Fatih Yaşlı ile söyleşi: Karşı-devrim ve derin devlet üzerine

Geçtiğimiz ay içinde mafya lideri, “ülkücü” Sedat Peker’in “açıklamaları” çok konuşuldu. AKP iktidarının sonunu geldiği bile düşünüldü, yazıldı. Ancak Türkiye’de karşı-devrimci yığınağın kirleri yakın zamanın sorunu değil. Keza Peker’in açıklamaları günümüzün iktidara yakın sermayedarlarına dokunsa da Susurluk süreci ve hatta öncesine kadar uzanıyordu. Türkiye’de karşı-devrim çete düzeni, yağma ve devleti sermaye için işçi sınıfına karşı bir suç örgütüne dönüştürmek anlamına gelir. Başka bir “kahramanlık” ya da “pişmanlık” beklemek de boşunadır. İşte Peker’in açıklamaları doğrultusunda gündeme gelen (ya da aslında gelmeyen) ilişkileri, Türkiye sağ siyasetini, gericiliği ve mafya ile içli dışlı olan düzen siyasetini akademisyen ve yazar Fatih Yaşlı ile konuştuk. Geçmişten, günümüze…   

*

Türkiye’de 1960’ların ortalarından, daha spesifik olmak gerekirse 1965’ten bu yana süren uzun bir karşı devrim süreci var. Bu sürecin dönüm noktalarına dair okurlarımız için bir hatırlatma yapabilir misiniz? Türkiye’de karşı devrim hangi mekanizmalarla, kimler tarafından örgütlendi? Derin Devlet burada nereye oturuyor?

Türkiye tarihi açısından 1965 bir kırılma yılına tekabül ediyor aslında. 27 Mayıs’ın kurduğu siyasal rejimin mantıksal sınırlarına ulaştığı yıl diyebiliriz 1965’e. 27 Mayıs’ın ürünü olan 1961 Anayasasının genişlettiği siyasal alana, şehirleşme, sanayileşme, okullaşma gibi faktörlerin eklenmesinin sonucu, hem toplumun sol fikirlerle daha rahat bir şekilde buluşması, hem de işçi sınıfı hareketiyle öğrenci hareketinin eş zamanlı olarak yükselişi oluyor ve bunun somutlaştığı yıl da 1965 yılı.

O tarihe kadar herkes “27 Mayısçı” ve “Atatürkçü” iken, 1965’ten itibaren sınıflar mücadelesinin gereği olarak, yani kaçınılmaz bir şekilde yeni pozisyonlar alınıyor ve Türkiye siyasetinde “merkez”in dışında yeni ve elbette ki “radikal” siyasi akımlar ortaya çıkıyor. Hatta merkezin kendisi de yani Demokrat Parti’nin mirasçısı Adalet Partisi ve karşısındaki Cumhuriyet Halk Partisi de yeniden konumlandırmak zorundan kalıyor kendisini.

Biraz daha açayım bu yılın önemini. 1961 Anayasası grevli, toplu sözleşmeli sendika hakkını tanıyor ama bunun kanunlaşması için 1963 yılını beklemek gerekiyor. Ancak bu hakkın kanunlaşması genel anlatıdaki gibi bir bahşetme şeklinde gerçekleşmiyor, işçi sınıfı bu hakkı adeta söke söke alıyor. Örneğin 1961’in son günü gerçekleşen büyük Saraçhane Mitingi, örneğin 1962’deki Ereğli Demir Çelik direnişi, aynı yıl gerçekleşen işsizlerin TBMM’ye yaptığı yürüyüş ve örneğin 1963’teki Kavel direnişi artık Türkiye’de işçi sınıfının bir özne haline geldiğini gösteriyor ve Ecevit’in çalışma bakanlığını yaptığı koalisyon hükümeti Anayasada yer alan bu hakkı kanunlaştırmak zorunda kalıyor. Bunu yaparken ise çok ciddi bir korku taşıdıklarını biliyoruz. Çünkü işçileri ve sendikaları “Türk işçisi komünistlerin kışkırtmalarına uymayacak ve grev hakkının suiistimal edilmesine izin vermeyecektir” şeklinde sürekli uyardıklarını görüyoruz.

