez unsurlardı. Bunlara “cahil mujiklerin ve baldırı çıplakların koskoca bir imparatorluğun mirasına konup onu hovardaca harcamaları”nı dünyanın sonu gibi gösteren “elitist” yaklaşımları da ekleyebiliriz.

 

Bununla birlikte, savaş bitinceye, yani Türkiye İngilizler ve Fransızlar tarafından oldukça ağır bir anlaşmaya zorlanıncaya kadar, Bolşevik Rusya konusunda Osmanlı’nın etkili çevrelerinde ihtiyatlı bir iyimserlik egemen oldu. Amele takımının iktidara el koymasından duyulan korku ise dinsel ideolojinin toplumsal yaşamdaki rolüne duyulan güvenle bastırılıyordu. Birçok Osmanlı aydını ve devlet adamı “Bolşevizmden korkmaya gerek yok, o Müslüman bir bünyede yeşeremez” görüşünü dillendiriyordu.

Bütün bu hayırhah yaklaşımlara karşın, Osmanlı yönetici sınıfı ve ona çalışan ideologlar hemen başlangıçtan itibaren Lenin ve arkadaşları somutluğunda komünistlere dönük yalan üretmeye başlamışlardı. Daha sonraki yıllarda yalnız Türkiye’de değil, dünyanın her yerinde antikomünizm ve onunla aynı anlama gelmek üzere antisovyetizmin çok büyük entelektüel kaynaklar seferber ederek inceltip zenginleştireceği sahtekarlık ve çarpıtmaların ilk örnekleri İstanbul basınında kendini gösteriyordu.

 

En ilginci ise, daha ileride değineceğimiz gibi, sonraki yıllarda ve özellikle günümüzde Sovyetler Birliği’ne kara çalmanın en ikiyüzlü yollarından biri olan “sol” görünümlü sataşmaların henüz 1918 yılında bir kısım Osmanlı’nın diline düşmüş olmasıydı:

 

“Bilhassa sosyalizmin piri Marx baba, kabrinden kalkıp da gelecek olsa Bolşeviklerin onu da idam edeceklerinden korkuyorum.” 3 

 

Sosyalizm idealinin iyi, Bolşeviklerin kötü olduğunu söyleyenlerin yanı sıra, Bolşeviklerin komünist olmadığını ileri sürerek onlarla yakın ilişkiden pek zarar görmeyeceğini ileri süren reel politiker Osmanlı aydınlarına da rastlanan, ilginç bir dönemdi bu.

Bu tablo, savaşın Almanya ve müttefiklerinin yenilgisiyle bitmesiyle birlikte değişmeye başladı. Mondros (30 Ekim 1918) ve ardından Sevr’de (10 Ağustos 1920) dayatılan anlaşmalarla Osmanlı İmparatorluğu dar bir alana sıkıştırılıyor ve  “Osmanlı” idealleri için fazlasıyla küçülmüş topraklarda Türk ulusu fikrinin baskın olduğu bir çıkış yolunu biricik seçenek haline getiriyordu.

 

Bu seçeneğin öncü kadroları ve kısa sürede liderliğine yerleşen Mustafa Kemal’in batılı ülkelerle köklü bir sorunu yoktu. Ancak, emperyalist savaşın ardından başta İngiltere olmak üzere galip tarafta yer alan güçlerin Anadolu coğrafyası için öngördükleri gelecek Türk ulusçuluğuna yaşam hakkı tanımadığı ölçüde, Kemalist hareketin onları bir biçimde ikna etmesi gerekecekti.

 

Almanya’ya Versailles Anlaşması ile akıldışı koşulları kabul ettirmeyi başaran İngiliz emperyalizminin Osmanlı’nın artıklarına söz hakkı tanımak istemeyeceği aşikardı. Mustafa Kemal ve arkadaşları İngilizlere karşı, onlarla açık bir silahlı çatışmaya girmekten özenle kaçındıkları “bağımsızlık mücadelesi”ni başlatır başlatmaz, Sovyetler Birliği ile ilişkilerde tarihi kararlar vermek durumunda kaldılar.