Yani 1965’e doğru giden Türkiye’de grevli toplu sözleşmeli sendika kurma hakkını dişiyle tırnağıyla alan bir sınıf hareketi var. Ama sadece bu değil, bu harekete artık bir parti de, yani Türkiye İşçi Partisi de eşlik ediyor. 1965’e gelindiğinde Türkiye’de düzen “komünizm tehdidi”ni ilk kez bu kadar somut bir şekilde hissediyor çünkü TİP’in yükselişini görüyor. 1965’in 10 Ekim’inde yapılacak seçimlere doğru gidilirken, başta Komünizmle Mücadele Dernekleri olmak üzere, TİP’in çeşitli sağcı yapılanmalar üzerinden hedefe yerleştirilmesi bu nedenle şaşırtıcı değil. Zaten aynı yıl, çok kısa bir süre önce AP’nin başına gelmiş olan ve ABD tarafından desteklendiği alenen bilinen Süleyman Demirel, partisinin izleyeceği siyasetin merkezine antikomünizmi yerleştiriyor ve bunu da kamuoyuna deklare ediyor.  Yine aynı yıl İsmet İnönü TİP’in yükselişini görüyor ve CHP’nin 27 Mayıs sonrasında başlayan ideoloji arayışını “CHP ortanın solundadır” diyerek adeta nihayetlendiriyor. CHP’nin buraya yerleşmesini yine TİP’e ve komünizm tehdidine karşı “soldan” bir önlem arayışı olarak görmek gerekiyor. Emek hareketinin ve TİP’in yükselişine bir de öğrenci hareketinin yükselişi ve hareketin giderek kendisini “sosyalist” diye tarif etmesi eklendiğinde işler düzen açısından iyice kaygı verici bir hale bürünüyor. Aynı yıl çeşitli üniversitelerdeki fikir kulüpleri birleşerek Fikir Kulüpleri Federasyonu’nu oluşturuyorlar.

Üst üste eklendiğinde tüm bunların düzen açısından bir “reaksiyon” yaratması kaçınılmaz görünüyor. Yukarıda da belirttiğim üzere Adalet Partisi hem Komünizmle Mücadele Dernekleri’ni hem de Nurcular başta olmak üzere çeşitli tarikatlar ve cemaatleri karşı-devrimci güçler olarak sahneye çıkarıyor. Buna bir de Milli Türk Talebe Birliği’nin eklenmesi gerekiyor. O tarihe kadar büyük ölçüde “Atatürkçü” çizgide diyebileceğimiz bu dernek, 1965’te devletin de yardımıyla milliyetçi-mukaddesatçı öğrenciler tarafından ele geçiriliyor ve solcu gençliğin karşısına çıkartılıyor. Üzerinde çok durulmayan bir mesele olarak yine aynı yıl 644 sayılı yasa ile Milli Emniyet Hizmeti’nin adı Milli İstihbarat Teşkilatı olarak değiştiriliyor. Yasanın amacı ise “devletin millî güvenlik politikasının hazırlanmasıyla ilgili her konuda istihbaratın tek elde toplanabilmesi” şeklinde ortaya konuluyor. Ve yine aynı yıl sola karşı esas paramiliter güç olarak sahneye çıkacak olan Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) temelleri atılıyor. Alparslan Türkeş ve arkadaşları Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ne girdikten çok kısa bir süre sonra parti yönetimini ele geçiriyorlar ve Türkeş partinin genel başkanı oluyor. Parti birkaç yıl içerisinde Ülkü Ocakları adlı gençlik teşkilatını kuruyor ve “komando kampları” olarak bilinen kamplarda sola karşı mücadele edecek gençleri eğitmeye başlıyor.

“Derin Devlet” ya da “kontrgerilla” dediğimiz yapılanma da bu yıllarda kendisini dönüştürüyor ve yükselmekte olan toplumsal muhalefete karşı hazırlanıyor. 1965’ten 12 Mart’a doğru gidilirken 1970 yılında Seferberlik Tetkik Kurulu’nun adının Özel Harp Dairesi olarak değiştirilmesi bir tesadüf değil. Özel Harp Dairesi’nin ise açılımı Joint US Military Mission for Aid to Turkey (Türkiye’ye Yardım için Ortak ABD Askeri Kurulu) olan JUSMMAT üzerinden doğrudan ABD/NATO kontrolünde olduğunu biliyoruz. Kontrgerilla kendini 12 Mart darbesinin hemen ardından açığa vuruyor ve sola karşı yürütülen sürek avında ve Ziverbey Köşkü’nde solculara yönelik işkencelerde karşımıza çıkıyor. 70’lerin ikinci yarısında ise siyasi cinayetler ve kitle katliamları Ülkücü Hareket’le birlikte yine kontrgerilla tarafından tezgâhlanıyor.

Karşı devrimin iki vurucu gücü Türkiye’de faşist hareket ve onun ayrılmaz parçası olan mafya ile tarikatlar olageldi. Faşist hareketin karşı devrimde oynadığı rol üzerine çok şey yazıldı çizildi. Ama tarikatlar, büyük oranda sol liberalizmin İslam’la olan dirsek teması nedeniyle, en azından 15 Temmuz’a kadar karanlıkta kaldı, daha doğrusu bırakıldı. Bu konuda tarihsel bir değerlendirme yapmak gerekirse hangi tarihsel süreç ve aktörlere bakmak gerekir?