 

Bolşevikler ilk başta, anlaşılır nedenlerle, Anadolu coğrafyasında bir burjuva devriminden ötesinin mümkün olup olmadığını test etti. 1919 yılında bazı Sovyet subay ya da diplomatlarının hem Anadolu’daki Kemalist kadrolarla ilk teması sağlamak hem de bu soruya yanıt aramak için incelemeler yaptığını biliyoruz. Dönemin Bolşevik kadroları içindeki “gerçekçi” unsurlar, Türkiye’de Bolşevizmin artan popülaritesinin güçlü bir sınıf hareketi yaratmaya ve sosyalist yönelimli bir kalkışmaya hiçbir biçimde yetmeyeceğini kısa sürede kavrayarak Mustafa Kemal ve arkadaşlarını İngilizlerden mümkün olduğunca uzaklaştırmaya ve bağımsızlık-egemenlik mücadelesinde onları desteklemeye karar verdiler. 1920 yılında devrimin batıya doğru yayılmasının Polonya’da durdurulması ve Bolşeviklerin yüzlerini doğuya dönmeleri, Anadolu’daki mücadele açısından da önemli sonuçlar doğurdu. Bakü’de gerçekleşen Doğu Halkları Kurultayı (1-7 Eylül 1920) doğudaki devrimci dinamiklerin ideolojik karakterine ilişkin oldukça iyimser bir tablo sergiliyor olsa da, Bolşevikler için Anadolu’daki ulusal hareketle “karşılıklı çıkar” üzerinden kurulacak bir yakınlık, “devrimci maceralar”dan daha fazla önem kazanmaya başlamıştı. 4

 

Bolşeviklerle Kemalistler arasındaki ilişki çok boyutlu ve iniş-çıkışlı olsa da, birçok açıdan tartışılamayacak tarihsel değer taşımaktadır:

Bolşeviklerin silah ve para yardımı Anadolu’daki bağımsızlık hareketinin askeri ve siyasal açıdan  tutunması ve başarılı olmasına yaşamsal katkılarda bulunmuştur.
Sovyet hükümeti, stratejik açıdan oldukça hassas bir coğrafyada belli bir bölgeyi kendisine dönük tehditten arındırabildiyse bunda Kemalistlerle anlaşmanın büyük payı vardır.
Hindistan’dakiler gibi, Doğu’nun diğer müslüman halklarının emperyalizme karşı mücadeleye yönelmelerinde Kemalistlerin yardımı olmuştur.
Başta Azerbaycan olmak üzere, Kafkaslar’da Bolşeviklerin kontrolü ele alması ve İngiliz yanlısı iktidarlarla siyasi güçlerin tasfiyesinde Kemalistler büyük rol üstlenmişlerdir.
Ankara hükümeti Sovyetler ile ilişkisini İngiltere ve Fransa ile pazarlıklarda etkili bir biçimde kullanmış ve bu zaman içinde Bolşevikler aleyhine bir durum yaratmıştır.
Kemalist hareket, son derece kritik bir dönemde Moskova’nın Anadolu’daki komünist harekete etkili bir destek sunmasının önüne geçmiştir.

 

Bolşevik-Kemalist yakınlaşmasının dünya devrim süreci açısından olumlu ve olumsuz sonuçlar doğurduğu açık bir biçimde görülmektedir. Ancak son tahlilde, Anadolu’da o dönem güçlü bir işçi sınıfı hareketinin söz konusu olmadığı da hesaba katıldığında, yakın işbirliğinin “devrim” cephesinin çıkarlarına olduğunu söyleyebiliriz. Zaten antiemperyalist karakteri zayıf Türkiye burjuva devrimine bölgesel meşruiyet sağlayan da budur.

 

Antikomünizm güçleniyor

 

Kemalistlerin Sovyet Rusya ile yakınlaşmasını gerektiren etmenlerin bir bölümü, Anadolu’daki işgalin sona ermesi ile birlikte ortadan kalktı. Gerçi Mustafa Kemal, İngiliz ve Fransızların kendisini tanıması için kullandığı Sovyet kartı eski önemini kaybettiğinde Sovyetler Birliği’ni büsbütün karşısına almadı elbette; ne o bu kadar sığ bir politikacıydı ne de koşullar genç Türkiye Cumhuriyeti’ne böyle bir rahatlık sunuyordu. Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki ilişkiler “silahlı mücadele”deki sıcaklığı yitirmekle birlikte “dostça” özellikler taşımaya devam ediyordu. Ama Ankara’da,  zayıf sınıf temelini kurucu kadroların büyük siyasi otoritesi sayesinde hızla telafi eden sermaye iktidarı yerini sağlamlaştırdıkça ve batılı ülkelerle ilişkiler normalleştikçe antikomünizmin de kapakları yavaş yavaş aralanıyordu.