Az önce söylediğim üzere, 1965’ten itibaren Komünizmle Mücadele Dernekleri ile tarikat ve cemaatler sola karşı büyük ölçüde koordineli bir şekilde hareket etmeye başladılar. MTTB de milliyetçi-mukaddesatçı gençliğin çatı örgütü haline getirildi. Komünizmle mücadelenin ideolojik motivasyonunun din üzerine inşa edilmesi açısından önemliydi bu. Faşist hareketin sahneye çıkıp güçlenmesi için ise 1960’ların sonunu beklemek gerekiyordu. İşte o aradaki boşluk büyük ölçüde İslamcılar tarafından dolduruldu.

Bunu bir örnek üzerinden anlatayım izninizle. 1969 yılında yaşanan ve tarihe Kanlı Pazar olarak geçen hadise Adalet Partisi, MTTB, Komünizmle Mücadele Dernekleri ve tarikat yapılanmalarının ortak bir organizasyonuydu. Saldırıdan iki gün önce MTTB’nin İstanbul binasında yapılan toplantıda Komünizmle Mücadele Dernekleri Başkanı İlhan Darendelioğlu bir konuşma yapmış ve “pazar günü komünistler miting yapacak. Biz bu mitingde savaşacağız. Silahı olan silahıyla, olmayan baltasıyla gelsin” demişti. Cumartesi günü Adalet Partisi’nin ilçe başkanlıklarına sopalar ve demir çubuklar taşınmış, hazırlıklar tamamlanmıştı. 15 Şubat günü dönemin İslamcı gazetelerinden Bugün’de Mehmet Şevket Eygi’nin “Cihada hazır olunuz” başlıklı yazısı yayınlandı. Eygi o yazıda şöyle diyordu: “Büyük fırtına patlamak üzeredir, Müslümanlar ile kızıl kâfirler arasında topyekûn savaş kaçınılmaz hale gelmiştir… Müslüman kardeşim, sen bu savaşta bitaraf kalamazsın. Ben namazımı kılar, tesbihimi çekerim… Etliye, sütlüye karışmam deyip de kendine zulüm edenlerden olma, gözünü aç, bak!.. Onlarda taş, sopa, demir, molotof kokteyli mi var? Biz de ayni silahları kullanmaktan aciz değiliz… Cihat eden zelil olmaz. Sağ kalırsa gazi olur, canını verirse şehitlik şerefini kazanır.” Ayrıca Eygi sürekli olarak Endonezya’daki komünistlere yönelik büyük kırımı örnek gösteriyor ve aynısının Türkiye’de de yapılması gerektiğini söylüyordu.

Ertesi gün yani 16 Şubat’ta devrimci öğrencilerin ABD 6. Filo’sunun İstanbul’a gelişini protesto etmek için düzenlediği mitinge bir saldırı düzenlendi ve 2 kişi katledildi yüzlerce kişi de yaralandı. Yaşanacaklardan devletin istihbarat birimlerinin haberi olduğunu sonradan yapılan çalışmalardan biliyoruz. Saldırının engellenmesi için hiçbir şey yapılmadığı gibi, bilakis kontrgerillanın saldırıyı kışkırttığı ve polisin de gericilere göz yumduğu yine bildiklerimiz arasında. Kanlı Pazar 12 Mart öncesi dinci gericiliğin düzenlendiği en büyük saldırıydı ancak gerisi gelmedi. Çünkü 1969’dan itibaren asıl vurucu güç olarak Ülkücü Hareket sahneye çıkacak ve milliyetçi-mukaddesatçı kesimler ve tarikatlar kimi zaman ülkücülerin de tek güç olarak kalmak için yaptığı zorlamalarla birlikte sokaktan uzaklaşacaktı. Yine aynı dönemde yani 1970 yılının ilk günlerinde Necmettin Erbakan tarafından “Milli Görüş” hareketinin ilk partisi olan Milli Nizam Partisi (MNP) kuruldu ve İslamcılar kendilerini sokaktan çektiler. Bu sokaktan ve siyasal şiddetten uzak durma hali neredeyse bütün bir 1970’li yıllar boyunca devam etti. İslamcılık Türkiye’deki karşı devrimciliğin en önemli ayaklarından birini teşkil etse de, sola karşı 70’lerde yürütülen şiddet siyasetinin doğrudan bir parçası olmayı reddetti ve “kendi işine” baktı. Bu “iş” ise bir yandan topluma kök salarken öte yandan da Gülen Cemaati örneğinde gördüğümüz üzere devlet içerisinde kadrolaşmak anlamına geliyordu.