 

Bütün dünyada antisovyetizmle antikomünizm birbiriyle büyük ölçüde örtüşür. Ancak Türkiye’de bu daha fazla böyledir; antisovyetizmle antikomünizm örtüşmenin ötesinde neredeyse özdeştir.

 

Bu nedenle daha henüz Türkiye Cumhuriyeti ilan edilmeden ama bağımsızlık savaşının askeri bölümü kapandıktan sonra, Kasım 1922’de açılıp 1923 Temmuz’una kadar süren Lozan görüşmelerinde, Ankara hükümetinin Sovyetler Birliği’ne karşı tutumu, Anadolu’nun yeni egemenlerinin komünizmle mücadelede bıçaklarını nasıl bilemekte olduklarının güzel bir kanıtıdır.

 

Türkiye, işgale karşı savaşta kendisinin yanında duran tek büyük güç olan Bolşevikleri, diplomatik görüşmelerden uzak tutmak için batılı ülkelere şaşırtıcı bir yardımda bulunmuştur. O Bolşevikler ki, pazarlıklarda Türkiye’nin elini emperyalistlere karşı güçlü tutmak için her tür fedakarlığı yapmaya karar vermişlerdi. 1922 Eylül ve Ekim aylarında, artık zafere ulaşan Kemalistlerin Türk komünistlerine karşı yaygın bir baskı ve yok etme kampanyasına girişmiş olmalarına karşın!

 

Sovyet Rusya’nın Lozan’da sesini kıstılar. Boğazların durumu görüşülürken duyulabildi komünistlerin dedikleri… Kendi çıkarları aleyhine bir tutum geliştiriyor, Boğazlar konusunda Türkiye’ye hak etmediği (ve istemediği!) bir yetki verilmesini talep ediyorlardı. İngiliz Curzon, Sovyet diplomatı Çiçerin için “Türklerden daha Türk” nitelemesini bu nedenle yapıyordu. 5 

 

İsmet İnönü başkanlığındaki Türk heyeti ise komünizmi, Sovyetler Birliği’ni, kuşatmak için rol üstlenmekte nasıl arzulu olduklarını göstermekle meşguldü. Sovyetlerin Türkiye’nin lehine önerileri yerine emperyalist dayatmaları desteklemeyi tercih ettiler. İçeride komünistlerin işini bitirmek için 1920’de Mustafa Suphi’nin canını alan mekanizmalar yeniden çalışırken, dış politikada Sovyetler Birliği ile dostluk temel eksen olmaktan çıkıyordu. Bu kez Türkiye batılı ülkelerle ilişkisini Sovyetleri kendisine mahkum etmek için kullanmaya başlamıştı. Moskova Türkiye’yi emperyalizme iyice ittirmemek için ihtiyatlı davranmaktan başka bir yol bulamıyordu. Lakin Türkiye’de yavaş yavaş kendine gelen burjuva sınıfının çıkarları Türkiye’yi yeni bir rotaya sokmuştu bile.

 

Bütün bir Türkiye Cumhuriyeti tarihinde tanık olacağımız antikomünist söylem için başlangıç düdüğü çalınmıştı.

 

Antikomünizmin Türkiye’deki en güçlü ve değişmez argümanı komünizmin “yabancı unsur” olduğu iddiasıdır. Osmanlı’nın son günlerinde bu iddianın nasıl devreye sokulduğuna değinmiştim. Kurtuluş Savaşı’nın TBMM’sinde aynı doğrultuda en fazla konuşmayı bu kez son derece “dostça” bir çerçeve içine yerleştirerek, Mustafa Kemal yapıyordu:

 