Günümüz Türkiye’sinde tarikat ve cemaatler 70’ler Türkiye’sinden çok daha etkili ve bunların özellikle 15 Temmuz sonrası yoğun bir şekilde silahlandıklarına dair iddialar söz konusu. Türkiye’deki mevcut konjonktürde iktidarın tarikat ve cemaatleri bir “yedek kuvvet” olarak gördüğüne ve eğer gerekli görürse sokağa salabileceğine dair çok sayıda işaret var. Bir süredir devam eden “kayıp silahlar” tartışmasını da bu bağlama yerleştirmek gerekiyor. “Bu silahlar iktidar partisi teşkilatları ve organik bağlantılı tarikatlara dağıtılmış mıdır” sorusunun peşine düşülmesi önemli. Bunun dışında Cübbeli Ahmet’in Türkiye’de selefi grupların ciddi bir şekilde silahlandıkları yönündeki iddialarını da hatırlamak gerekiyor. Sonuç itibariyle günümüz tarikatlarının paramiliter bir güce dönüşme potansiyellerinin her zamankinden çok daha yüksek olduğu gerçeğini görmemiz ve bunun üzerine kafa yormamız zorunlu.

Peki, paramiliter tarikat silahlanmasıyla milliyetçi-ülkücü hareket arasında, düzenin bekçiliği açısından esasen bir işbölümü mü, rekabet mi var? Sedat Peker vakası bu açıdan da bir gösterge niteliğinde midir?

Hatırlarsınız Peker geçmişte yaptığı AKP’ye destek mitinglerinde kürsüye yanında cübbeli ve sakallı bir şahısla birlikte çıkıyordu. Peker videoları sonrası yapılan haberlerde ise bu kişinin İsmailağa Cemaati hocalarından biri olduğu yazılıp çizildi. İsmailağa Nakşiliğin günümüzdeki en önemli temsilcilerinden biri ve iktidarla da araları son derece iyi. Erdoğan sık sık İsmailağa’yı ziyaret ediyor ve 15 Temmuz sonrası Gülen Cemaati’nden boşalan yerlere yeni cemaatlerin yerleşmesi sürecinde İsmailağa en çok parsa toplayan cemaatlerden biri. Öte yandan biliyorsunuz ki Sedat Peker kendisini “Turancı” olarak tarif ediyor, “Türk birliği” kurma hayalleri görüyor. Peker’in temsil ettiği dünya görüşü ile İsmailağa’nın temsil ettiği dünya görüşü arasında elbette ki farklar bulunuyor ama bu ikisi, yani Türk milliyetçiliği/ülkücülük ile siyasal İslam bir yandan kendi içerisinde rekabet ederken öte yandan da Türk sağının iki ana hattını oluşturuyorlar. Tarihsel süreç üzerinden bakıldığında bu ikisi arasında hem ideolojik olarak hem de taban olarak bir dirsek temasının olduğu biliniyor ve bu temas ikisini düzenin bekçiliği açısından “rekabet içerisinde bir işbölümü” üzerinden okumamıza olanak sağlıyor. “Türk-İslam sentezi” 12 Eylül’den itibaren devlet ideolojisi haline gelmeye başlamıştı ve AKP-MHP ortaklığıyla bugün artık resmi bir ideolojiden söz edebiliyoruz. Tarikatlar ve Ülkücü Hareket bu bağlamda düzenin sadece silahlı bekçileri değiller. Salgıladıkları ideolojiyle de bu bekçilik görevini yerine getiriyorlar. Milliyetçilik ve din Türkiye’de düzen tarafından emekçi kitleleri kontrol altında tutabilmenin ideolojik araçları olarak görülüyor ve hem ülkücülük hem de siyasal İslam üstlerine düşen vazifeyi “layıkıyla” yerine getiriyor. 

Peker’in açıklamalarıyla birlikte başta Uğur Mumcu cinayeti olmak üzere Türkiye’de ilerici aydınlara yönelik suikastlar bir kez daha gündeme geldi. Türkiye’nin uzun karşı devriminde Aydınkırım’ın oynadığı rol üzerine neler söyleyebilirsiniz? Bu rol yeterince aydınlığa kavuşturuldu mu ya da sonuçları yeterince değerlendirildi mi?