“Efendiler iki türlü tedbir olabilirdi. Birincisi: Doğrudan doğruya Komünizm diyenin kafasını kırmak, diğeri, Rusya’dan gelmiş her adamı derhal denizden gelmişse vapurdan çıkarmamak, karadan gelmiş ise hududun dışına defetmek gibi köklü, şiddetli, kırıcı önlem kullanmak. Bu önlemleri uygulamakta iki yönden faydasızlık görülmüştür. Birincisi, politik olarak iyi ilişkilerde bulunmayı gerekli saydığımız Rusya Cumhuriyeti tamamen komünisttir. Eğer böyle köklü önlem uygulayacak olursak o halde kayıtsız şartsız Ruslarla ilgi ve ilişkide bulunmamak gerekir.(…) Böyle olunca Komünizmin memleketimiz için, dini gereksinimlerimiz için kabul edilmez olduğunu anlatmak, yani milletin kamuoyunu aydınlatmak, en etkin çare görülmüştür.” 6 

Bu konuşmadan bir hafta kadar sonra Mustafa Suphi ve yoldaşları öldürülmüştür.

Komünizmin Türkiye için geçerli olmayacağı ise hep birbirine bağlı üç gerekçeye dayandırılmıştır:

Türkiye’de kapitalist sınıf yoktur.
Türkiye müslüman bir ülkedir.
Komünizm yerli bir düşünce değildir.
 

Kemalistler “Türkiye’de kapitalist bir sınıf olmadığı” tezini ne kadar iştahla dillendiriyorlarsa, devlet olanaklarıyla kapitalist bir sınıf yaratmak için de o kadar büyük bir iştahla çalışıyorlardı. Türkiye burjuvazisi “biz imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir milletiz” yalanıyla gizlenemeyecek kadar palazlandığında bile,  “Bolşevizm sınıf kavgasına dayanır, biz de sınıflar yok ki” pişkinliğinden vazgeçilmiyordu.

 

Zaman içinde işin bu kısmı unutuldu ama komünizmin bir “dış” unsur olduğu iddiası etkisinden hiç kaybetmedi. Bu iddianın işe yaradığından o kadar emindiler ki, komünistlerin Türkiye toprağında var olmalarına izin vermemek için her yolu denediler. Türkiye komünist hareketini Sovyetler Birliği ve sonrasında diğer sosyalist ülkelerin himayesine muhtaç hale getirerek “kökü dışarıda” iddiası için kendilerine kanıt hazırladılar.

 

Yani Cumhuriyet tarihi boyunca komünistlere dönük uygulanan baskı ve terörle yalnızca onları sindirmek ve yok etmek değil, aynı zamanda onları ülkesizleştirerek ideolojik bir üstünlük sağlamak da hedefleniyordu. Bunu az ileride farklı bir boyutuyla ele alacağız.

İslamiyetin antikomünizmin etkili bir ögesi haline gelmesi içinse, üç şey gerekliydi: Komünistlerin din karşısındaki tutumlarının kabalaştırılması, batıda gerici ideolojilerin bu bağlamdaki suçlamalarının islamiyete modifiye edilmesi, dinsel fanatizmin karşı devrimin en az milliyetçilik kadar etkili bir gücü olabileceğinin sezilmesi. Ama yine de cumhuriyetin kuruluş ve oturma döneminde Kemalist kadrolar sürekli kontrol altında tutmak istedikleri dinci odaklara ideolojik açıdan bile olsa komünizmle mücadelede başat bir rol vermeye fazla istekli değillerdi. Din, fazla kullanılarak etkisini yitirmemesi gereken çok güçlü bir barajdı onlar için ve bunu hatırlatmakla yetiniyorlardı. Devlet iktidarından uzaklaştırdıkları dinin toplumsal alanda tuttuğu yeri korumasına bir dizi nedenle izin veren Kemalist kadroların Türkiye’nin yanı başında giderek güçlenen Sovyet Rusya’nın etkisini bu toplumsal alanın yarattığı steril ortamla kırmayı tasarladıkları açık.

 

Ancak Türkiye’de antikomünizm her zaman, en fazla ülkedeki geleneksel “Rus düşmanlığı”ndan yararlandı. Hiç kuşkusuz bu düşmanlığın tarihsel nedenleri vardı; Osmanlı ile Rus imparatorlukları arasındaki zorlu savaşların halkta iz bırakmaması mümkün değildi. Nasıl Osmanlı’nın egemenlik ve sonrasında ilgi alanına giren Kırım gibi bölgelerdeki rekabet ve çatışma bu coğrafyalardaki Slavları derinden etkiliyor ve “Türk düşmanlığı” dizginlerinden boşanıyorsa, Rusya’nın Osmanlı’nın küçülmeye başlamasındaki açık rolünü Türk milliyetçiliğinin görmezden gelmesi de söz konusu olamazdı. Buna Rus ortodoksluğunun gizlemek için hiç çaba harcamadığı İstanbul tutkusu eklendiğinde “sıcak denizlere inmek isteyen Rus ayısı” imgesi 20. yüzyıl Osmanlısı’nın dünyaya bakışındaki değişmez ögelerden biri haline geldi.

 

Osmanlı’nın son döneminde Ekim Devrimi’nin bu imgeyi biraz geriye çektiğini ama yok etmediğini daha önce vurgulamıştım. Kurtuluş Savaşı’nın sıcaklığı sürerken Rusya düşmanlığı yerini Bolşevik sempatisine bırakmış gibi gözükse de, önde gelen Kemalist kadroların bir bölümünün İngiltere ya da Fransa’nın has kadroları olma özellikleri, Mustafa Kemal ve yakın çalışma arkadaşlarının yoksul Anadolu’da gelişen Sovyet Rusya ilgisinden fazlasıyla tedirgin olmaları, Kemalistlerin Sovyetlerle dostluk konusunda en istekli unsurlarının bile son tahlilde batıyla entegrasyonu hedeflemesi nedeniyle yakınlaşmanın zirveye çıktığı dönemlerde dahi iki ülke arasında hiç olmayan şey, içtenlikti.

 

Bolşevikler Anadolu’daki önderliğe ilişkin genellikle gerçekçi değerlendirmeler yapar, onların sınıfsal temellerine ilişkin sağlam bir kavrayış geliştirirken Türkiye’nin bu yeni yönetici sınıfına güven vermeye, verdikleri sözü tutmaya özen gösterdiler. Karşılığında birçok örnekte “yan çizen”, “saman altında su yürüten” güvenilmez bir aktör gördüler.

Bunun açık nedeni Kemalist kadroların Sovyetler Birliği’ni Rusya’nın mirasçısı olarak değerlendirip, bu ülkeyle kalıcı bir dostluğu hiç düşünmemeleri ve gerekli gördükleri noktada “Rus düşmanlığı”ndan Bolşevizme karşı bir önlem olarak yararlanmak istemeleriydi.

 

Kemalistler işgalci emperyalist ülkeleri gelecekteki dostları olarak görmeye o kadar şartlanmışlardı ki, Anadolu’daki geri toplumsal ilişkileri hesaba katmaksızın Sovyet Rusya’nın geriliği ve Bolşeviklerin kabalığı konusunda herkesin farkına varabileceği bir burnu büyüklük içine girmişlerdi.  Yeniden kurulmakta olan Türkiye “gelişmiş batı medeniyetinin parçası”ydı, Rusya ise geçici bir dost!

 

Kemalistlerin bu yaklaşımı, burjuva düzeninin komünizme karşı mücadelede Rus düşmanlığını bu kadar etkili kullanabilmesinin nedenlerinden biri olarak düşünülebilir.

Komünizm Türkiye’ye yabancı bir olgudur ve üstelik Türkiye toprağına “düşman” Rusya’ya aittir!

 

Türkiye’nin ilk komünistlerinin bu algıyı kırmak için gerçekten büyük çaba gösterdiklerini ve bunu yaparken asla Sovyetler Birliği ve onun yönetici partisi ile dostluğa gölge düşürecek pragmatik yaklaşımlar geliştirmediğini not etmeliyiz. Öte yandan, zaman ilerledikçe SBKP’nin dünyadaki diğer partilerle ilişkisinde ortaya çıkan kimi sorunlar ise elbette TKP’yi de zorladı ve “bunların kökü dışarıda” diyen antikomünist söyleme malzeme oluşturdu.