Sözünü ettiğiniz “aydınkırım”ı “solkırım”ın içerisine yerleştirerek okumak daha doğru olacaktır. Türkiye tarihini merkez-çevre, devlet-toplum vs. gibi ikilikler üzerinden okuyan ve “sınıftan kaçış” üzerine kurulu perspektifler, devletle Türk sağı arasında Soğuk Savaş’la birlikte kurulan mutabakatı görmezden gelirler. Oysa Türkiye emperyalist hiyerarşi içerisinde yer alan kapitalist bir ülkedir ve siyaseti belirleyen temel olgu da sınıflar mücadelesidir. Sözünü ettiğim mutabakat da sınıfların varlığından ve sınıflar mücadelesinden kaynaklanmaktadır. Türkiye’de 1946’dan itibaren iç ve dış politikanın merkezine antikomünizm yerleşmiş, bu da bütün bir devlet mimarisini ve devlet-toplum ilişkilerini belirlemiştir. (Geçerken Türkiye’de 1946 öncesinde antikomünizmin mevcut olmadığını kast etmediğimi ama bu mevcudiyetle merkeze yerleşme arasında ciddi bir fark olduğunu belirtmiş olayım.) İşte bu belirleyicilik altında, sol uzunca yıllar boyunca legal siyaset zemininin dışına atılmış, legal zeminde siyaset yapma şansı bulduğunda da kontrgerilla yöntemleriyle yıldırılmak istenmiştir. Bu süreçte doğrudan hedef tahtasına yerleştirilenler ise çoğu zaman aydınlar olmuştur.

Bu hususta ilk aklımıza gelmesi gereken kişi Nazım Hikmet’tir şüphesiz. Türkiye’de sosyalizmin sembol ismi olarak ona yönelik yıldırı siyaseti Soğuk Savaş’tan öncesine uzanır ve hayatının sonuna kadar devam eder. Türkiye’de antikomünist söylemin de eylemin de merkezinde uzun yıllar boyunca hep Nazım olmuştur. Soğuk Savaş’a giriş de bir aydın kırımı aracılığıyla gerçekleşmiştir ve Tan Matbaası baskını ile Dil Tarih Coğrafya Fakültesi baskını bunun en önemli örnekleridir. Türkiye Soğuk Savaş’a solcu gazeteleri kapatarak ve solcu hocaları üniversiteden uzaklaştırarak girmiştir. Daha sonrasındaki TKP tutuklamalarında da ya da örneğin 6-7 Eylül’ün komünistlerin üzerine atılmasında da solcu aydınlar, yazarlar, gazeteciler cezaevlerine kapatılmışlardır. 1970’lerin ikinci yarısında aydın kırımını bu sefer MHP’nin şiddet stratejisinin bir parçası olarak görürüz. Özellikle 1978’den itibaren kamuoyunda solcu, demokrat, ilerici kimliğiyle tanınan aydınlar hedef tahtasına yerleştirilir ve katledilirler. Bunlara eş zamanlı olarak kitle katliamları gerçekleştirilir. 90’lar ise İslamcılık adına adeta bir “zemin düzleme” yılları olacaktır.

90’lar Türkiye’sinde aydın kırımının hedefinde genelde Kemalizm’le sosyalist sol arasında pozitif bir bağlantı kurma hedefiyle hareket eden “sol-Kemalist” olarak nitelendirebileceğimiz ilerici isimler vardır. Uğur Mumcu, Muammer Aksoy, Turan Dursun, Bahriye Üçok gibi aydınlar bu dönemde katledilmişlerdir. Sivas katliamında ise Asım Bezirci, Metin Altıok, Behçet Aysan, Hasret Gültekin, Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, Edibe Sulari gibi aydın ve sanatçılar yaşamını yitirmiş, Aziz Nesin ise kıl payı kurtulmuştur. Bu “zemin düzleme”ye siyasal İslam’ın yükselişinin eşlik etmesi ise elbette ki bir tesadüf değildir. Türkiye ilericiliği aydınlar şahsında bir kırımdan geçirilirken, bir yandan Refah Partisi’nin iktidar yürüyüşü başlayacak, öte yandan ise Gülen Cemaati “demokratikleşme, hoşgörü, uzlaşı” vs. diyerek İslamcı hegemonyanın kuruluşuna “ılımlı” eksenden bir katkı sağlayacaktır. Tüm bu süreç ise şüphesiz ki AKP’nin “tarih-öncesi”ni oluşturmaktadır. 


AKP’nin en önemli argümanlarından biri 90’ların geride kaldığı iken, birden 90’lardan çıkan figürler nasıl yeniden peyda oldu? Bunun sebebi sizce ne? 2000’lerin ilk yarısı boyunca 90’ların siyasi aktörleri ile arasına mesafe koyma konusunda iddialı olan AKP, nasıl oldu da 2010’ların ikinci yarısından itibaren aynı aktörlerle, Peker’in ifşaatlarıyla da ortaya dökülen, ama aslında pek de gizlemeye çalışmadıkları bir ortaklık ilişkisi kurdu?
AKP’nin iktidara gelişi Türkiye’de düzenin “90’ları bitirme” arzusunun bir sonucuydu. 90’lar, çoklu bir kriz durumunun egemen sınıflar açısından hegemonya tesis edememe ve dolayısıyla yönetememe sorunu yaratmasına işaret ediyordu. Hem sermaye sınıfı hem emperyalizm, AKP’de bu krizi aşacak ve düzenin istikrarını sağlayacak ışığı gördü ve ona gereken desteği verdi. AKP 90’ları geride bırakmak için ekonomide Kemal Derviş’in başlattığı IMF programını devam ettirmekle kalmadı, aynı zamanda emek hareketi etkisizleştirmeyi ve düzen açısından bir tehdit olmaktan çıkarmayı da başardı. Ayrıca 90’lı yıllar boyunca çok konuşulan ve düşünsel altyapısı da hazırlanan özelleştirmeleri tamamladı ve 70 milyar dolarlık bir kamu varlığını sermayeye devretti. Bunun yanı sıra, emek rejiminde taşeronlaşma ve güvencesiz çalışmayı bir norm haline getirerek adeta köleci bir emek rejimi kurdu.

Bu süreçte ekonomik alandaki neoliberal politikalara siyasal alanda eşlik eden olgu “demokratikleşme” iddiası oldu ve bu iddia Avrupa Birliği üyelik sürecine ivme kazandırılmasında somutlaştı. Demokratikleşme ve AB adaylığı aynı zamanda içerideki “statükocu” güçlere karşı mücadelenin zeminini ve Batıdan destek alınmasının zeminini teşkil etti. Böylece “vesayetçi güçler”le daha kolay bir şekilde mücadele edilebilecekti. Bu sürecin vardığı yerin Ergenekon ve Balyoz davaları olması ise şaşırtıcı değildi, çünkü söz konusu tasfiyenin “normal” yöntemlerle gerçekleşmesi söz konusu dahi olamazdı. Bu nedenle de Gülen Cemaati’nin polis ve yargıdaki güçleri devreye sokuldu. Ancak bu davalar da özellikle liberallerin desteğiyle birer “demokratikleşme operasyonu” gibi sunuldu: Ülke derin devletten, vesayetten, kontrgerilladan vs. kurtuluyor, darbecilerle hesaplaşıyordu.

Demokratikleşme iddiasının bir boyutunda Kürt sorununa yönelik “çözüm süreci” de vardı elbette. Geleneksel olarak Türkiye İslamcılığı, Kürt sorununu Türk milliyetçiliğinin ve Cumhuriyet’in izlediği politikaların bir sonucu olarak görüyor, bu sorunun Türkler ve Kürtlerin ortak dini olan İslam çatısı altında birleşme aracılığıyla çözülebileceğini öne sürüyordu. AKP de benzer bir şekilde sorunu din üzerinden çözebileceğini düşündü ve buna sos olarak da “demokratikleşme”yi ekledi. Ancak kısa süre içerisinde bu formülün de bir karşılığı olmadığı görülecekti.

Düzenin 90’larda yaşadığı krizi çözme iddiası, 90’ların artık bittiği yönündeki söylemi de beraberinde getiriyordu. Ama özellikle 2013 yılından yaşanan gelişmelerle birlikte bu söylem geçerliliğini yitirdi. Türkiye’ye sıcak para girmesi üzerine kurulu büyüme modeli, bu tarihten itibaren, giren paranın giderek azalmasıyla birlikte tökezlemeye başladı. Döviz fiyatlarının ve faizlerin düşük olmasından kaynaklı bir şekilde ucuz krediyle ve halkın daha fazla borçlandırılmasıyla tüketim olanaklarını artırmak üzerine kurulu bu model giderek tıkandı. Öte yandan bu tarihe gelindiğinde AKP Cemaatle birlikte devletleşme sürecini büyük ölçüde tamamladı ve demokratikleşme söylemine ihtiyaç duymaz hale geldi. Aynı tarihlerde Gezi direnişinin gerçekleşmesi ise bir tesadüf değildi. Çünkü toplumun belli kesimlerinde 2007-2008’den beri biriken bir enerji vardı. Ve yine aynı yıl AKP ile Cemaat devletin sahipliği üzerine bir kavgaya tutuştular. AKP’nin dershaneleri kapatma hamlesine Cemaat’in verdiği yanıt 17-25 Aralık operasyonları oldu. Bu kavga 15 Temmuz darbe girişimine ve oradan da OHAL’e doğru uzanacaktı. Türkiye rejim değişikliğini anayasal statüye kavuşturan referanduma ve Erdoğan’ın “partili cumhurbaşkanı” olduğu seçimlere Olağanüstü Hal idaresi ile götürüldü.