 

Sonuç yerine

 

Kemalist kadroların antikomünist ideolojinin yerleşmesi ve şekillenmesindeki rollerinin küçümsenemeyeceği açık… Öyle ki, yukarıda değindiğimiz unsurlara “ek”, ancak ve ancak 1980‘lerle çok sert bir saldırı başlatan neo-liberalizm aracılığıyla geldi. Artık sosyalizmi “özgürlükler” ve “demokrasi” üzerinden mahkum etme girişimleri oldukça etkili bir paradigmaya sahip oluyordu. Rus düşmanlığı, din faktörü, Türkiye’nin özgünlüğü derken, antikomünizm “özgürlükçü” söylemiyle özellikle orta sınıflar ve aydınlar nezdinde sosyalizme ağır bir darbe indiriyor, çözülme sürecine giren Sovyetler Birliği’nin, savunmacı ve ürkek yaklaşımı bu darbenin şiddetini artırıyordu.

 

Ama bu son katkıya karşın, Türkiye’de antikomünizme renk verenler kesinlikle Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadrolarıdır ve bu sorumluluğu daha sonraki burjuva iktidarlara atmak için anlamsız bir çaba gösteren “solcu” aydınlarla mezarlarından dalga geçiyorlardır.

Dipnotlar

  1.  Alman sanayici Alfred Krupp’un 1877 yılında işçilerine yaptığı konuşma. GREBING Helga; History of the German Labour Movement, Berg Publishers, 1985, sayfa 53.
  2.  KOCABAŞOĞLU Uygur – BERGE Metin, Bolşevik İhtilali ve Osmanlılar, Kebikeç yayınları, 1994.
  3.  Ataullah Bahaeddin, Rusya Müslümanları ve Bolşevikler, Sebilürreşad, Ekim 1918. Aktaran KOCABAŞOĞLU – BERGE, sayfa 163.
  4.  Aşağıdaki gelişmelere göz atmak, 1919-20 yıllarında yaşanan gelişmelerin birbirini nasıl etkilediğini daha iyi anlamamızı sağlar:
    15 Mayıs 1919: Yunan ordusunun, İngilizlerin yönlendirmesiyle İzmir’i işgali ve Anadolu’nun paylaşımına ortak olması – 19 Mayıs 1919: Mustafa Kemal’in İstanbul’dan Samsun’a geçerek Milli Mücadele’yle ilgili temaslara başlaması. Resmi Kemalist tez bu yolculuğa ilişkin gerçekleri belli ölçülerde gizlese de, “işgale karşı direnme” konusunda ciddi adımların işin içine Yunanlıların girmesinden sonra başlaması önemsenmelidir.
    16 Mart 1920: İngilizlerin İstanbul’u işgali – 23 Nisan 1920: Eli kolu bağlı İstanbul hükümetine alternatif olarak Ankara’da “bağımsızlık” isteyen TBMM’nin çalışmalarına başlaması.
    10 Ağustos 1920: Emperyalist ülkelerin İstanbul hükümetine dayattıkları Sevr Anlaşması’nın imzalanması – 1 Eylül 1920: Bakü’de Doğu Halkları Kurultayı’nın toplanması, kurultaya Türk komünistlerinin yanı sıra Kemalist hareketi temsilen çok sayıda delegenin katılması – 10 Eylül 1920: Türkiye Komünist Partisi’nin Bakü’de kuruluşu.
    28 Ocak 1921: TKP lideri Mustafa Suphi ve 15 yoldaşının Ankara hükümetinin memurları tarafından öldürülmesi, partinin büyük darbe alması – 16 Mart 1921: Sovyet Rusya ile Ankara hükümeti arasında dostluk anlaşmasının imzalanması.
  5.  Bülent GÖKAY Bolşevizm İle Emperyalizm Arasında Türkiye, Yurt Yayınları, 1997, çev: Sermet Yalçın, s. 191.
  6.  Mustafa Kemal’in 22 Ocak 1921 TBMM konuşmasından aktaran Rasih Nuri İLERİ, Atatürk ve Komünizm, Scala yayınları, 1999, s. 280.
Not ekle
Yükleniyor...
İptal
İşaret/Notlar
Yükleniyor...
İşaretle
Kapat
Okur Giriş

Parolanızı mı unuttunuz
×
Signup

Already have an account? Login
×
Kayıp Parola

×