Bu süreçte ittifaklar da değişti kaçınılmaz olarak ve AKP yanına MHP’yi aldı. “Eski rejim”in kimi “derin” odakları da 15 Temmuz’a doğru gidilirken koalisyonun bir parçası olmuşlardı zaten. Bu dâhil oluşun özellikle 7 Haziran-1 Kasım seçimleri aralığında derinleştirilen şiddetle ve Güneydoğu’daki “hendek operasyonları”yla bağlantılı olduğunu biliyoruz. Yani 7 Haziran seçimleri sonrası içeride ve dışarıda geçilen yeni savaş konsepti doğrultusunda yeni koalisyonlar da şekillendi ve işte Ağar’ların, Peker’lerin, Çiller’lerin siyasal alanda yeniden görünür hale gelmeleri bu şekillenmenin bir parçası olarak gerçekleşti. AKP kendi 90’larını yarattığında ve 90’ların ruhunu geri çağırdığında bu isimler de geri dönmüş oldular yani.

Milliyetçi hareketteki güncel siyasi ayrışmanın ortaya saçılan mafyatik meselelerle bir bağı var mı? Sonuçta 90’larda Akşener ile Ağar arasında yoğun bir mesai ortaklığı vardı.

Ben ayrışmanın temelinde bunun olduğunu düşünmüyorum. Yani taraflar merkezinde mafyatik ilişkilerin olduğu tartışmalar ya da hesaplaşmalar yüzünden ayrı düşmediler. Meral Akşener, 7 Haziran 2015 seçimleri öncesinde parti içerisinde giderek güçlenen bir figür haline gelmişti ve adaylığı da konuşulmaya başlanmıştı. Ancak 7 Haziran seçimlerinde AKP’ye yönelik tepki oylarının MHP’ye gitmesiyle kazanılan başarı, Akşener’in bir süre daha sessiz kalmasını beraberinde getirdi. İktidarın 7 Haziran seçimlerinin sonuçlarını fiilen tanımayıp ülkeyi bir şiddet sarmalı içerisinde tekrar seçimlere götürmesinin ardından, MHP’ye giden oylar tekrar AKP’ye dönünce, Akşener de bu tarihten itibaren genel başkanlık için el yükseltti ve kurultay talebinde bulundu. Parti içi mücadelelerle geçen bir sürecin sonunda Bahçeli yönetimi AKP’nin yardımıyla Akşener’in aday olabileceği bir kurultayın toplanmasını engellemeyi başardı ve sonra da Akşener partiden ihraç edildi. Bu ihraç sonrası da Akşener Bahçeli’ye muhalif olan hareketin diğer önemli isimleriyle birlikte İYİP’i kurdu.

Tüm bunların yaşandığı süreçte, yani 2016’da 15 Temmuz darbe girişimi gerçekleşmiş ve o tarihten itibaren Bahçeli yönetimi AKP ile gayri resmi bir koalisyon kurmuştu. Dolayısıyla iktidarın Akşener’i engellemesinin diyeti bir nevi yeni kurulan bu koalisyon oldu. Ayrışmayı belirleyen zemin de bunun üzerine şekillendi. Bugün MHP iktidardaki ülkücülüğü temsil ederken, İYİP muhalefetteki ülkücülüğü temsil ediyor ve MHP’nin giderek daha da radikalleşmesine mukabil, Akşener merkez sağa meyilli bir milliyetçilik anlayışının taşıyıcılığı rolünü üstlenmiş bir şekilde karşımıza çıkıyor. Akşener’in yükselişin gerisinde ise basitçe sergilediği muhalif tutum bulunmuyor, CHP ve Kılıçdaroğlu yönetiminin planlı programlı bir şekilde Akşener’in önünü açtığı, onu parlattığı görülebiliyor. Önümüzdeki süreçte Akşener’in cumhurbaşkanlığı adaylığının da, parlamenter rejime dönülmesi halinde başbakan adaylığının da kamuoyunda ciddi bir şekilde tartışılma ihtimali hayli yüksek görünüyor. 

Yaşananlar, Türkiye’nin emperyalist hiyerarşideki rolü ve ABD’yle olan ilişkilerindeki olası değişikliklere dair bir boyut taşıyor mu? Bu bağlamda, siyasi krizde bir faktör olarak bir kadro değişikliği ihtiyacı ve kenara alınmaya çalışanların tasfiyeye direnmesinden bahsedebilir miyiz?

Biden’ın seçilmesiyle birlikte Erdoğan’ın ve AKP iktidarının ABD ve Batıyla ilişkilerinde kendisini yeniden konumlandırma arayışına girdiği çok açık. Kimi liberallerin sandığı gibi Biden Erdoğan’ı devirerek Türkiye’ye demokrasi getireceği için değil elbette bu arayış. Erdoğan Trump döneminde görece hasıraltı edebildikleri kimi sorunların, örneğin S-400’lerin ya da Halkbank davasının, Biden’ın elinde, emperyalizmin kendisine çizdiği sınırları aşma eğilimi taşıyan dış politika yönelimine karşı bir terbiye sopası olarak kullanılabileceğinin farkında. Ancak bunun da ötesinde, esas mesele ekonomiyle ilgili. Emperyalizme göbekten bağımlı ve kırılgan Türkiye kapitalizminin krizlerden kaçınabilmesinin tek yolu ülkeye belli bir miktarda döviz girmesinden geçiyor ve son yıllarda bu miktar giderek azalıyor. Erdoğan ise ekonomik kriz koşullarında gidilecek bir seçimde işinin kolay olmadığını biliyor ve Batıyla arayı düzelterek ülkeye sıcak para girişini artırabileceğini düşünüyor.

Peker videolarının -bu videolar doğrudan Bahçeli’yi ve MHP’yi hedef almasa da- ülkücülük/milliyetçilik üzerinde aşındırıcı bir etki yaptığı ortada. MHP şu an iktidarda olmanın nimetlerinden özellikle devlet içerisindeki kadrolaşma bağlamında yararlanıyor ama bunun bedelini de oylarındaki düşüşle ödüyor. Buna bir de Peker videoları ve Akşener’in performansı eklenince sürecin hızlandığı açık. Ancak “tüm bunlar Erdoğan ve AKP açısından MHP’yle kurulan ittifakın bozulması anlamına geliyor mu” diye sorulacak olursa, ben buna pek ihtimal vermiyorum. Yüzde 51’i almak üzerine kurulu bir siyasi denklemde, yerine ikame edecek birini bulamadığı sürece Erdoğan Bahçeli’den ve dolayısıyla MHP’den vazgeçemez. Akşener ise MHP’nin yerine İYİP’i iktidar ortağı yapmak gibi bir yönelimi tercih ederse şimdi aldığı oyu rüyasında dahi göremez. Ayrıca yirmi yılın sonunda içeride ve dışarıda böylesine sıkışmış bir AKP’ye yardım eli uzatmak pek rasyonel olmayacaktır. Dolayısıyla bana göre gerilimler, kırılganlıklar, iç çatışmalar baki kalmak suretiyle, iktidar ortaklarının seçimlere birlikte gitme ihtimalleri hayli yüksek. Eğer illa ki bu ittifak dağılacaksa, bunu Bahçeli’nin yapmasının Erdoğan’ın yapmasından daha olası olduğunu düşünüyorum. Eğer şu an tahmin edemeyeceğimiz çok büyük kırılmalar olmazsa düzen siyasetindeki mevcut tablo yapılacak ilk seçimlere kadar böyle devam edecektir kanımca.


Türkiye’de pek çok toplumsal kesim “normal” bir kapitalizm özlemi içinde. Türkiye’de hiç normal bir kapitalizm oldu mu ya da bu teorik ve tarihsel olarak mümkün mü?

Türkiye’de normal bir kapitalizm hiç olmadı ama en azından sermaye düzeninin ideologları topluma normal bir kapitalizm vaat edebiliyorlardı. AKP iktidarı yaptıklarıyla Türkiye’nin önümüzdeki birkaç on yılını da ipotek verdi ve bu vaadi de ortadan kaldırdı. Artık Türkiye kapitalizminin ne bugün ne de yakın gelecekte Türkiye toplumu için bir umut teşkil etme ihtimali bulunmuyor. İç ve dış borçlar, eritilen Merkez Bankası rezervleri, satılan kamusal varlıklar, beşli çeteyle yapılan anlaşmalar, kurulan büyük yolsuzluk ağı, tarikatlara ve mafyaya açılan alan, üniversitenin çökertilmesi, yaşanan beyin göçü, dış politikada gelinen nokta vs. tüm bunlar bir araya geldiğinde Türkiye’nin herhangi bir şekilde normalleşmesi mümkün görünmüyor. Tam da bu noktada, röportajın sonuna da gelmişken asla slogan olmadığını düşündüğüm şeyi söylemek istiyorum: Sosyalizmin Türkiye’yi içine düştüğü uçurumdan çekip çıkarma ihtimali, kapitalizmden katbekat daha yüksek ve katbekat daha gerçekçi. Eğer biz sosyalizmi Türkiye’de sahici bir seçenek haline getirebilirsek, sosyalizm de Türkiye’yi sahici bir şekilde, bulunduğu noktadan alıp hayal bile edemeyeceğimiz bir geleceğe taşıyabilir.

Söyleşi ve zamanınız için teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.

Not ekle
Yükleniyor...
İptal
İşaret/Notlar
Yükleniyor...
İşaretle
Kapat
Okur Giriş

Parolanızı mı unuttunuz
×
Signup

Already have an account? Login
×
Kayıp Parola

×